7 Ekim’den sonra, soykırımı tahkim etmekten utanmayan devlet etiketli çeteler arasında, zaman zaman gözden kaçan, kıta Avrupa’sının arkasında pişkin pişkin sırıtan İngiltere’ye özellikle dikkat çekmek gerekiyor. Yanı başındaki İrlanda ve İskoçya’da yükselen onurlu çığlıklara kulaklarını tıkayan bu kıdemli sömürgen, gönüllü kölesi hâline getirdiği Hint asıllı başbakanı Rishi Sunak’ı hemen İsrail’e göndermiş, Filistin’e destek gösterilerini “provokatif bir utanmazlık” olarak nitelemesi için kakışlamayı da ihmal etmemişti.
Ortadoğu denen coğrafyanın merkezinde yer alan, birçok devleti jeopolitik bir hizaya ve yüksek siyasî dikkate zorlayan, Asya, Afrika ve Avrupa arasında bir köprü işlevi gören Filistin ve çevresi; amansız bir beynelmilel çekişmeye, soluklanmaya zaman tanımayan sıcak savaşlara maruz kaldı şüphesiz. Önceki asırların kutsal toprağı, XIX. yüzyılın ortalarına doğru Batılı politik stratejinin ve konuşlandığı yerden yumruk ve tekmelerini dört bir yana uzatan yeni sömürgeciliğin merkez üssü hâline geldi. Arzulu talanın ikamesi için, kadim hatıra ve bağları istismar eden bir ideoloji ve güç temerküzü gerekiyordu. İblisin fısıltısı, Batı’yı dalgalandırmakta gecikmedi.
Retrospektif Bir Bakış
1860’ta Budapeşte’de doğan gazeteci, oyun yazarı, şair Theodor Herzl, kendisinden önceki Siyonistlerden farklı olarak Yahudilerin Avrupa’da işi olmadığını, kendilerine bir an önce bir yurt ve devlet kurmaları gerektiğini yazmış ve dünyanın birçok bölgesini dolaşarak görüşlerini aktarmaya başlamıştı. Gazeteler çıkaran, kitaplar yazan, kongreler düzenleyen Herzl; 1898’deki Kudüs ziyaretinden sonra Londra’ya geçti. Burada, Dünya Siyonist Federasyonunun en büyük kollarından Britanya Siyonist Federasyonunu kurdu. O kadar yoğun ve etkili çalıştı ki üç yıl sonra Britanya Kraliyet Komisyonu, Yahudi göçüyle ilgili görüşlerini dinlemek için kendisine davetiye gönderdi. Birçok devlet adamının yanında Britanya sömürgelerinden sorumlu devlet bakanı Joseph Chamberlain de onu ilgiyle dinledi. Ardından, Büyük Britanya’da Yahudilerin toprak ve göç konuları üzerinde yoğunlaşan JTO kuruldu. Benzeri çabalar Herzl’in ölümünden sonra da sürdü ve İngiltere hem politikacıları hem de bazı zenginleri ve aydınlarıyla Siyonistlerin ses vermesini sağlayan önemli bir üsse dönüştü.
Birleşik Krallık, XIX. yüzyılın sonlarında, Filistin’e özel bir ilgi gösterdiğini gizleme gereği duymuyordu. Osmanlı ile farklı alanlarda ilişki kurmaya başlayan Almanya’nın önünü kesmeye çalışıyor, bölgenin Uzakdoğu ve Avustralya’daki sömürgelerine daha işlek bir köprü vazifesi görmesi için çalışıyordu. Boğazlar üzerindeki emellerini görmezden gelerek Ruslarla arasını iyi tutmaya çalışan kurnaz tilkiler ülkesi; Ortadoğu ve Filistin konusunda birbiriyle çelişen vaatlerini telif etmeye çalışarak farklı güçlerle pazarlıklar yürütüyordu. Küresel sömürge stratejisi uyarınca 1882’de Mısır’ı işgale başlayarak kontrolünü eline geçirdiği fakat Osmanlı’nın kendisine kolayca bırakmayacağını düşündüğü Süveyş Kanalı’nı ileriki yıllarda korumak amacıyla, yerleşik ve sadık bir güce ihtiyacı olduğunu çok iyi anlamıştı.
Birleşik Krallık eliyle biçimlenen emperyalizm, 1914’ten itibaren Siyonizm’i daha iştahlı destekleme kararı aldı. Bunun bazı sebepleri vardı. İlk olarak her yeri yakan ve epeyce külfetli hâle gelen küresel kapışmada, İngiltere ve Amerika Musevilerinin mali gücünden yararlanmak istiyordu. Savaşın ardından Filistin’i arkalarına alarak Mısır’a ulaşmak ve o yıllarda çok önemsedikleri Bağdat-Hayfa şimendiferinin inşasını tamamlamak için de yine bu sermayeyi tırtıklamak niyetindeydi. Diğer taraftan, Osmanlı etkisini tamamen kıracak şekilde İngilizlerin siyasetine koşulmuş bir Musevi hükûmeti, bölgenin hem kuzeyini hem de güneyini Krallık lehine güvene ve güvenceye kavuşturacaktı. Filistin’i doğrudan ve süreğen bir şekilde ilhaka kalkmak, bölgede gözü olan diğer rakipleri kızdıracak, müttefik görünen devletlerin hoplamasına yol açacaktı. Önemli olan her yerde bizzat görünmek değil; tasmayı elinde tutmaktı. İngiltere’nin Siyonizm’i desteklemesinin bir diğer gerekçesi de farklı imparatorluklardaki Musevilerin muhabbet ve teveccühünü kazanarak elini her yerde güçlendirmek; onların finansmanını, nüfuzunu, aydınlarını kullanarak bu imparatorlukları kendi lehine güçten düşürmekti.
1917 yılı, dönüm noktası oldu. Lloyd George’un başbakanlığındaki savaş kabinesinde dışişleri bakanı olan Arthur Balfour, Siyonist liderlerden Lord Rothschild’a kasım ayının ilk günlerinde bir mektup gönderdi. Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulması konusunda, İngiliz hükûmetinin destek vereceğini bildirdi. Mektupta “Majestelerinin hükûmeti, Filistin’de Yahudiler için millî bir yurt kurulmasını yerinde bulmakta ve bu hedefe ulaşmayı kolaylaştırmak için elinden geleni yapacağını bildirmektedir.” ifadesi dikkat çekiyor, böylelikle İsrail devleti için ilk ciddi adım atılmış oluyordu. Bu yolda başlatılan girişimler; 1918’de Fransa’nın, hemen ardından da İtalya’nın desteğini sağladı. ABD Başkanı Thomas W. Wilson da aynı yılın ekim ayında deklarasyonu desteklediklerini açıkladı. Bu gelişme, Kûtü’l-Amâre kuşatması sonrasında İngilizlerin Osmanlı birlikleri karşısında bozguna uğramasından on yedi gün sonra, 16 Mayıs 1916’da Britanya ve Fransa arasında yapılan, aynı yılın ekim ayında Rusya tarafından onaylanan, Osmanlı Devleti’nin Ortadoğu’daki topraklarının paylaşılmasını öngören Sykes-Picot antlaşmasının ufkunu büyüttü ve Yahudilerin beklentisini bir anda mancınıkla ileri fırlattı.
Dünyayı sömürmeye doymayan İngiltere; toprak, ucuz işgücü, petrol, global hükümranlık gibi konularda çıkarlarına hizmet edecek tilkilerini ve uğursuz sansarlarını yerleştirebileceği uygun kümesler arıyor, en azından yarım yüzyıl sonrasını düşünerek babasının malıymış gibi yandaşlarına da toprak lütfediyordu. İğrenç niyetlerini ve kanlı ellerini gizlemeyi -diğer barbarlara nazaran- iyi bilen Adalılar, söz konusu hedefe bir an önce kavuşmak için ilerlemeye başladı. Filistin, 400 yıllık Osmanlı idaresinden sonra, I. Paylaşım Savaşı’nda Osmanlılarla İngilizler arasında üç büyük çatışmaya sahne oldu. Bunların ilk ikisini Osmanlılar, üçüncüsünü ise İngilizler kazandı. General Allenby, sonuncusunda Gazze’yi zapt etti ve 11 Aralık 1917’de Kudüs’e girdi. İngiliz işgali, Kudüs’teki -sadece Haçlı işgaliyle kesintiye uğrayan- 12 asırlık Müslüman yönetimini de sona erdirdi. Filistin, 1920’ye dek üç yıl İngiliz askerinin elinde kaldı. 1920’deki San Remo Konferansı ile de İngiliz manda yönetimine devredildi. Bu süreç, 1948’de gasıp ve katil İsrail’in resmen kurulmasını sağlayana kadar devam etti.
Britanya Kemendi ve Direniş Filizleri
İngiliz yönetiminin yoğun Yahudi göçüne izin vermesiyle 20’li ve 30’lu yıllarda Filistin’de bir dizi grev, boykot ve silahlı ayaklanma yaşandı. Sinsi ve mel’un İngilizler; Kudüs başta olmak üzere bölgede köklü ve sancılı bir demografik, kültürel ve ekonomik değişimin yaşanmasına kapı araladılar. Çok zor durumda kalan Arapların, dışarıdan sürekli maddî ve manevî destek alan Yahudilerle baş edebilmesi mümkün değildi. Dayanamayıp silahlı eyleme geçen Müslümanlar da hemen takibata alındı ve katledildi. Adını bugünlerde daha sık duyduğumuz İzzeddin el-Kassâm da adanmış mücahidlerden biriydi. 1882’de Osmanlı Suriye’sinde doğan, genç yaşlardan itibaren hem ilmin hem mücadelenin içinde pişen bu âlim ve izzetli önder; 1921’de Filistin’e geçerek Yafa’ya yerleşti. Burada bir gün bile boş durmadı, Müslümanları uyarmaktan ve mücadeleden vazgeçmedi. Ders halkaları oluşturarak hocalık yaptı. Azık çıkınını sırtına ya da beline vurup köyleri kasabaları dolaştı, Filistin’e kâbus gibi çöken İngiliz işgaline ve Siyonist harekete karşı halkı uyarmaya gayret etti. İşgale direnmek amacıyla küçük askerî hücreler kurdu. Ardından, Lübnan-Filistin sınırında gerilla savaşı başlattı.
İzzeddin el-Kassâm, Siyonizm’in manda idaresi tarafından desteklendiği kanaatiyle, mücadelenin öncelikle İngilizlere karşı yürütülmesi gerektiğine inanıyordu. Genel bir cihad için yapılması gerekenleri düşündü, istişarelerde bulundu, taraftarlarını çoğaltmaya çalıştı. Hazırlıklarını tamamladıktan sonra, Balfour Deklarasyonu’nun yıldönümünde, 2 Ekim 1935’te yönetimi tanımadığını duyurarak kıyam etti. Fakat ilerleyen günlerde İngilizler teşkilâtın gizli karargâhını bastılar. Nablus ile Cenîn arasındaki Ya’bud mevkiinde, o vakit sayısı on beşi bile bulmayan arkadaşıyla birlikte İzzeddin el-Kassâm’ın etrafını sardılar. Tarih, o sırada, orada, o bir avuç yiğidin yamacında etini büktü. On beş kişi, koca bir ordu ile dövüşüyordu; “Şerefimizle yaşayamadığımız yerde, şerefimizle ölürüz!” diye haykırdı Cebele’nin yiğit evladı. Yüzlerce İngiliz tarafından çembere alınmasına rağmen teslim olmadı. 20 Kasım 1935’te vuruşa vuruşa şehid düştü. Cenazesi Hayfa’ya götürüldü. Ertesi gün binlerce insanın katılımıyla defnedildi.
Bu çatışma, İngilizlere karşı yürütülen programlı ve süreğen silahlı mücadelenin başlangıcı oldu. 19 Nisan 1936’da patlak veren ve ilk intifada sayılan Filistin ayaklanmasında “Kassâmcılar” çok önemli bir rol üstlendi.
İngiliz Kutusundan Çıkan İblis: ABD
Ayaklanmalardan bunalan, eski gücünü ve popülaritesini kaybetmeye başlayan, dengelerin altüst olmasının doğurduğu problemleri çözemeyeceğini anlayan İngiltere, Birleşmiş Milletler’e 1947’de Filistin’in paylaşılmasına dair bir plan sundu, Kudüs’e de milletlerarası bir statü verilmesini önerdi. Kapının iyice açıldığını ve daha iyi bir fırsat bulamayacaklarını düşünen Siyonistler işgal ve katliamlarını hızlandırınca 1948’de Arap-İsrail Savaşı patlak verdi. Henüz ayakları üzerinde durabilecek bir güce ulaşamayan Araplar yenildi ve bölge halkı beterin beteriyle sınanacağı günleri beklemeye başladı. İngiltere’nin içi rahattı; yerin hem altından hem de üstünden alacağını almış, Müslüman dünyanın kalbine ilerideki muhtemel operasyonlarda aparat olarak kullanacağı iri hançeri sokmuş, gerektiğinde kendisi adına iş görecek bir devletin kurulmasında fedakârlıktan çekinmemişti.
Sömürgecilik ve katliam konusunda İngiltere’yi daha hızlı ve kapsamlı bir eforla geçmek için ahdeden ABD de o batağın büyümesi, o çıbanın gövdeleşmesi, o dikenin etrafındaki her şeyi dalayıp yutması için bir vampir sponsoru olarak antrenörünün yanında hazır bekliyordu.

