Gitmek İnsanın İçinde Bir ‘Ah’ Gibi Taşınır
TEMMUZ Sayı: 35 - Eylül 2019

“Bu şehirden gidiyorum
Gözleri kör olmuş kırlangıçlar gibi
Gururu yıkılmış soy atlar gibi
Bu şehirden gidiyorum.”

Erdem Bayazıt / Veda

Gitmek eylemi, basit bir yer değiştirmekten başka içinde ne anlamlar taşır? Gidilen yere göre bu anlamlar değişir mi yoksa her yer, gidilen veya gidilecek olan her yer birbirine mi benzer? Hafıza, bu eylemde ne kadar yer kaplar? Her gidişin içinde çok veya az, bir şeylerden kaçma isteği de yer almaz mı? Neyden kaçar giden, hafızasından mı yaşanacaklardan mı? Yoksa kırılan gururunun gidilecek yerde bir panzehiri olduğuna mı inanılır?

Gitmek eylemi, edebiyatımızda gerek şiir gerek roman gerekse öykü türünde bolca işlenen konulardan biridir. Bir kahramanın gidişi, bir toplumun göç edişi, gururu kırılmış bir aşığın kaçışı, çalışmak için gidiş, gurbet birçok metinde karşımıza çıkan temalardandır. Yukarıda saydığım soruları ele alan, edebiyatımıza bir ‘gitmek’ konulu roman daha bırakan yazarlardan biri de, Yapı Kredi Yayınları’ndan neşredilen ikinci romanı Nefaset Lokantası’yla Tuğba Doğan oldu.

Son söyleyeceğimi başlarda söylemek istiyorum: Tuğba Doğan’ın kendine özgü bir üslûbu var. Özellikle son dönemlerde birbirine benzeyen öykü ve romanlardan sonra bu üslûbun edebiyatımıza ilaç gibi geldiğini düşünüyorum. Okuru çok yormadan fakat tamamen de gevşetmeden, diri tutan bir üslûp bu. Zaman zaman OğuzAtayvari, bazen Yusuf Atılgan anlatımına uygun, bazen de özellikle oluşturduğu karakterden ötürü bir Barış Bıçakçı havası seziliyor bu anlatışta. Ancak kesinlikle öykünmeden ileri gitmiyor ve bir Tuğba Doğan tarzı oluşuyor romanda.

İlk romanı Musa’nın Uykusu ile 2015 yılında Notre Dame de Sion Edebiyat Ödülü Mansiyonu’nu alan Doğan, ikinci kitabıyla da birçok ödüle talip olabilir.

Roman, baştaki sorulardan da anlaşılacağı üzere, yaşadığı yerden gitmek üzere planlar yapan Salih’in hikâyesi. 16 yıldır çalıştığı gazeteden kovulan Salih, Türkiye’yi terk edip Rio de Janeiro’ya yerleşmeye karar verir. Bunun için de yıllardır müdavimi olduğu ve haftada en az beş akşam yemeğini yediği Nefaset Lokantası’ndaki dostlarıyla bir veda yemeği yer. Fakat bu yemek ve yemekten sonrasında, Salih’in hayatı olduğundan bambaşka bir noktaya gidecektir.

Roman üç bölümden oluşur. Bu bölümlerin isimleri yoktur. Birinci bölümde Salih’in gitme planlarından bahseder Tuğba Doğan ve sık sık, sanki okuru Salih’in gitmesinin doğru olacağına ikna etmeye çalışır. Çünkü Salih, bir tür anksiyete yaşar ve kalırsa her şeyin daha kötüye gideceği kaygısından kurtulamaz. Felaketi çağırır deyim yerindeyse:

“Hep bize doğru yaklaşan bir felaket var ama asla gelmiyor, adresi bir türlü bulamıyor, kapımıza varamıyor. Bizi bekleyen esas bir felaket var ve zavallı hayatlarımız da onun, o çok büyük bütçeli filmin henüz sadece fragmanı. Böyle yaşamaktan yoruldum. İşte bundan gideceğim ben. Buradan. Bu zehirlenmiş topraktan.”

Yazar ayrıca ilk bölümün geniş bir kısmını, aynı masa etrafında oturan ve birbirleriyle dost olan karakterlerin tanıtılmasına ayırmış. Yüzeysel değil, özellikle bazı karakterleri detaylıca yazmış. Afitap Hanım’ın, Altan’ın, Suphi’nin, Metin’in ruh halleri ve geçmiş yaşantıları konu edilmiş bu bölümde. Romanın girişi diyebiliriz ilk bölüme. Ayrıca bu bölüm okuru merakta bırakacak bir şekilde oluşturulmuş. Sadece o anlık bir durumdan bahsetmiyor ‘acaba devamında ne olacak’ dedirtiyor okura.

İkinci bölüm Salih’in eski sevgilisi Nihan’la ilgili sorgulamalarını içeriyor genel anlamda. Ayrıca bu bölüm, bir metinin gelişme bölümü gibi, kitabın da en uzun bölümü. Bu bölümde Nihan ve Salih’in e-posta’ları aracılığıyla hem bu ikilinin geçmişini öğreniyor okur hem de o geçmişin bugüne yansıyışını fark ediyor. Bu bölümde romanın zamanı şimdide değil geçmişte akıyor. Daha çok iç monologla ilerliyor bölüm ve elbette gitmek isteyen bir insanın en büyük düşmanı burada devreye giriyor: Hafıza.

“Yaşamak, hafıza denen köstebeğin durmadan deştiği, kurak bir şimdiyi tüketme işidir. Velhasıl her şey geçmiş ve gelecektir, şimdiki zamanla sadece kötü filmler ilgilenir.”

Bu bölümde Salih’in hafızasının çok büyük bir kısmını kaplayan Nihan asıl kahraman diyebiliriz. Tabii Salih’in bakış açısından.

Salih’in içindeki bir cüceden bahsediyor yazar. Bunu psikolojiyle ilgilenenler bir tür şizofrenik karaktere benzetebilir ama tam olarak öyle değil. Çünkü Salih psikolojik rahatsızlıkları olan biri değil. Ancak zaman zaman Salih’i gerçeklerle yüzleştiren, ona hatırlamak istemediği şeyleri tüm açıklığıyla aktaran biri bu cüce. Buna hafızanın, hatırlamanın ve geçmişin getirdiği bir tür vicdan ve adalet duygusu diyebiliriz. İşte Salih’in hikâyesi de tam olarak bu aslında: Gerçeklerden kaçmaya çalışmak. Dünyanın öbür ucuna giderek. Fakat gidebilecek mi acaba?

Üçüncü ve son bölüm aslında kitabın ilk bölümü olarak da okunabilir. Çünkü bu bölümde Salih’in hayatını öğreniyor okur. Doğumu, çocukluğu, annesiyle olan ilişkileri, babasıyla yaşadıkları, onları kaybetmesi, çocukluğunda yaşadığı ve hiç unutamadığı, onda etkisi hiç bitmeyen olaylar vs. Ayrıca bu bölümde Nefaset Lokantası etrafında oluşan dostlukları nasıl kurduğu, Afitap Hanım’ı ve dostu Metin’le tanışmasını da içeren hem bir geçmişi hatırlayıp anlatma hem de bir hesaplaşma çabası içinde görüyoruz Salih’i. Özellikle kitabın başından itibaren Salih için ayrı bir yeri olan Metin’i de okur biraz daha iyi tanıyabiliyor Salih’in gözünden:

“Dünya üzerinde iktidar tutmayan bir alan mümkünse bu ancak arkadaşlığın alanı olabilirdi ya da arkadaşlık olsa olsa bunun arayışı olmalıydı. Bu hayatta her şey sınıfsaldı ama bir tek arkadaşlığınki bir sınıf siyaseti değildi; eğer ki hakikiyse. Salih’le Metin tanıştıkları andan itibaren bütün arkadaşlıklarını işte bu yeri aramaya adadılar.”

Nefaset Lokantası hem bir hesaplaşma hem de bir arayış romanıdır diyebiliriz. Salih’in diğer karakterlere göre baskın olduğu bir roman. Bu tür romanlar okura daha samimi bir hava verebiliyor onunla bütünleşme açısından. Üstelik bir mahalle havasının da romana sinmesi, okur için de farklı bir okuma imkânı sunuyor.

Yazar için, üslûbu rahat ancak okuru gevşetmeyecek ölçüde, demiştim yukarıda. Bunun kanıtlarından biri olarak, kullanılan bakış açısını gösterebilirim. Bazen birinci tekil şahıs açısından bazen de hâkim bakış açısından yazılan bir roman bu. Okuru da diri tutanın bu özellik olduğunu düşünüyorum. Zaman zaman aynı paragraf içinde dahi keskin bir şekilde bu anlatım tarzları birbirinin içine geçse de okumayı aksatan bir durumla karşı karşıya kalmamamız, yazarın başarısından ileri geliyor.

Şimdiye kadar yazdıklarımdan başka bir de şu durum var: Tamamen soyut problemler ve sorgulamalarla geçen bir roman değil bu. Somut birçok problemle de uğraşıyor baş karakter. Bu da romanı bir gerçeklik düzlemine oturtuyor. Hatta yazarın politik duruşuna göre yer yer herkesin anlayabileceği ama açıkça yazılmayan dokundurmalar da mevcut. Bu da romanı bir karakterin çıkmazlarından ve iç hesaplaşmalarından bir üst seviyeye taşıyor: Salih’i hayatın tam ortasına koyuyor.

Sonuç olarak diyebilirim ki, iyi bir roman kazandı Türk Edebiyatı. Hem anlatım olarak hem de konu olarak. Roman türü için genç bir yazar diyebiliriz Doğan’a. Kitaplarının niteliğinden ödün vermeden niceliğini artırması dileğiyle.

Mehmet Âkif Öztürk Arşivi
35 Sayı: 35 - Eylül 2019 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler