Dr Jivago’ya Açık Mektup
TEMMUZ Sayı: 35 - Eylül 2019

Saygıdeğer Bay Jivago!

Bir keresinde şu satırları yazmıştınız günlüğünüze; “Peki beni gerek bir doktor gerekse bir sanatkâr olmaktan alıkoyan nedir? Çektiğimiz yoksulluğu, durmadan değişen yaşayış tarzımızı ya da serseri bir hayat yaşamamızı sebep olarak gösteremem. Bütün bu “geleceğin şafağı”, “yeni bir dünya yaratmak”, “insanlığın meselesini taşımak” gibi lafların tesiri kalmadı. İnsan bunları ilk defa işitince, aman ne muhayyele-ne düşünüş-ne güzel sözler diye düşünüyor. Fakat daha sonra bir parça düşününce bunların birer boş laftan, klişeden ibaret olduğunu anlıyor.”

Bu sözleri size söyleten neydi acaba? Yani ilk kırılma noktasından ve sizi bir nehir gibi akmakta olan tarihin ortasında yapayalnız bırakan o ilk andan bahsediyorum. Kapının yüzünüze kapandığı ilk sahneyi, umutlarınızın tükenmeye başladığını hissettiğiniz ilk günü, sabah uyandığınızda ilk kez hissettiğiniz o büyük boşluğu ve umutsuzluğu düşünüyorum. Büyük sözlerin artık üzerinizdeki tesirini yitirdiğini söylüyordunuz ya hani, işte bu duyguyu ne zaman hissetmeye başladığınızı merak ediyorum.

“Ama hüzünlü olacak benim hikâyem belli” Puşkin’in kahramanlarından birisi söylüyordu bunu. Adeta sizin için söylenmiş bir söz, öyle değil mi? İflas etmiş bir asilzadenin oğlu olarak dünyaya geldiğinizde Rusya, tarihinin en karışık dönemlerinden birini yaşıyordu. İflas eden babanız, bir anlık cinnetle mi yoksa uzun uzun düşünülerek alınan bir karar sonucu mu bilmiyorum ama kendini trenden atmıştı. Anneniz zaten bir hastalık yüzünden, babanızdan da önce kaybetmişti hayatını. Peki ya siz ne olacaktınız? Bu durumda beklenen ya bir yetimhaneye ya da akrabalarınızdan birinin yanına gönderilmenizdi. Üçüncü bir yol da sokaklara düşmenizdi neyse ki en azından bu olmadı ve siz önce dayınızın, daha sonra ise uzaktan tanıdığınız başka bir ailenin yanına sığınabildiniz.

Bir çocuğun başına gelen bu acı olaylar çok fazla kimsenin dikkatini çekmemişti zira yaklaşmakta olan devrimin ateşi her yeri sarmıştı ve zaten savaşta olan imparatorluğun her karış toprağı böyle hikâyelerle doluydu. Kimsenin kimseyle özel olarak ilgilenecek hali yoktu yani. Sizin gibi beş parasız ortada kalan binlerce çocuk vardı ve herkes kendi hayatını biraz olsun yaşanır kılmanın, tutunacak bir dal bulmanın peşindeydi. Çocuklar nasıl olsa yetişecekler ve büyüme çağına geldiklerinde önlerine çıkan yollardan birini seçerek hayata karışacaklardı. Bundan fazlası düşünülemezdi. Daha ne olabilirdi ki?

Ancak bu resmin içinde, her şeyin gidişatını etkileyecek ve dolayısıyla sizin hayatınızın da seyrini değiştirecek bir kuvvet belirmişti. Ezilen Rus halkının sözcülüğünü savunan Bolşevikler. Öfkeli ve kararlıydılar. Dönülmez bir yola girmişlerdi, kaybedecek hiçbir şeyleri yoktu ya da vardı ama olmadığına inandırıyorlardı kendilerini belki de kim bilir. Yarım kalan birkaç girişim, daha fazla hırslanmalarına, düştükleri yerden daha büyük bir gayretle ayağa kalkmalarına sebep olmuştu. Ve uzun yıllardır süregelen çabaları sonuç vermek üzereydi, yolun sonuna gelinmişti artık. Romanov ailesini bekleyen sona her geçen gün biraz daha yaklaşılıyordu. Abisi Çar’a düzenlenen başarısız bir suikast girişimi sonucunda yakalanıp idam edilen Vladimir Lenin, bir süredir bulunduğu Almanya’dan çıkarak gizli yollardan Rusya’ya varmış, “Bütün İktidar Sovyetlere” sloganıyla meşhur Nisan tezlerini yayınlamıştı. Henüz 17 yaşında iken, abisinin idam edilişine şahit olması Lenin’in üzerinde ciddi bir etki bırakmıştı. Hayran olduğu abisini kaybetmesi, sadece düşüncelerinin gelişimine yön vermekle kalmamış, büyük bir öfke doğurmuştu içerisinde. Ve devrimi biraz da abisinin intikamını almak için gerçekleştirmek istiyordu sanki.

Dünyanın farklı yerlerindeki milyonlarca insanın, şimdiye kadar sayısız kez tekrar ettiği bir şey var. Tarih, bir sınıf mücadelesinden ibarettir, iyi ve kötünün amansızca çekiştiği, ettiği bir efendi-köle kavgasıdır. Kimi zaman üstü örtülü, kimi zaman ise açık bir savaş halinde devam eden bir kavgadır söz konusu olan. Biliyorsunuz, Karl Marx ve Friedrich Engels’in birlikte kaleme aldığı Komünist Manifesto’da geçer bu. Biz Müslümanlar ise daha eskiye, Habil ile Kabil’e dayandırırız bu çatışmanın temelini. Kabil’in öfkesine ve hırsına engel olamayarak kardeşi Habil’in canını almasını, yeryüzünde işlenmiş ilk bozgunculuk, ilk cinayet olarak biliriz. Habil haksızlığa uğramış, adaletsizliğin kurbanı olmuştur. Ezenler ve ezilenler, ta o zamandan beri devam eden bir kavganın taraflarıdır bizim için. Her birimizin bu kavganın içerisinde bir rolü vardır. Bazen rollerin değiştiği de olur ama kavga mutlaka devam eder.

Muhterem Bay Jivago,

Siz de böylesi önemli bir tarihsel dönemecin şahidi olarak, doktor olarak karışmıştınız kavganın içerisine. Düşünüyorum da, başka türlüsü mümkün müydü acaba? Yani tıp eğitimi alarak doktor olmuştunuz ve sonrasında sizden beklenen bir tarafından bu kavgaya dâhil olmanızdı. Genç yaşta inzivaya çekilecek ve dışarıda olan biteni görmezden gelecek haliniz yoktu herhalde. Dostoyevski’nin “Yeraltından Notlar”ının kahramanı vardı hani; dünyadan ve olup biten her şeyden soyutlamıştı ve “ben hasta bir adamım” diye tarif ediyordu kendisini. Onun gibi mi yapacaktınız ki? Aldığınız eğitimin de bir anlamı kalmayacaktı üstelik, hasta tedavi etmeden, yani mesleğini yapmadan boş boş köşesinde oturan bir doktorun kime ne faydası olacaktı? Ya da mesleğinizi bırakıp, başka bir iş tutacaktınız. Mesela yazarlık, zaten öteden beri ilginiz vardı edebiyata ancak şartlar düşünüldüğünde bu da pek mümkün görünmüyordu, açıkçası karın doyuracak bir iş değildi. Çiftçilik olamaz mıydı? Hayır, zira üzgünüm ama ne elinizden gelen bir işti, ne de 20’li yaşların başında birisi olarak, dışarıda kıyamet koparken tarlaya patates ekerek günlerinizi geçiremezdiniz.

Bir de duygusal sebepleriniz de vardı hiç şüphesiz. Böylesi dönemlerde, kimse bir kenarda durarak yaşananlara seyirci kalmak istemez, biliyorum. İnançlarının peşi sıra gitmek çok daha cesurca bir davranış olarak görülür üstelik. Hayatta bir amacınız vardır artık, uğruna ölümü bile göze alabileceğiniz kutsal bir amaç. Bir kuş göğsünüzün orta yerinde kanat çırpmaya başlamış, bu romantik duygular iyi gelmiştir ruhunuza. Düşünsenize çoğu iyi şiirlerin, öykünün ve romanın kahramanları, kutsal bir amaca sahip olan yani bir davası olan insanlardır. Bir de öfkeniz vardır, üzerinizde adeta bir övünç madalyası gibi taşıdığınız. Ve öfkeyle romantizmin birleşimi başka bir insan haline getirmiştir sizi artık. Soylu ideallerin peşinde koşan bir idealist ve doğuşu pek yakın olan yeni bir dünyanın mimarı. Öyle görürsünüz kendinizi. Halk sizden yanadır, tarih sizden yanadır, hatta inanıyorsanız, Tanrı bile sizden yanadır. Böyle düşünürsünüz.

Devrimin ilk zamanlarındaki heyecanınızı anımsıyorum da. Bütün kalbinizle, bir uyanışın, ayaklanmanın içinde bulunmak, onun bir parçası olmak istiyordunuz. Ve çevrenizde olup biten her şey, yeni bir hayatın belirtileri ve müjdeleri gibi geliyordu size. Ancak sizi diğerlerinden farklı kılan bir tarafınız vardı. Tüm o kargaşa içerisinde dahi kendinize dair gelecek hayalleri kurmayı ihmal etmiyordunuz. Yuri olarak kurmak istediğiniz bir hayat vardı. Devrimden önce Rus düşünce ve sanat hayatında size heyecan veren, kendine has, birtakım değişiklikler başlamıştı. Ve siz de biraz olsun dâhil olabilmiştiniz bu atmosfere. Devrim olup bittikten sonra, o günlere geri dönerek ve tekrar edebiyatla uğraşmanın hayalini kuruyordunuz. Siz bir Sergey Neçayev olamazdınız yani. Onun hedefi devrim gibi görünse de aslında örgütlü yaşamı ve bu yaşamdaki heyecan ve romantizmi seviyordu. Yani hiçbir şey olmasa da sonsuza kadar böyle yaşayabilirdi. Ancak böyle bir hayat sizin için uygun değildi. Ve çevreniz sizi huzursuz eden bir kalabalıkla dolmaya başlamıştı artık.

Emil Cioran, Ezeli Mağlup'ta şöyle diyordu; "İdeoloji nedir ki aslında? Fikirle tutkunun birleşmesi. Hoşgörüsüzlük de bundan gelir. Çünkü fikir, kendi içinde tehlikeli olmazdı. Fakat bir histeri ona bağlanır bağlanmaz, berbat olur." Ne kadar doğru değil mi? Düşünüyorum da; Bir zamanlar tutkuyla bağlı olduğunuz ve doğum sancılarına şahitlik ettiğiniz devrimin bazı insanlar üzerinde böyle bir histeri yarattığını gördüğünüzde ne çok acı çektiniz kim bilir?

Bir keresinde hatırlıyor musunuz, yolların adam boyu karla kaplı olduğu bir kış günü trenle Moskova’ya giderken, aynı kompartımana düştüğünüz bir genç vardı. Neydi adı? Evet, Pogorevshikh. Kusura bakmayın ama siz Rusların adı da hep zor söylenir zaten. Bu Pogorevshikh ateşli bir Bolşevizm savunucuydu, hatta meşhur bir devrimcinin de yeğeni olduğunu özellikle belirtmişti size. Falancanın yeğeniyim diye gururlanma adeti, ta o zaman sizde de varmış demek. Her neyse, bu genç size karışıklığın kurulmasını istediğiniz düzen kadar normal bir şey olduğunu söylemişti. Ona göre, henüz cemiyet yeteri kadar yakılıp yıkılmış değildi ve tamamıyla harap olmalı, elle tutulacak hiçbir şey kalmamalıydı. İşte ancak o zaman her şey mükemmel bir düzene sokulurdu. Bir tür anarşizm ama büyük bir çelişki yok muydu içerisinde? Her şeyi yıktıktan sonra inşa edecekleri yeni düzen yine kendi baskı araçlarını doğuracaktı zamanla çünkü. Ancak insan bir fikre kuvvetle bağlandığı zaman, barındırdığı çelişkileri görmesi çok zordur. Taassup, dindarlara özgü bir özellikmiş gibi algılanır daima. Alakası yok zira her tür ideloloji, çevresine toplanmış ve kendilerini başka yerde nefes alamayacaklarına inandırmış fanatiklerini de doğurur zamanla. Hatırlıyorum, siz de genç Pogorevshikh’e bir müddet itiraz etmiş ancak daha sonra sözlerinizin bir faydası olmadığını görerek, susmayı tercih etmiştiniz. İçiniz sıkılmıştı bu diyalog sonrası. Bir süre trenden dışarı bakınmıştınız, Rusya tüm çıplaklığıyla o pencerenin arkasındaydı. Öyle ne kadar dışarıyı izlediniz bilmiyorum ama olup bitenleri sorgulamaya başladığınız ilk anlardan birisi sanırım o andı.

Bu esnada, günlük çalışmalarınıza ek olarak bir de başhekim tarafından istatistik vazifesi yüklenmişti üzerinize. Elinizden bitip tükenmeyen evraklar geçiyor, bir yığın kart doldurmak zorunda kalıyordunuz. Ölüm oranları, hastalık oranları, çalışanların kazancı ve haklarındaki bazı özel bilgiler, yiyecek ya da ilaç stokları hepsi sizin elinizden geçiyordu. Bazen sıkılıp hepsini bir kenara bırakıyor ve yazdığınız hatırat üzerine düşünüyordunuz. “Kuklalar ve İnsanlar”dı kitabın adı. İçinizde kopan fırtınalar kâğıda dökülmeye başlamıştı artık. Bir yandan hastane çalışanları birtakım hiziplere ayrılmıştı ve siz hiçbirisini memnun edemiyordunuz. Kimisi sizi fazla tehlikeli bulurken, bazıları da tam tersine yeterince devrimci bulmuyordu. Biz böyleleri için “Ne İsa’ya ne Musa’ya yarabilmiş” deriz ve sizin durumunuz da tam bu tarife uyuyordu. Üstelik boğuşmak zorunda olduğunuz başka büyük sorunlar vardı. Açlık ve soğuk ortalığı kasıp kavuruyordu ve her şey temellerinden değişirken, insanüstü bir gayretle sarılmanız gerekiyordu hayata. İsyanlar birbirini takip ediyor, beyazlara olduğu kadar kızıllara karşı da ayaklanmalar baş gösteriyordu. Yani eski hayatınız nerede son buldu, yenisi ne zaman başladı ayırt etmek zordu. Yan yana durmuş, cevapları bilinmeyen iki bilmeceye benziyorlardı.

Bay Jivago,

“Ben içinde kırılmış bir şey olan bir insanım” demiştiniz bir keresinde. Trajik ve onurlu yaşam öykünüzü ne kadar da güzel özetleyen bir sözdü bu. Her çağ kendi mazlumlarını üretiyor. Sesi kısılmaya, inandığı gibi yaşamasına izin verilmeyen yani bir kalıba sokulmaya çalışılan kalabalıklar ortaya çıkarıyor. Siz de biriydiniz onlardan. Biz Müslümanlar olarak, pek çoğumuz şahitlik ettik hikâyenize. Sizi bir zamanlar kendinizden geçiren heyecanların nasıl sonunuzu hazırladığını gördük. İnsanoğlu olarak en büyük sorunlarımızdan birisi aslında ne biliyor musunuz? İnsanları, adeta cansız birer fotoğraflarmışçasına bir çerçeve içine koymak isteyen otoriter bir güruh var. Ve o çerçeveyi duvarlarına astıktan sonra huzur içerisinde yeni kurbanlar aramaya devam ediyorlar kendilerine. Ve biliyor musunuz, biz Müslümanlar da tıpkı sizin gibi pek çok kurban verdik geniş Rus bozkırlarında.

Kazan-Tatar bölgesindeki Müslümanlar, 1552 senesinde bağımsızlıklarını kaybetmişler ve esaret altında yaşamak zorunda kalan ilk İslam toplumlarından olarak, uzun yıllar Rus zulmüne maruz kalmışlardı. Ve bir yandan Rus zulmüne karşı ayakta kalmaya çalışırken diğer yandan da sistemli şekilde devam eden Hıristiyanlaştırılma politikalarına karşı direnmeye çalışıyorlardı. Devrimden çok daha öncesine dayanan bir zulüm vardı yani.

1776 yılında Kazan’da doğan Abdunnasır el-Kursavi, yenilikçi İslami fikirleri ile dikkat çekmiş, medreseler kurarak pek çok talebe yetiştirmiş ve ünü bulunduğu sınırları aşmıştı. 1804 yılında kurulan Kazan Üniversitesi, Müslümanlar arasındaki entelektüel tartışmaların yapıldığı önemli yerlerden biri olmuştu artık. Ve Abdunnasır el-Kursavi’den sonra gelecek olan Şehabettin Mercani, Musa Carullah, İsmail Gaspıralı, Abdülreşid İbrahim, İbrahim Halfin gibi pek çok önemli Müslüman düşünür, sizinle aynı topraklarda yetişmişti. Trende karşılaştığınız Pogorevshikh isimli o genç ya da meşhur Neçayev görmedi bunları hiç. Oysa meseleye ezen ve ezilenler üzerinden bakıyorlardıysa, Müslümanların Rus toplumunun madunu yani sesi kesilmek istenen kalabalıkları olduğunu da görmeleri gerekirdi. Oysa onlar pragmatist bir tutum sergileyerek bir takım vaatlerle Müslümanların desteğini almışlar, devrimden sonra ise verdikleri sözlerin hepsini unutmuşlardı. Hayal kırıklığına uğrayan sadece siz değildiniz yani. Oradaki kalabalıklar arasında binlerce Müslüman kadın, erkek ve çocuk da vardı yüzlerce yıldır hakları gasp edilen ve devrimden sonra da gasp edilmeye devam edilen. Belki trenle bir yerden bir yere giderken, belki hastanız olarak, belki de başka bir şekilde karşılaşmıştınız onlarla kim bilir. Ve rejimin kendine ait bir muhafız insan tipi gayretiyle çarklar arasında öğütülmeye çalışılmış bu insanlarla defalarca göz göze geldiniz belki de. Her ne olursa olsun, Allah dışında dünyadaki hiçbir kuvvet ruhu susturmaya yetmiyor. Ve yok sayılmanın, bir takım dengelere kurban edilmenin yani ruhta yaşanan acının bütün yansımasını gözlerinden görebiliyoruz karşımızdakinin. Siz o Müslümanların gözlerine yeterince baktınız mı, bunu bilmeyi öyle çok isterdim ki… Görmezden gelinemeyecek kadar kalabalık ve mutsuzdular çünkü.

Sevgili Bay Jivago,

Alexander Herzen; “Artık kartların düşündüğümüz kadar iyi dizilmediğini duyumsamaya başlıyoruz.” demiş ve şöyle devam etmişti; “Çünkü biz, bizzat kendimiz ‘oynanmış ve kaybetmiş’ bir kart, bir başarısızlık sayılırız. İdeallerin iflas ettiği, gerçek dünya üzerinde doğruluğun gücünün kontrolü kaybettiği bilinci bizi yaşama küstürür. Tam aklın iyiliğine inanmaya alışmışken, aklın (yani maksatlılığın) kötülüğüne inanmaya-can sıkıntısıyla- başlarız. Bu idealizme ödediğimiz son haraçtır.”

Kartlar düşündüğümüz kadar iyi dizilmemişti evet. Türlü yöntemlerle sayısız kere tekrar dizmeye çalışmamız bu yüzden. Türlü sıkıntılar ve hayal kırıklıkları ile geçen ömrünüz bir kalp krizi neticesinde son bulduğunda, aynısını düşünüyordunuz siz de belki. Ama bizler Müslümanlar olarak, Herzen kadar karamsar değiliz tabi ki. İyiliğe inanmaya, başkalarının gözlerine bakmaya ve o gözlerde gördüklerimizi birbirimize anlatmaya devam edeceğiz. ''Kenar-ı Dicle'de bir kurt kapsa koyunu, Gelir de adl-i ilâhi Ömer'den sorar onu!'' Bu bizim Hz. Ebubekir’den sonra gelen ikinci halifemiz Hz. Ömer’e atfedilen bir sözdür. Evet, bizler de kendi yaramıza kapanmayacak ve gözlerinde bir acı gördüğümüz, hakkı gasp edilen, inancını yaşamaktan mahrum bırakılan her insanın hesabını sormaya çalışacağız. Rusya’da ve dünyanın tüm bozkırlarında…

Peren Birsaygılı Mut Arşivi
35 Sayı: 35 - Eylül 2019 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler