Yayına Hazırlayan: Mustafa Bostan
Bilhassa [özellikle] Ramazan geceleri uzun lakırdı devirleridir. Sinemaya yahut tiyatroya gitmemişler sahura kadar vakitlerini nasıl geçirirler, lakırdı ile değil mi? Bunun için bende lakırdının felsefesinden bahis zamanı münasip buldu.
Mevzu-u temin [konuyu elde etmek] için evvel emirde şunu haber vereyim ki lakırdı “mükâleme [konuşma]” değildir. Mükâleme [konuşma] de esası bir “iş” teşkil eder; mükâleme ederken [konuşurken] dilinizi bütün hürriyeti [özgürlüğü] ile söze terk edemezsiniz. Mükâleme [konuşma] esnasında fikir bir muayyeni [belirli] takibe mecbur olur, lisanınızı müteyakkız [uyanık] bir zabıta dimağı [bilinci] altında tutacaksınız. Mükâlemede [konuşmada] bir lafı ağzınızın içinde dokuz kere çevirmeden telaffuz etmek basirete muhalif [doğru görüşe karşı] görülür. Mükâleme edenler [konuşanlar] arasında seviye-i içtimaiye [toplumsal seviye] itibarıyla karabet [yakınlık] aranmaz. Bir mahkemedâr [mahkemeci]bir gazete muhabiri ile mükâleme edebilir [konuşabilir].
“Muhavere”ye [karşılıklı konuşmaya] de lakırdı diyemez, çünkü muhaverede [karşılıklı konuşmada] mevzu [konu] muayyendir [belirlidir]: Bir vakıa-ı mahsusa [hususi bir olay] üzerinde münakaşa [tartışma] yürütülür. Muhavere söyler, biri doğruyu, diğeri nakız davayı iltizam eder [kayırır] yahut biri ihbar, diğeri istintak [sorgu] mevzunda bulunur. Mahkemelerde, tiyatrolarda, ramazanlarda dinlediğimiz ve okuduğumuz sözler birer muhaveredir. Muhaverede söz istediği yola sapamaz.
Hakiki lakırdı büyükbabalarımızın “sohbet” dedikleri faaliyet lisanıdır. Onun için tatlı lakırdı edenlere “hoşsohbet” deriz. Lakırdı bir nevi “dil teferrücü”dür [gezintisidir]. Nihayetsiz kırlarda gezer gibi diliniz beğendiği sahalarda dolaşabilir. Yoldan çıkar, geri döner, münhaniler [eğriler] ve münkesirler [kırıklar] resmeder. Rehberi sözün arzunuzdur. Mahiyette ancak tatlılık ve samimiyet aranır. Lakırdı söyleyen ile dinleyen arasında bir nevi müsavatı tazammun eder [eşitliği kapsar]. Büyük küçük herkesle mükâleme veya muhavereye girebiliriz fakat lakırdıyı ancak emsal-i içtimaiyemizle [toplumumuzla denk] edebiliriz.
Akrandan müterekkib [yaşıtlarından oluşan] cemiyetlerde keyf-i mayışma lakırdıya mezuniyet varsa da sözün “sanat-ı sohbet” dairesinde cereyânı [akıntısı] bir vacibe-i edeptir. Zira lakırdı bir kanuna tabii değilse de yer sanat-ı sohbet vardır, bazı adamlar o sanatı öyle fena icra ederler ki yalnız sözleri değil, hatta bir cemiyette muhitleri süt üstünde sirke gibi bir tesir gösterir. Girdikleri meclisin lakırdısını adeta pıhtılandırırlar. Onlar bezme dâhil olduktan sonra cümleler artık zülâl [saf su] halinde dudaklarından saf, bir ak ve temiz neb’an edemez [fışkıramaz]! Dillere sarılır, bulaşır. Öylelerin sesi güya ekşi ve yüzleri sanki bulaşık kaptır. Lakırdıları insanın kalbine, ruhuna veya dimağına gidecek yerde sanırsınız ki dalağınıza saplanıyor ve kara çeker gözden acı safra boşandırıyor!
Bir cemiyetin derece-i medeniyetine en güzel miyâr [ölçülü] lakırdı edişidir. Çok kaba bir cemiyetin safahât-ı sohbetini [sohbet aşamalarını] tasavvur ediniz [gözünüzde canlandırınız]: Söylerken kâh tehdit odağı ile yumruk sallar, kâh gürültülü ve sürekli kahkaha ile gürler, ara sıra birbirinin omuzlarını yumruklar, karnını, dizini tokatlar, sık sık coşkunlukla avcı derdi birden söze karışır. Biri ağzını açarken ötekilerin dilleri altında bir nevi terâküm-ü elfâz [söz biriktirmeye] başlar. Dinleyenlerin kulaklarından ziyade ağızları kelimelerle dolar. Bir derecedeki iki üç saniye sakit dinlemeye dayanmazlar. Biri diğerinin silsile-i kelamını [söz sırasını] ortadan geçer, öteki karşısındakinin sözünü hatt-ı ric’atını [geri çekilmesini] keser, hemen her cümle bir atılma, bir sabırsızlık infilakıdır. Bu şartlar tahtında lakırdı bir velvele, elfâz feyezânı [söz taşkını], bir müsademe-i huruf [dizili harflerin çatışması] ve kelimattır ki hakikate medeni bir dudak ve medeni bir kulak onlardan yırtılır. Böyle lakırdı edişe en kısa bir tabir ile “sohbeti kepaze etmek” denebilir.
Ali-i ala talak gevezeleri de sanat-ı sohbete yegâneler adedine ilhâk edebiliriz [katabiliriz]. Hükemâ-ı şeriften [şerefli bilgelerden] biri demişti ki insanın aklı ne kadar uzun olursa sözü o kadar kısa olur. Filhakika [doğrusu] âlimler ve mütefekkirler arasında bir geveze görülmemiştir. Söz ancak hüsn-ü tasarruf [güzel tasarruf] edilmek yani lüzumunda ve miktar-ı lazımında sarf olunmak şartıyla eser-i medeniyet [medeniyet eseri] olur. Ale’l-umum [genellikle] vahşî kabileler çok gevezedirler, onlarda çok söz çok akla delil addolunur. İspat için inkıtâsız [kesintisiz] çene yarışı ederler. Medeni cemiyetler arasında tesadüf edilen büyük lafazan [geveze] hal-i ibtidaiyede [ilk önceki hali] kalmış addetmeliyiz.
Bir de ratbüyâbis [yaş ve kuru] ağızlarına geleni söyleyenler vardır ki “lakırdı serserisi” diyebileceğim o adamların sohbet-i sanatına aşina oldukları iddia olunamaz.
Fransızlar: “Sohbet bilhassa kadın sanatıdır” derler. Bu sözü bizim memleketimiz için de doğru buluyorum. Filhakika [doğrusu] bizde en iyi konuşanlara aliyyül hâsıl kibar hanımlar arasında rast gelirsiniz. Edibe-i merhume Nigar Hanım onlardan bir numune idi, elhâk [hakikaten] kusursuz konuşurlardı.
Öyle sanat-ı sohbete fıtraten aşina hanımların sözlerini hatıralar, hayaller, hava-i noktalar ve ara sıra tozluca fakat leziz tavizler teşekkül eder. Sesleri bir nevaziş [okşayış] gibi kulağa tatlı gelir. Dinledikçe dinlemek istersiniz. Sözleriyle cemiyetlerinde bir mümtazat [seçkin] halkası yaratırlar. Girdikleri yerde bir nevi necabet [soyluluk] ıtrı [kokusu] gelir.
Her şeyi her zaman açık açık söylemezler. Fikirleri dillerinden çıkarken aliyyül ala kesr-i zarif bir tüle bürünür. Siz dikkat-i zekânızla biraz kaldırmadıkça onların ne dediklerini anlamazsınız. Bu cihetle huzurlarında dimağı uyanık ve zeki bir sâmi’ [dinleyen] olmak lazımdır. Cümlelerinin kâh mantığı, kâh mefhumu [kavramı] ve kâh mazmununu [anlamı] murâd ederler. Tecessüsünüzü [araştırmanızı] inkıtâsız [kesintisiz] bir faaliyette tutmak için ciddiyet ifadelerinin altında çok kere bir parça tahakküm [zorbalık], biraz hiciv, bir hususe-i tehzil [alayı] gizlerler. Tarîk-ı muhasebeyi [karşılıklı hesaplaşma] bir mu’tâd [alışılmış] yaz gecesi yıldızlar gibi yarım aydınlatırlar. Samimiyet-i ihlal etmeksizin renk hakikati hafifletirler. Tatlı dilleri altında bazen dokunaklı bir muâheze [azarlama] vardır ki müessirdir [dokunaklıdır], fakat tırmalamaz.
Onların ağızlarında her şey şüûn-u yevmiye [günlük işler] dallanır ve ballanır. Şetâret [neşe], zarafet ve icaz sözlerinin üç büyük esasıdır. Mütenevvi [türlü türlü] söylerler ve ne söyleseler sözü uzatmazlar ve pot kırmazlar. Kazara dudaklarından nahoş bir hamle çıksa derhal ona dudaklarıyla zarif bir çare-i tamir bulurlar ve alakadarların acı tebessümünü tatlılandırırlar. Mütemadiyen [durmaksızın] bir lisan manevrası icra ederler. Onların meclislerinde insan hiçbir zaman ruhunda banyo hissi duymaz.
Lakin maalesef hanımlar sanki kendince seyrekleşiyor; hele erkekler sanki bu hususta bütün bütün boşaldı gibi…
*- Bu yazı ilk olarak Süs Haftalık Edebi Hanım Mecmuası, S. 45, 19 Nisan 1340, s. 3 künyeli dergide yayımlanmıştır.
