Hayatın bizzat kendisi, etkili ve etkileyici hikâyelerle doludur şüphesiz. Hiç beklenmedik bir zamanda biri çıkar, yazdığı birkaç formalık küçücük bir kitapla hayata, tarihe ve edebiyata müdahele eder. Üstü örtüleni ya da unutulmuş görüneni eğip bükerek, epeyce değiştirerek de olsa âdeta yeniden diriltir; kendisinden sonraki süreci de tetikleyecek bir metni, bir anda herkesin önüne bırakıverir. Milletin aklının, bezginlik verici sönük ve pörsük yerlerde gezindiği bir dönemde, birkaç cümlenin peşine düşerek devasa bir kapı aralar, bir çığır açar, sayısız insanın geçmiş ve gelecek tasarımını biçimlendirir. Böyle bir örnektir işte, bu yazıda üzerinde duracağımız destan-kitap.
İlk kez 1936’da basılmış, Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı; şairi 35 yaşındayken.1 Eleştirmenler, edebiyat tarihçileri; o zamana kadarki deneyimlerinden süzülmüş biçimi ve söyleyişiyle dikkat çeken bu kitapla birlikte, Nâzım Hikmet’in, şiir hayatının olgunluk dönemine adım attığını söylüyorlar ağız birliği edercesine.
Nasıl bir dönem söz konusudur peki?
İyi bir lisenin nitelikli bir “duvar gazetesi” kadar bile etkili olamayan, eleştirip yetersiz bulduğu Beş Hececiler’in de gerisine düşen Yedi Meşale hareketi çoktan dağılmıştır. 1931’de Türk Tarih Kurumu, bir yıl sonra da Türk Dil Kurumu kurulmuştur; 1934’te soyadı kanunu kabul edilmiştir. Yenilik adı altında peş peşe atılımlar yapılmakta, tezler havada uçuşmakta; bu arada düşünceye ve edebiyata da resmî bir müfredat önerilmektedir. Memleket edebiyatı hâlâ etkilidir. Ortalık, Ebedî Şef’in gözüne girmek için çırpınan ve bir işaret hatta sipariş bekleyen memur zihniyetli şair ve yazarlarla doludur. Cânân ağrısı ile bozgunda fetih düşleri arasında gidip gelen, aruzdan vazgeçmeyen Yahya Kemal, 1935’te Tekirdağ milletvekili sıfatıyla meclistedir. Bin türlü acı ve yokluk içinde çırpınan, Nâzım’ın kitabının yayımlandığı yıl ülkesine dönen Mehmed Âkif, kendisini günden güne eriten bir hastalıkla boğuşmasına rağmen, Âsım’ın ikinci cildini yazmayı düşünmekte fakat çaresizliğin ve devletin takibatından kurtulmuş görünmemektedir. İki yıl önce, Nakşi şeyhi Abdülhâkim Arvasi ile tanışan Necip Fazıl, üç şiir kitabının ardından hem edebî hem de manevi bir değişim sancısı yaşamaktadır. Hece şiirinin dönemindeki en güzel örnekleriyle göz dolduran, kendisinden daha genç ve bağımsız şairleri de etkileyen şairin karalanmasına az kalmıştır. Birkaç yıl sonra, II. Dünya Savaşı’nın da zemin oluşturduğu bir düzlemde şiirleri ve poetikalarıyla çok konuşulacak olan, fakat henüz esamesi okunmayan Garipçiler, yirmili yaşların başındadır. Kısa bir süre sonra etkisi daha da hissedilecek olan “Kemalist edebî tahayyül”ün tavsiye, tehdit ve tazyikine rağmen bir sıklet ve kargaşa hâli hâkimdir, farklı uçlar ilk filizlerini vermek için fırsat ve imkân kollamaktadır.
Daha önce kısa mesafeli fakat ses getirici birkaç çıkışı, etkili koşusu görülen Nâzım Hikmet, “sadece marş türünden heyecanlı havalar”la yetinmeyeceğini kanıtlamaya dönük bir arayış ve okuma çabası içindedir. Kendini paralayan tarihçilerin ve onlara kulak kesilen ediplerin salvoları arasında o da tarihe yönelir ve kendince bir “kahraman” bulur. Rejimin, köşeleri tutan uluların hatta ağırbaşlı edebiyat kamusunun pek makbul addetmeyeceği biridir bu, hatta bir tür anti-kahramandır. Türkiye dışındaki toplumların da maziyi yeniden eşelediği ve taze kökler, işe yarar aktörler, kitlesel heyecan uyandıracak hadiseler aradığı bir süreçte; tarihin içine epeyce zorlayarak da olsa bir “komünist” sokma veya az çok bilinen bir figürün eline yeni bir ideolojik metin tutuşturma çabası olarak görülebilir onun bu buluşu. Gençtir; sadece kanı değil şiiri de kaynamakta ve farklı sekmeler eşliğinde hoplayıp zıplamaktadır. Dış etkilerin yanı sıra halk ve divan edebiyatından gelen ses, anlam ve sanat özelliklerine de şiirini açık tutmaktadır. Edebî istek, enerji ve cehdin, en olmadık konuları bile şiirleştirebileceğine inanan biridir. İnsan gençken, az çok muhalifken, yoksulluk ve dağınıklıkla boğuşurken sıra dışı olana, mevcut düzen ve anlayışa ters gelene daha fazla iltifat eder kuşkusuz, ayrıksı durana daha çok yakınlık hisseder. Henüz on sekiz yaşındayken, işgal altındaki İstanbul’dan birkaç arkadaşıyla birlikte Ankara’ya gitmek üzere İnebolu’ya gelen, burada tanıştığı Spartaküsler’in Sovyet yanlısı sosyalist düşüncelerinden etkilenerek yeni bir dünya görüşüne bağlanan şair, ideolojisine, kendi halkının tarihinden katkıda bulunmasını sağlayacak süreğen bir merak ve arayış içindedir. Şeyh Bedreddin’le ilgili birkaç cümle, onun yolunu ışıtmaya yetecektir.
Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı, adı üstünde bir destan, şiirin evinde kurulmuş olaya dayalı bir metin. Üzerinde çok durulmuş, farklı kesimler tarafından çokça tartışılmış bir konu, bir kişilik bu. Başka ülkelerdeki çalışmalarla birlikte düşünüldüğünde, Şeyh Bedreddin merkezli ciddi bir külliyatın oluştuğu bile söylenebilir artık. Şiir bağlamında, Nâzım Hikmet’ten sonra bütünlüklü bir kitap çıkaran Hilmi Yavuz’u da özellikle anmak gerekiyor yeri gelmişken. 1936 doğumlu Yavuz’un, Bedreddin Üzerine Şiirler adlı efsane kitabının ilk baskısı 70’li yılların ortalarında yapıldı. Kitap, Nâzım Hikmet gibi bir şairin işlediği bir konuyu yeniden ele almadaki cesaret ve başarı nedeniyle, büyük bir girişim olarak görüldü ve epeyce gündeme getirildi.2
“Köylü komünizmi”ne Osmanlı tarihinden bir sayfa açan eser, konu edindiği hikâyenin hikâyesi ile başlıyor. Şeyh Bedreddin’e ilgisini, bu konuyla ilgili neler okuduğunu, nelerden etkilendiğini, yazmaya nasıl karar verdiğini anlatıyor önce uzun uzun, o sırada mahpus olan şair.
14 bölüm, şairin bizzat numaralandırdığı 14 şiir var bu küçük kitapta. Bunların üçü açıklama, basbayağı izah. Biri, nazım ile nesrin karışık verildiği bir bölüm. Demek ki şiir katına yükselebilen aslında 10 parça söz konusu. Bunların dışında, baştaki uzun açıklamayı da hatırlamak gerekiyor. Son kısımda ise Tornacı Şefiğin Gömleği başlıklı parçayı ve ardından gelen Ahmedin Hikâyesi ile Millî Gurur başlıklı yazıları görüyoruz. Bu metinler de şiire, kitaba dâhil. Genel toplam, 18’e çıkarılabilir bu durumda. Karma bir metin deyiş yerindeyse, bir tür kolaj.
Edebî açıdan incelendiğinde; içeriğin, daha doğrusu ele alınan biyografinin / hadisenin / hikâyenin değer ve anlam kattığı bir kitapla karşı karşıyayız. Denenen iş, o gün için kısmen de olsa farklı bir iş, özgün sayılabilecek bir çaba. Fakat geneli itibariyle, hele hele teknik açıdan değerlendirildiğinde, basit bir kitap Şeyh Bedreddin Destanı. Ses ve biçim yönünden birçok yerde aksadığı söylenebilir, bütün bölümleri aynı güç ve güzellikte değildir. Bugünden bakıldığında, bize sıradan hatta çocuksu gelen kafiyelerle yazdığı bazı bölümler ara sıra gözümüzün önünden parlayıp geçse de en sondaki “Yağmur çiseliyor” bölümüyle ayakta duran, akılda yer eden bir metin daha çok. 14 numaralı bu bölüm de şiire ilgi duyan, Nâzım Hikmet şiirine göz atan herkesin hatırındadır zaten ve müzik / şiir albümlerinde de pek çok kişi tarafından seslendirilmiştir.3
Önce Nâzım Hikmet’in hikâyesine bakalım: Şair ilkin kendi ilgisine ve konuyu yazma isteğinin nasıl oluştuğuna dikkat çeker. Cezaevinde, Darülfünun İlâhiyat Fakültesi kelâm tarihi müderrisi Mehemmed Şerefeddin Efendinin4 Şeyh Bedreddin’le ilgili risalesini okumaktadır. Risalenin altmış beşinci sayfasında, Cenevizlilere sırkâtip olarak hizmet eden Dukas5 adlı tarihçiden yapılan bir alıntıyla karşılaşır. Karaburun’da âdi bir Türk köylüsünün ortaya çıktığından, ahaliye vaaz verip nasihatlerde bulunduğundan söz eden alıntının sonlarında, bu kişinin, “kadınlar müstesna olmak üzere erzak, melbûsat, mevaşi ve arazi gibi şeylerin kâffesinin umumun mâli müştereki addedilmesi” şeklindeki görüşüne yer verilir ki şair, bu ifadeden ziyadesiyle etkilenir. Dukas’ın “âdi” diyerek küçümsediği adam, Şeyh Bedreddin’in en büyük müridi / halifesi / yandaşı olan Börklüce Mustafa’dan başkası değildir. Bu ifadelere içerleyen şair, risaleyi kapatıp etrafı dinler bir süre. Gece yarısıdır, saat ikiyi geçmiştir. Üstteki koğuştan idamlık eşkıyaların zincir sesleri gelmektedir. Gözleri yanan, başı ağrıyan Nâzım; İbni Arabşah’tan, Âşıkpaşazade’den, Neşrî’den, İdrisi Bitlisî’den, Dukas’tan ve hatta Şerefeddin Efendiden okuya okuya ezberlediklerini aklında evirip çevirmektedir. Bunca isim bize göstermektedir ki o, bu konu hakkında daha önce de okumalar yapmış, kafa yormuştur. Hatırlamalar, özlü tespitler hâlinde kâğıda dökülür; yaklaşık kırk cümle eşliğinde, Şeyh Bedreddin’in hayatı ve mücadelesi özetlenir. Bu sırada, baş ağrıları içinde kıvranıp dururken, koğuş arkadaşı tornacı Şefik’in yatağının bulunduğu taraftan, denizin üstündeki pencerenin arkasından bir ses gelir. Sesin sahibi, Börklüce Mustafa’nın dervişlerinden biridir, üstünde tek parça ak bir giysi vardır. Nâzım Hikmet; ettiği işin, ideolojik olarak içine düştüğü çelişkinin, kurguya birden yuvarladığı masallara özgü bu “çıkma”nın tuhaf ve yakışıksız kaçtığının farkına varır. Eski filmlerde birdenbire ortaya çıkan o ak sakallı ve cübbeli bilgelere benzeyen, bazı yönleriyle Dede Korkut’u andıran yahut bugünden bakınca bir Osmanlı Gandalf’ı olarak nitelenebilecek bu adamla hayali geziler yapacak, huruç edecektir. Eleştirel diyaloğu, ikide bir üstüne gittiği fakat bir türlü vazgeçemediği Şerefeddin Efendi üzerinden kurar: “Gidi hain, hem maddiyundan olduğunu iddia eder, hem de Giritli keşiş gibi, üstüne üstlük aradan asırlar geçmiş iken, Börklüce’nin denizleri sessizce aşan müridiyle konuştuğundan dem vurur.”
Zorlamanın ötesinde, esere katkısı sorgulanabilecek çocuksu girişimlerdir bunlar. Fakat o, bu izahı önemser. Zira aklı başka yerdedir, etrafında kendisini çekiştirip duran başka komünistler vardır. Kısa bir süre önce, “Stalin karşıtlığı” nedeniyle Türkiye Komünist Partisi’nden çıkarılarak kara listeye alınmıştır. Söz konusu şiirlerde epeyce “tayy-i mekân” ve “tayy-i zaman” yer almaktadır ki şair bunları izah etmesi gerektiğini düşünmektedir. Gönül bağladığı materyalist ve enternasyonal felsefe, onu ister istemez baskılamaktadır. Ve önlemini daha yola koyulurken almaya, mazeretini başkalarının taarruzundan önce beyan etmeye çalışmaktadır. “Hazret kahkahasını atadursun.” diyerek kelâm tarihi müderrisine yüklense de kahkahaların sahipleri aslında gerçekçiliği, tarihsel materyalizmi, sınıf mücadelesini, dini ve millî gururu mahkûm eden marksist şablonlar kadrosunu kollarına takarak, dudaklarına iliştirerek üstüne yürüyeceklerini düşündüğü kişi ve çevrelerdir. Sağa sola birkaç salvodan sonra, nihayet “Ben maceramı anlatayım.” der Nâzım Hikmet; kendini o masalın, destanın, seyyar hikâyenin içine atmayı başarır: “Yataktan çıktım. Penceredekine doğru yürüdüm. Elimden tuttu. Benden başka yirmi sekiz insanı ve terli çimentosuyla uyuyan koğuşu bıraktık. Birdenbire kendimi o bir türlü göremediğimiz, denizle duvarımızın birleştiği yerde, kayaların üstünde buldum. Börklüce’nin müridiyle yan yana karanlık denizin dalgalarını sessizce aşarak yılların arkasına, asırlarca geriye, sultan Gıyaseddin Ebülfeth Mehemmed bin ibni Yezidülkirişçi, yahut sadece Çelebi Sultan Mehmed devrine gittik.”
Bu yolculuğu, kendisini de bir aktörü hâline getirdiği bu macerayı, “uzunlu kısalı satırlar ve ara sıra kafiyelerle” anlatmaya başlayan Nâzım; numara vererek yazdığı şiirlerin ilkinde, 15. yüzyıl başlarını, Çelebi Mehmed devrini betimlemeye yönelir. Önce bir durum tespiti yapılmalı ve “zamane”nin halipürmelâli resmedilmelidir. Bu ilk bölümde de -diğerlerine nazaran- şiiriyet yüksektir; “nar, hünkâr, rüzgâr, timar, duyar, şakırdar, tarumar” kelimeleriyle kafiye yapılır, bunlar “idi” ekeylemi ile toparlanır. Kahramanın zuhurundan önce, bu tür hikâyelerin hepsinde görüldüğü gibi, devrin ve yöneticilerin kötülükleri ve eziyetleri anlatılır. Osmanlı ülkesinde rüzgâr “bir kısırlık çığlığı, bir ölüm türküsü” taşımaktadır. Köylünün göz nuru, “zeamet”e; alın teri de “timar”a kurban edilmiştir. Her tarafta “kırık testiler susuz”dur, su başlarında da “bıyık buran sipahiler” vardır. Toprak insansız, insan da topraksız kalmıştır; çarşılarda loncaların hepsi pirinden ümidini kesmiştir. Bütün bunların ilk ve en büyük müsebbibi olan “Hünkâr”ın tasviri de fazlasıyla sert ve dokunaklıdır:
Öz kardeşi Musayı ok kirişiyle boğup
yani bir altın leğende kardeş kanıyla aptest alarak
Çelebi Sultan Memet tahta çıkmış hünkâr idi.
İkinci bölümde, hikâyenin başkahramanı resmedilir. Şeyh Bedreddin, İznik’tedir henüz. İznik gölü civarında yaşayan halk da perişandır. Çocuklar açtır, kadınların memesi kurutulmuş balığı andırır, delikanlılar türkü söylemeyi unutmuştur. İznik kasabasındaki evlerden birinde yaşayan, “boyu küçük, sakalı ak ve büyük, çekik çocuk gözlü, saz gibi sarı parmaklı” Bedreddin; talik hattı ile en önemli eserlerinden olan “Teshil”i yazmaktadır. Bu sırada hikâyeye iki karakter daha girer ki onlar da son derece önemli, dikkate değer kişilerdir. Bunların biri “başı tıraşlı, kalın kaşlı, ince uzun boylu” Börklüce Mustafa; diğeri de “kartal gagalı” Torlak Kemal’dir. İkisi de bakmaya coşkulu ve büyülenmiş bir ruh hâliyle, bu “İznik sürgünü” ihtiyarı izlemektedir. Üçüncü bölümde şiire, kaleye zincirlenen bir balıkçı ve onun göl kıyısında ağlayan çıplak ayaklı karısı dâhil edilir. Zulüm, daha yakın, güncel ve somut bir boyut kazanır böylelikle. Şeyh; tanık olduklarına, işittiklerine, yüreğini dolduran ateşe dayanamayacak hâle gelmiştir. Nâzım Hikmet, tarihî gerçekliği zorlayarak, onu “zuhur ve huruç” etmeye iter. Burada “Toprak adamları toprağı fethe gideceğiz. / Ve kuvveti ilmi, sırrı tevhidi gerçeklendirip / biz milletlerin ve mezheplerin kanunlarını iptal edeceğiz…” şeklinde iyi işlenmeden, kötü kurulmuş dizeler eşliğinde kalkışmaya start verilir. Şair, bu ifadelerin, İdris-i Bitlisî tarafından kaleme alınan Heşt Behişt kitabında yer aldığını dipnot olarak düşer. Aynı bölümde Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal, şeyhlerinin elini öperek İznik’ten çıkarlar; yanlarında bir el yazması vardır ki o “Varidat” adını taşır.6
Dördüncü bölüm, kısa bir izahla açılır. Destanı anlatan kişi /şair özne, Börklüce Mustafa ile Torlak Kemal’in atlarına binerek (biri Aydın, diğeri Manisa taraflarına) gitmelerinden sonra, kendisinin de rehberiyle Konya ellerine doğru yola çıktıklarını, Haymana’ya ulaştıkları sırada bir haber aldıklarını söyler. Börklüce Mustafa; Aydın’da, Karaburun’da huruç eylemiştir. İlk çıkış başarılıdır; zalim ve gasıp “ağalar topyekün kılıçtan geçirilip” hünkâr beylerine dağıtılan timar ve zeamet zaptedilir, toprak halka dağıtılır. Bu gelişmeyle birlikte oralarda adeta bir “güzelleşme devrimi” başlar, doğa değişir, bolluk bereket artar:
Bak ki, incirler iri zümrüt gibidir,
kütükler zor taşıyor kehribar salkımları.
Saz sepetlerde oynıyan balıkları gör:
ıslak derileri pul pul, ışıl ışıldır
ve körpe kuzu eti gibi aktır
yumuşaktır etleri.
Beşinci bölüm, diyaloglar içeren bir düzyazıdır. Şair, rehberiyle birlikte Börklüce’nin diyarına yönelmiştir ve yolda üç kişiyle karşılaşır. Gelişmeler memnuniyet vericidir; düşman tepelenmiş ve bereket artmıştır. Müjde büyüktür ve bunun Bedreddin’e iletilmesi gerekir. Şiir boyunca muhaberat görevini de üstlenen adamlarımız, İznik’e gelirler. Şeyh, burada “Nöbet bizimdir. Rumeline geçek.” der. Gün ışığında gizlenip geceleri yol alarak İsfendiyar’a, Kastamonu’ya varırlar önce. Oradan bir gemiye binerler ve altıncı bölüm, bu deniz yolculuğunu anlatır. Denizi geçip bir “ağaç denizi” olan Deliorman’a ulaşırlar. Bugünkü Bulgaristan’ın önemli bir bölümünü oluşturan Deliorman’da (bunlar yedinci bölümde işlenir) çadır kurarlar ve dört bir yana ulaklar, elçiler gönderirler. Çağrı büyük bir yankı bulur, orman insanla dolar, bir kızılca kıyamet kopar. Sekizinci bölüm yine diyaloglarla dolu nesir biçiminde bir metindir. Şair rehberiyle birlikte bu kez Gelibolu’ya iner. İzmir’e yakın bir kervansaraya vardıklarında, padişahın on iki yaşındaki oğlunun (II. Murat) elinden tutan Bayezid Paşa’nın, Anadolu askerlerini topladığını duyarlar. Yolda (üçü kavuklu, biri fesli) dört çelebiye rastlarlar. Bunlar; Neşrî, Şükrullah bin Şihâbeddin, Âşıkpaşazade ve (fesli olan da) kelâm tarihi müderrisi Şerefeddin Efendi’dir. Gelişmelerden parçalar aktarır onlar da, kanaatlerini belirtirler. Nâzım Hikmet, bu isimleri şahıs kadrosu artsın diye anmaz; hem eserinin kaynak kişilerini belirtmiş olur hem de Bedreddin hakkında pek fazla olumlu şeyler düşünmeyen bu müellifleri kötülüğün, uğursuzluğun sesi yapar. İki parçadan ve uzun bir dipnottan müteşekkil dokuzuncu bölümde yer yer kulağa hoş gelen güzel ve mukaffa dizeler yer alır. Bu bölümden itibaren işin rengi değişir; güzel günler geride kalır, Osmanlı ordusu isyancıları kuşatır:
Bedreddin’in yiğitleri şehzade ordusunun karşısına
çıktılar.
Dikişsiz ak libaslı
baş açık
yalınayak ve yalın kılıçtılar.
Mübalağa cenk olundu.
Börklüce Mustafa’nın, “on bin mülhid yoldaşı” düşman ormanına on bin balta gibi dalar, saflar parça parça edilir fakat akşam olduğunda iki bin kişi kaldıklarını anlarlar. Ayaklanmanın, dolayısıyla Börklüce Mustafa’nın “felsefesi” de şiire bu bölümde akseder:
hep bir ağızdan türkü söyleyip
hep beraber sulardan çekmek ağı,
demiri oya gibi işleyip hep beraber,
hep beraber sürebilmek toprağı,
ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,
yârin yanağından gayrı her şeyde
her yerde
hep beraber!
diyebilmek
için
on binler verdi sekiz binini.
Yenilirler. Nâzım Hikmet, şiirin anlam ve ses akışını keserek hiç olmayacak bir şey yapar bu sırada. Kendisini çevrelediğini düşündüğü o ideolojik baskının, o psikolojik dayatmanın etkisiyle eserine adeta bir balta indirerek “Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların / zaruri neticesi bu! / deme, bilirim!” dizelerini sıkıştırır araya. En acılı, en heyecanlı yerlerden birinde, yine hiç gereği olmayan bir izahtır bu şüphesiz. Kafasıyla önünde eğildiğine, yüreğinin eyvallah etmeyeceğini söyleme ihtiyacı duyar, şair. Hızını alamaz üstelik! Yıldızlı bir dipnotta, yine bu konuya eğilir ve şiirin içinde yarım sayfalık bir açıklama daha yapar. Zira, yukarıdaki dizelerde yaptığı açıklamanın, bu kez, “sol” geçinen bazı delikanlılar tarafından kullanılacağını, “kafası ile yüreğini ayırdığını” söyleyerek kendisini yeniden suçlamalarına yol açacağını düşünmektedir. Dipnotta, Marks’ın Paris Komunasının devrilmesiyle ilgili sözlerine yer verir, Marksist kişinin bir “makine” ya da “robot” olmadığını belirtir.
Şairin kendi içindeki didişmeleri, zihnindeki çarpışmaları da massederek ilerleyen şiirin onuncu bölümünde; sağ ele geçirilen iki bin isyancının acımasızca cezalandırılması ve bunları seyreden (o sırada çarmıha gerilen) Börklüce’nin “İriş dede sultanım iriş” demesi hikâye edilir. Nesir biçimindeki on birinci bölümde, Bayezid Paşa Manisa’ya gelir ve Torlak Kemal’i yakalatıp astırır. İsyancıların ele geçirdikleri on vilayet geri alınarak tekrar timar olarak bey kullarına verilir. Şair, rehberiyle bu vilayetleri arkada bırakır ve bir kayıkla Gelibolu’ya geçmeye karar verir. Kayıkçıya bakar ve onu birine benzetir. Kim olabilir? Başka şairlerin en ufak kusuruna uluorta “atarlanan” Nurullah Ataç’ın bile hararetle savunduğu, heyecanla övdüğü bu şiirde Karl Marks’ı bir dipnotla geçiştirmek yakışık almaz elbet! Nâzım Hikmet, kafasının içindeki o sabit fikre söz geçirememektedir anlaşılan, edebiyatın doğal ölçülerini ve sınırlarını darmadağın etmekte beis görmez. Bir ara “Putları yıkıyoruz!” diyerek elindeki kılıcı önüne gelen indiren, aynı şeyleri başkaları yaptığında lafını esirgemeyeceğinden hiç şüphe etmediğimiz şair, “Bu kadarına da pes!” sözünü bile boşa çıkartacak bir sarhoşluk içindedir:
“Deniz dalgalıydı. Kayıkçıya baktım. Bir Almanca kitabın iç kapağından koparıp koğuşta başucuma astığım resme benziyor. Kalın bıyığı abanoz gibi siyah, sakalı geniş ve bembeyaz. Ömrümde böyle açık, böyle konuşan bir alın görmemişimdir.”
On ikinci bölüm, nazım nesir karışık yazılmıştır. Şair ve rehberi Rumeline ayak bastıkları sırada, “Çelebi Sultan Mehemmed”in, Selanik kalesindeki kuşatmayı kaldırarak Serez’e geldiğini öğrenirler. Yolda dinlenirken Deliorman taraflarından gelip Serez’e giden üç atlı önlerinden geçer. Atlılardan birinin terkisinde bir heybe gibi bağlanmış, insana benzer bir karaltı göze çarpar. Tüyleri diken diken olur. Zira o terkide “en değerlimizin arkadan bağlanmış kolları vardır.”
Hikâyedeki ikinci önemli kırılma budur. Şeyh Bedreddin de yakalanmıştır. Bölgeye gelen Bayezid Paşa, ormana adamlar göndermiştir. Bu adamlar; beş duyuyu devreden çıkaran, kerametleri ve harikuladelikleri dilden dile dolaşan, insanın iç dünyasını okuyan, bâtının ve mânâ âlemlerinin sırlarına vakıf olan Şeyh Bedreddin’i kandırarak yakın müridlerinden olmayı başarmışlardır. Bir gece, çadırında uyuyan Bedreddin’i yakalamış ve nasıl olduğuna pek akıl ermese de onca adamının arasından süzülerek kaçırmışlardır. Yolda gördükleri üç atlı için, “Osmanlı tarihindeki provokatörlerin ağababası idiler ve terkilerinde götürdükleri esir de Bedreddin idi.” der Nâzım Hikmet, büyük bir ciddiyet ve öfke ile.
On üçüncü bölümün esas kahramanı Serez’dir. Herkes oradadır artık. Şeyh Bedreddin, hünkâr, ağalar ve paşalar, âlimler ve ârifler; sonucu belli bir yargılamanın içinde kıpırdanırlar. Padişah, işin “şeriata uygun” bir şekilde halledilmesini ister. Acem diyarından gelen bir âlim olan Mevlânâ Hayder, birazcık düşündükten sonra hükmü açıklar:
“Malı haramdır amma bunun
kanı helâldir”
Bedreddin’in de konuşması, “ilhadının hesabını vermesi” istenir. Şeyh gülümser, gözlerinin içi aydınlanır ve şunları der:
- Madem ki bu kerre mağlubuz
netsek, neylesek zaid.
Gayrı uzatman sözü.
Mademki fetva bize aid
verin ki basak bağrına mührümüzü.
Osmanlı döneminin kalburüstü kaynakları, Şeyh Bedreddin hakkında olumlu ya da olumsuz mutlaka söz söylemişlerdir. Bunların çoğunda, nasıl bir karar verilmesi gerektiğinin Şeyh’e de sorulduğu, nihayetinde idam hükmünün onun eserleri ve kanaati de dikkate alınarak sadır olduğu anlatılır ki yukarıda alıntıladığımız son iki dize, bu duruma işaret etmektedir.
Destanın 14. ve son bölümünün kahramanı da aslında “yağmur”dur. 35 yaşındaki Nâzım Hikmet, ulaşabildiği sanat gücünü hem biçim hem de içerik yönünden burada konuşturur:
Yağmur çiseliyor.
Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.
Ve yağmurda ıslanan
yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin
çırılçıplak etidir.
Efsanevi etkisinin içeriğini bile gölgede bıraktığı şiirin asıl kısmı, ana gövdesi bu idam sahnesiyle, “Serez çarşısına elleriyle yüzünü kapattıran” bu acıklı ölümle sona erer. Zaman ve mekânın çeşitlenen pencereleri kapanır, olay örgüsünün kısa sekmelerle ilerleyen parçaları bütüne bağlanır, kahramanların kronoloji eşliğinde söz alışları nihayete erer.
Nâzım Hikmet, tekrar hapishane ortamına döner. Sabah olmuştur, omzunda bir elin dokunuşunu hisseder. Koğuş arkadaşı Tornacı Şefik, “- Bu gece uyumadın galiba.” der. Demek ki bunca şey bir gecede yaşanmış; şiir, bir gecede yazılıp bitmiştir. Yukarıdan idamlık eşkıyaların zincir sesleri de gelmemektedir artık. Şair, yaşadıklarını arkadaşlarına anlatır. Şefik, “- Sen, yolculuğu Mustafa’nın müridiyle değil, benim gömleğimle yapmışsın. Bak, dün gece asmıştım. Hâlâ pencerede.” der bu arada. Ak giysili o rehberin sırrı da böylece çözülür, şair kendince gerçekliği yerli yerine oturtur fakat bu durumda da -en hafifinden- bir akıl tutulması yahut kamaşması yaşamış bir meczup konumuna düşmüş olur. “Tornacı Şefiğin Gömleği” başlıklı bu açıklamada, Ahmed adlı bir mahkûm daha vardır. O da dokuz yaşındayken, Balkan Harbinden önce, dedesiyle birlikte Rumeli’de bir köyde, Bedreddin hakkında bir hikâye dinlemiştir. Onu anlatır. Nâzım, “Ahmedin Hikâyesi” başlığıyla bu anlatıyı da kitaba ekler. Bu metin, Şeyh Bedreddin’i adeta Hz. İsa ile ilgili kıssaların içine yerleştiren, onu ölümsüzleştiren, Şeyh’in sıra dışı hatta sapkın bulunan bazı görüşlerine atıflarda bulunan, aslında birçok veli, gazi yahut ermiş hikâyesinde de parça parça karşımıza çıkan ve konuyla ilgili kaynaklarda da yer verilen bir efsane, olağanüstülük ve sapkınlıkla dolu bir tür menkıbedir. “Biz Bedreddin’in kuluyuz.” der, hikâyeyi anlatan köylü en sonda; “ahrete, kıyamete inanmayız ki, dağılan, fena bulan bedenin yine bir araya toplanıp dirileceğine inanalım. Bedreddin yine gelecek diyorsak, sözü, bakışı, soluğu bizim aramızdan çıkıp gelecektir, diyoruz.”
Köylüye de bir parça materyalizm bulaştıran bu hikâyeye, küçükken de bu yaşta da inandığını söyler Ahmed. O “gelme”yi sağlayan da Nâzım’ın kendisidir muhtemelen. İşte, aradan kaç yüzyıl geçtikten sonra, Şeyh Bedreddin onun sayesinde yine söz almakta, insanların aklını ve gönlünü tutuşturmakta, Marksizmin belki de ilk atası olarak yaşadığı devrin dışına taşmaktadır.
Şair, yakamızı burada da bırakmaz. Bedreddin’in hareketinden “millî bir gurur” duyulabileceğinin izahıyla dolu bir forma, bir “zeyl” ekler tam da baskı aşamasında. “Millî Gurur” başlıklı bu metinde Lenin’den konuyla ilgili alıntılar yapılır, “Bedreddin’in materyalizmi” ile “Spinoza’nın materyalizmi” arasında mukayese yapma isteğinden söz edilir ve nihayet şair kendisinin bu kadarını “becerebildiğini” itiraf eder. Daha iyisi için hem kendisine hem de gelecek kuşaklara ödev verir. Bu hareketi bütün azametiyle inceleyen “ilim kitapları, Karaburun ve Deliorman yiğitlerini, etleri, kemikleri, kafaları ve yürekleriyle oldukları gibi diriltecek romanlar”, “ah etmek, ağlamak yerine dünü bugüne, bugünü yarına bağlayan şairler, boyaları kahraman tablolar” lazım geldiğini söyleyerek söze noktayı koyar. Aradan geçen seksen yıl, bu ödevin fazlasıyla önemsendiğini ve birçok örnek eşliğinde yerine getirildiğini göstermektedir ki bu da ayrı bir hikâyedir kuşkusuz.
Birkaç yıl önce, Batı Trakya ziyareti esnasında Çipras’ın da andığı, övdüğü, bölge halklarının ortak bir değeri olarak gündeme getirdiği Bedreddin Simavî’nin fazlasıyla hareketli, sıra dışı, ibretlik ve sinematografik bir biyografisi var hiç şüphesiz. Torunu Halil b. İsmail, dedesi hakkında yazdığı Menâkıbnâme’de şeyhin doğum tarihini 760 / 1359 olarak veriyor. Şüpheyle karşılayanlar olsa da babası, Selçuklu Sultanı II. İzzeddin Keykavus’un torunu olduğu söylenen Abdülaziz’in oğlu İsrâil. Annesi ise Rum asıllı bir hıristiyanken ihtida eden Melek Hatun. Edirne’de, Konya’da, Şam’da, Kudüs’te dolaşıyor, ilim tahsil ediyor Bedreddin. Bir Türk beyi olan Ali Keşmîrî’nin himayesinde, Berkuk’un saltanatı döneminde Kahire’ye gidiyor. Tartışmalara katılıyor, seviliyor, göze giriyor. Sultan Berkuk, oğlu Ferec’i eğitmesi için onu sarayına davet ediyor, üç yıl bu görevde kalıyor. Sultan onu câriyelerinden Câzibe ile evlendiriyor ki bu aşamada hayatı ve görüşleri ciddi bir değişime uğruyor. Önceleri tasavvufun aleyhinde olan Bedreddin, baldızı Meryem’le yaptığı tasavvufî sohbetlerden etkilenerek Ahlatlı Şeyh Hüseyin’e intisap ediyor. Hastalanınca seyahate çıkması öneriliyor, 1403’te gittiği Tebriz’de, otağında İranlı âlimlerle yaptığı tartışmalardaki başarısıyla Timur’un da takdirini kazanıyor. Bir rivayete göre, Timur onu kızıyla evlendirip şeyhülislâm yapmak istiyor fakat o bir an önce şeyhi Ahlatlı Hüseyin’e dönmek istediğinden, Timur’un bu arzusunu yerine getiremiyor. Kahire’ye dönen Bedreddin Simâvî, şeyhinin gözetiminde çilesini dolduruyor ve onun ölümü üzerine şeyhlik makamına geçiyor. Ancak Kahire’deki diğer şeyhlerle arası açıldığından, altı ay sonra memleketi Edirne’ye dönmeye karar veriyor. Konya’ya uğruyor, burada büyük bir ilgi ve sevgiyle karşılanıyor. Tire’ye geçiyor, sonraki isyan hareketinin ileri gelenlerinden olan ve halk arasında Dede Sultan diye anılan Börklüce Mustafa ile tanışıyor. Daha sonra İzmir üzerinden Kütahya’ya giderek orada isyan hareketinin diğer bir elebaşısı olan Torlak Kemal ile görüşüyor. Bursa ve Gelibolu üzerinden Edirne’ye vararak ebeveynine kavuşuyor. İnzivaya çekiliyor. Yıldırım Bayezid’in oğullarından Musa Çelebi’nin, kardeşi Süleyman Çelebi ile yaptığı savaş sonunda 1411’de Edirne’yi ele geçirmesi üzerine, Bedreddin, kazaskerliğe tayin ediliyor. Daha sonra Musa Çelebi, kardeşi Mehmed Çelebi’ye yenik düşünce Şeyh Bedreddin, 1413’te ailesiyle birlikte İznik’e sürülerek göz hapsine alınıyor, kendisine 1000 akçe de maaş bağlanıyor. Düşüşünü bir türlü kabullenemeyen Bedreddin’in etrafında, kısa zamanda, geniş bir mürid ve sempatizan kitlesi oluşuyor. Daha önce tanıştığı Börklüce Mustafa, onun adını kullanarak Aydın ve Karaburun’da binlerce insanı kendisine bağlamayı başarıyor. Ancak Şeyh, Börklüce’nin faaliyetlerinden kendisinin sorumlu tutulacağını düşünüyor ve göz hapsinde olmasına rağmen muhtemelen 1416’da İznik’ten kaçmayı başarıyor. Kastamonu’ya gidip İsfendiyar Bey’e sığınıyor. Burada umduğu ilgiyi göremeyince, Sinop limanından bir gemiye binerek Rumeli’ye geçiyor. Zağra’ya, Silistre ve Dobruca’ya geçiyor, en sonunda Deliorman’a yerleşiyor. Geldiği duyulunca, efsanesi yeniden dallanıp budaklanıyor; müridlerinin veya taraftarlarının sayısı hızla artıyor. O sırada Karaburun’da bulunan Börklüce ve Manisa’daki Torlak kuvvetleri mağlûp ediliyor. Bayezid Paşa kumandasındaki devlet güçleri, şeyhin adıyla iş gören adamları dağıtmayı ve hiç savaşmadan kendisini de ele geçirmeyi başarıyorlar. Şeyh, Serez’de bulunan padişahın huzuruna götürülüyor. Padişah, onun aynı zamanda bir din âlimi olduğunu ve hareketinin de bir yönüyle dinî nitelik taşıdığını göz önüne alarak hakkında hüküm vermek üzere ilim adamlarından bir heyet kurulmasını emrediyor. Bu heyet, Bedreddin’in faaliyetlerinin ve görüşlerinin dinî hükümlerle bağdaşmadığına, isyankâr ve mülhid sayıldığına, malı ve ailesi korunmak şartıyla kendisinin idam edilmesi gerektiğine karar veriyor. Heyet üyelerinden Mevlânâ Haydar Acemî tarafından açıklanan bu kararın isabetli olduğunu, bizzat kendisinin de kabul ettiğine dair rivayetler olduğunu daha önce söylemiştik. Bu fetva üzerine Bedreddin Simâvî, 1420’de Serez’de idam ediliyor ve burada defnediliyor. Yeri gelmişken söyleyelim: İşlerine gelmediği için sosyalistler tarafından genelde dikkate alınmayan, torunu Halil’in kaleme aldığı Menâkıbnâme’de şeyhin temize çıkarıldığı görülüyor. Başına gelenlerin asıl sebebinin Börklüce Mustafa, Torlak Kemal gibi yandaşlarıyla ulemânın kıskançlığı vb. sebepler olduğu ileri sürülüyor. Aynı şekilde Taşköprizâde de onun masumiyetine yönelik inancını, “... yakalandı ve haksız yere öldürüldü” şeklindeki ifadesiyle dile getiriyor. Bursalı Mehmed Tâhir de Osmanlı Müellifleri adlı eserinde, şeyhe yöneltilen ithamların Vâridât’ı iyi anlayamamaktan kaynaklandığına işaret ediyor. Siyasî emelleriyle ilgili isnatların asılsız yahut abartılı olduğuna dair görüşlerin, bazı son dönem araştırmacıları tarafından da sıklıkla dile getirildiğine şahit oluyoruz.7
Bedreddin’in bedeninden geriye kalanlar, idam edildiği Serez’de yüzlerce yıl kaldıktan sonra, nüfus mübadelesinin yapıldığı günlerde İstanbul’a getiriliyor. Bir çinko kutu içinde tutuluyor, kime ait olduğunun unutulmaması için açıklamalar eklenerek bir kaç defa yer değiştiriyor. Önce bir cami mahfilinde, sonra bir müzede korunarak, 1961’de Bakanlar Kurulu kararıyla Çemberlitaş’taki Sultan Mahmud Türbesi haziresine gömülüyor.8
Kimi yönlerden “Şeyh uçmaz, mürid uçurur.” sözüne, gerçeğine iyi bir örnek Şeyh Bedreddin. Toplumsal hayata ve adalete yönelik birkaç cümlesi, hırsı ve kızgınlığıyla bütünleşen bazı yorumları, yeniden diriliş ve ahiret hayatıyla ilgili kimi çıkarımları; biyografisinin ve onca eserinin üstünü örten, kendisini daha büyük ve trajik bir hikâyenin içine sürükleyen talihsiz bir adam. Şahsen, din ve tasavvuf konularındaki birçok görüşüne katılmam mümkün değil. Çoğu, yanlışlık hatta sapkınlık içeren, batınîliğin kirli çuvalında birikip çoğalan yaklaşımlar bunlar. Ancak son çözümlemede, adeta “fahri bir önder” olarak üstüne kalan hareketi; insan ve toplum hayatıyla ilgili tasavvurunu, muradını aşan, dahası, adamlarının yaptıklarının ceremesini çekmek zorunda kalan bir figür sanki. Yavaş yavaş içine itildiği çukurdan çıkamamış bir türlü. Dikkatli bakılırsa “kamulaştırmayı” değil, “özel mülkiyet”i savunuyor aslında. Paşalara, bey ve ağalara “timar” ve “zeamet” olarak verilen arazilerin, çarçur edilen toprağın köylülere dağıtılmasını, mülkiyetin el değiştirmesini savunuyor. Nâzım Hikmet, şiirinde üzerinde durmuyor ama bu çıkışlarda Fetret devrinin, Timur’un yol açtığı sosyal ve ekonomik tahribatın, birçok bölgeyi aynı anda mağdur eden kargaşanın, açlık ve yokluk içinde dönenen kitlelerin haklı taleplerinin de etkisi var. İsyanın asıl koordinatörleri olan Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’in, onun görüşlerini çığırından çıkardıkları, abarttıkları, allayıp pulladıkları ve kendisine de olağanüstülük, kutsallık atfettikleri anlaşılıyor. Şeyh, işin renginin değiştiğini anlayınca korkuyor aslında. Kastamonu’ya o yüzden sığınıyor. Fakat orada yüz bulamayınca adeta gizli ve kirli eller tarafından özellikle itiliyor Deliorman’a. Halkın teveccühü de başını döndürüyor muhtemelen. Şehzadelerin çekişmelerini, Rum soylularının ve idarecilerinin karanlık planlarını da hesaba katmak gerekiyor bu gelişmeleri değerlendirirken. “Yârin yanağından gayrı her şeyin ortak olması”na dayanan görüşler de daha çok adamları tarafından dillendiriliyor. Bir tür, “zoraki kahraman” Şeyh Bedreddin; hikâyesi ve akıbeti, bir şal gibi üzerine atılarak yerine başkaları konuşturulan, çok istekli görünmediği bir tarihi durağa sıkıştırılan bir adam.
Bazı yönlerine katılmasak da Nâzım’ın bu konudaki arayışı, cesareti ve başarısı da takdiri hak ediyor elbette. Kendi düşünsel ve sanatsal çıkmazlarını, çatışmalarını bu destansı biyografi üzerinden tartışmaya ve aşmaya çalışıyor nitekim. Şunu söyleyerek bitireyim: Nâzım’da epik, hamasi bir taraf, milliyetçi bir eda çocukluğundan beri vardır gerçekte. Diğer temsilcileriyle karşılaştırıldığında, hakkını fazlasıyla verdiği ve ceremesini yeterince çektiği söylenebilir fakat sosyalizm, zorla monte edilmiş gibi durur onun üstünde bazen. Avrupaî zevklere, yaşayışa, alışkanlıklara düşkün Necip Fazıl’dan birçok noktada daha yerlidir aslında. Eski bir kanatimdir; bayraklaştırdığı Şeyh Bedreddin gibi yanlış zamanda yaşamış, yanlış bir ideolojiye meftun olmuş cevval fakat kadersiz bir adamdır Nâzım Hikmet.
1- Kitap, bir cezaevi ortamında, bir cezaevi anlatımıyla başlıyor fakat biyografisini incelediğimizde Nâzım Hikmet 1936 yılında hatta bir yıl öncesinde cezaevinde değildir. O yıl, komünistlik suçlamasıyla bir grup arkadaşıyla birlikte derdest edilmişse de tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmıştır. Bu giriş kısmı, kitaba sonradan eklenmiştir. Destan, daha sonra Benerci Kendini Niçin Öldürdü kitabında yer almıştır.
2- Hilmi Yavuz’un, daha sonra birçok baskı yapan söz konusu kitabı, ilk olarak 1975’te, Cem Yayınevi etiketiyle yayımlandı. Şairin, 61 sayfalık bu kitaptan önce, 1969 yılında çıkan Bakış Kuşu adlı tek bir şiir kitabı vardı. Kitapta “bedreddin, börklüce mustafa, torlak kemal, sarı anastas, koç salih, musa çelebi, birinci mehmet, beyazıd paşa, mevlana hayder ve nâzım hikmet” başlıklı on parça yer alıyordu. Eserdeki bazı bölüm ya da dizeler, bir vakit dillere pelesenk olmuştu ki “hüzün ki en çok yakışandır bize” dizesi, bunların en bilinenlerindendir.
3- Nâzım Hikmet, Bütün Şiirleri, YKY, İstanbul 2014, s. 473-525. (Yazıdaki alıntılar, bu kitaptan yapılmıştır.)
4- Bu müderrisin adının Cumhuriyet dönemindeki yazılışı, Mehmet Şerefettin’e dönüşür. 1880-1947 yılları arasında yaşamış, 1934’te “Yaltkaya” soyadını almıştır. Yıllarca hocalık yapmış, ordinaryüs profesör unvanıyla İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi bünyesinde kurulan İslâm Tedkikleri Enstitüsü’nün başına getirilmiştir. Muhtemelen Hasan Âli Yücel’in de etkisiyle 1942’de Diyanet İşleri Reisi olarak atanmıştır. Hilmi Ziya Ülken onu “sarıklı bir Türkçü, uyanık ve milliyetçi bir bilgin” diye niteler. Nâzım Hikmet’in okuduğu Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin adlı kitabı 1924’te yayımlanmıştır. Ayrıntılı bilgi için bk.: İsmail Kara, Yaltkaya, Mehmet Şerefettin, TDVİA, C. 43, s. 308-310.
5- 15. yüzyılda yaşayan bu Bizans tarihçisi hakkında, kendi eserinde aktardıkları dışında bir bilgi yoktur. 1400 yılı civarında Efes’te doğduğu ve ilahiyat eğitimi aldığı bilinmektedir. 1415’te bu bölgede cereyan eden Börklüce Mustafa isyanına tanık olmuştur. 1421 yılından itibaren Yeni Foça’daki şap işletmesini çalıştırma iznini on yıllığına alan Cenovalı Giovanni Adarno’ya kâtiplik yapmıştır. Ana dili yanında Türkçe ve Latinceyi de iyi derecede bildiği, Fransızca’ya da âşina olduğu iddia edilmektedir. Çelebi Sultan Mehmed, II. Murat ve Fatih dönemleriyle ilgili kıymetli bilgiler içeren eseri, kırk beş ara başlıktan oluşmaktadır. Ayrıntılı bilgi için bk.: Levent Kayapınar, Dukas, TDVİA, C. Ek-1, s. 346-347.
6- Şeyh Bedreddin’e nisbet edilen dört tasavvuf kitabından biri olan Vâridât, Şeyh’in müridlerine verdiği derslerden oluşan, vahdet-i vücûd anlayışıyla yazılmış vâridler (gelen, ulaşan, söylenen) ile bezeli Arapça bir kitaptır. İbn Arabî etkisindeki eser, aynı zamanda olağanüstülüklerle doludur ve kimilerinin sandığı gibi siyasal veya toplumsal vurgular içermemektedir.
7- Şeyh Bedreddin’in hayatı ve eserleriyle ilgili ayrıntılı bilgi için bk.: Bilal Dindar, Bedreddin Simâvî, TDVİA, C. 5, s. 331-334.
8- Abdülbaki Gölpınarlı, Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin, İstanbul 1966, s. 33-36.
