Mutsuz
TEMMUZ Sayı: 35 - Eylül 2019

ben ölürsem maviş anne, mutsuza kim bakacak?
didem madak

Kaç yıl oldu, bilmiyorum. Beni alıp bu saçma sapan ayakkabı kutusunun içine bıraktı, bir daha da açıp ne halde olduğuma bakmadı. Neymiş efendim, duygusalmış. Bana kalırsa tam bir geri zekâlı. Allah’ım, çıldıracağım, adımı da Mutsuz koymasın mı? İnsan ölmez de ne yapar? İnsan olsam kesin ölmüştüm. Bu havasızlıkta, bu karanlıkta hiçbir insan yaşayamaz. Beyimizi böyle bir yere koysak kaç gün dayanırdı acaba? Ama ben insan değilim ya, bir ayakkabı kutusunun içinde çürümeye terkedilebilirim. Tabii canım, neden olmasın, yeter ki Bay İnsan, bana bakıp üzülmesin. Ona, yaptığının insanlığa sığan hiçbir tarafı olmadığını söylemek isterdim ama maalesef mümkün değil. Beni aldığı ilk zamanlarda yanından hiç ayırmadı. Sürekli yanındaydım. O zamanlar ona baktıkça içimdeki pamuklardan parça parça bir şeyler kopuyordu sanki. Bunun canımı nasıl yaktığı konusunda kimseyle polemiğe giremem. Hele ki insanlarla asla. Zaten insan, tatmadığı hangi acının gerçek olduğuna inanmış ki bana inansın. Uzatmayalım. Onun için çok üzülüyordum. Gerçekten kötü haldeydi. Bana bakıp sen de olmasan bununla nasıl başa çıkabilirdim, bilmiyorum deyip durdu. Ona sarılıp, üzülme, seni asla bırakmayacağım demeyi çok istedim ama sarılmak için fazla küçüktüm ve onun beni duyabilmesi de pek mümkün değildi. Tam anlamıyla mala bağlamıştı aslında. Kendisinden başka kimseyi duymuyor, kendi acısından başka hiçbir acıyı görmüyordu. Varsa yoksa kendi hüznü. Tipik insan işte. Bencil. Kibirli. Burnu havada. Sanki kâinatın merkezi kendisiymiş gibi. Ama ben çok merhametli olduğum için ona inandım. Biz merhamet sahiplerinin bu özelliği iyi mi kötü mü, bilmiyorum. Bir yerde üzülen, kendi içine çökmüş gibi duran birini görmeyelim, hemencecik koşup onun için elimizden ne geliyorsa yapmaya çalışıyor, onun acısına hemen oracıkta inanıveriyoruz. İnandım ben de, ne yapayım, huyum kurusun mu diyeyim şimdi? Evet, merhameti bir zaafmış gibi görenlerin hiç de az olmadığını elbette biliyorum. Onlar gibi mi olayım şimdi? Çok öfkeliyim ama beni bu kutuya böyle merhametsizce bırakan bu kalpsize de benzemek istemiyorum. Artık onu tanıyorum. Bana pahalıya mal olduysa da en azından gerçek yüzünü görmüş oldum. İnanabiliyor musunuz, bir sabah uyandı, kalkıp yine o meymenetsiz suratıyla –hiç kusura bakmayın, maymun gözünü açtı– bana bön bön baktı, sanki her gün yaptığı bir şeymiş gibi beni tutup bu eski ayakkabı kutusunun içine bırakıp kapağı üstüme kapattı. Ne olduğunu anlayamadım bile. Bir an sürdü, çok kısa. Yüzüme bile bakmadı. Sonra caaart cuuurt sesler duydum, ne yapsa beğenirsiniz, kutuyu kefenlercesine bantlıyor. İnsan bunu düşmanına yapmaz arkadaş. Ama bu son derece üzgün, duygusal Bay İnsan, beni bu kutunun içine, öylece, sıradan bir eşyaymışım gibi gömdü resmen. Bakın kaldırdı demiyorum, gömdü diyorum. Evet, gömdü, bir daha da açıp ne halde olduğuma bakmadı. Çok uzun zamandır, dünyada olup biten hiçbir şeyden haberim olmuyor. Ara sıra sesler duyuyorum, onların çoğu da belirsiz. Beni galiba evin içinde, kitapların olduğu bir yerde tutuyor. Çok az kişi giriyor gömüldüğüm kutunun bulunduğu odaya. Bu Bay İnsan’ımız da günün muhtemelen karanlık saatlerinde gelip bana yakın bir yerde kitap falan okuyor. Sayfa seslerini duyuyorum. Bir de o çirkin sesiyle şarkı türkü mırıldanmıyor mu? Aaağğğ... Çıldıracak gibi oluyorum. Arkadaş, sen dokunduğun her şeyi mahvetmek zorunda mısın, sus artık Allah aşkına, sus! diye kaç kere bağırdıysam da beni duymadı. O kitapların, o güzelim şarkıların sana öğreteceği ne olabilir ki? Sen önce kalbinin haline baksana. O nasipsiz et parçasının böyle kitapla, şarkı türküyle yola geleceğini mi sanıyorsun? Çooookk beklersin daha sen. Senin için bunca üzülen beni alıp bu hale soktuysan, kim bilir daha ne herzeler karıştırmışsındır… Ondan artık her şeyi beklediğimi anlamışsınızdır herhalde. Tabii ki bu beklentilerimin içinde güzel şeyler yok. Böyle merhametsiz ve yalancı birinden bir güzellik ummak en hafif ifadeyle saflık olurdu. Merhametli olabilirim, merhametli olduğum için bunlar başıma gelmiş olabilir, onun gerçek yüzünü çok geç görmüş de olabilirim ama bu kadar şeyden sonra, ondan bir güzellik umacak kadar saf değilim artık canım… Evet efendim, evet, yalancı… Niye garip geldi ki size? Bu Bay İnsan’ımız, tam bir yalancı. Gömülü olduğum kutunun bulunduğu odaya, bazen arkadaşlarıyla geliyor beyimiz. Aman yarabbi, bir havalar, bir cakalar, böyle üst perdeden konuşmalar, her şeyi bilmeler, nasihatler, esip gürlemeler… Hayatın sırrını avuçlarında saklayan bilgemizi tam o vakitlerde görmenizi çok isterim. Yüzünü göremesem de sesinden, söylediklerinden o anki halini kestirebiliyorum. Onunla gelenler de niyeyse bilge şahsiyetin sözlerini hiç bölmüyorlar. Gariplerim, eğer onlar da ona inanmak gibi bir hataya düştülerse vay hallerine ki hem de ne vay… En son konuşmalarını duymalıydınız. Kaliteli yalanın, tutarsızlığın adam ayaküstü kitabını yazdı. İnsanın eşyayla kurduğu münasebetin, bu çağda artık çok çarpık bir hal aldığından falan dem vurdu, inanabiliyor musunuz? Neymiş efendim, insanın eşyaya, tabiata ve dolayısıyla insana hürmeti kalmamışmış… Meydanı boş boldu ya sallıyor. Kimse de çıkıp sormuyor, aga o zaman bu garibe ettiğin ne, diye. Kim sorabilir ki? Adam nasıl gömdüyse beni, kim geliyorsa ya bunun kitaplarına ya da bitmek bilmeyen zırvalıklarına gömülüp kalıyor. Haliyle ne beni fark ediyorlar ne de bu pek müstesna Bay İnsan’ımızın yalanlarını. Çıkarıp atmıyor da beni. Normalde cesedi gömüyorsan bu ondan kurtulmak içindir, değil mi? Siz insanlar böyle yapmaz mısınız? Gömüp üstünü örttükten sonra bir nevi unutuşa terk etmez misiniz? Bu gömdü ama her zaman dibinde durduğumdan olsa gerek, zaman zaman beni alıp önüne, dakikalarca boş boş oturuyor. Başlarda beni kutudan çıkaracağını sandım. Hatta belki pişman olmuştur da benden özür diler, ben de onun bütün yaptıklarını affederim, her şey tatlıya bağlanır diye düşünmedim desem, yalan olur. Hem insan işte, değişmeye her zaman müsait bir varlık değil mi? Öyle bakmayın arkadaş, öfkeli de olsam onun gibi olmak istemediğimi söylemiştim. Böyleyim işte ben, affetmeyi öğrendim, birinin yüzüne bakınca aradığım ilk şey samimiyete dair küçük bir iz oluyor, birini dinlediğim zaman kelimeler arasında bir hinlik gizli mi diye düşünmek çoğunlukla aklıma bile gelmiyor, başıma ne gelirse gelsin yapabileceğim en erdemli işin umut etmek olduğunu öğrendim, kötü mü yani? Ah siz insanlar yok musunuz… Bazen bütün bildiklerime, gördüklerime rağmen insanı hiçbir zaman yeterince anlamayacağım diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Buna sebep de sizsiniz, keşke içi pamuk dolu küçük bir köpeğin aklını bu kadar karıştırmasanız. Ama olsun, ben yine de, her şeye rağmen, en çok da size rağmen değişmeyeceğim. İçi pamuk dolu küçük bir köpeği değiştirmek sandığınız kadar kolay değil, inanın bana. Kendinize inanmakta zorlandığınızı biliyorum. Birbirinize olan inancınız zaten düşman başına diyeceğim de, sizin sizden başka düşmanınız yok ki. Bu yüzden bana inanın. Sizin gibi olmayacağım. Beni ne kadar öfkelendirseniz de kendimi size asla bırakmayacağım. Öğrendiğim güzellikleri unutmamak için elimden geleni ardıma koymayacağım… Elimden ne mi gelir? Yine o mermer gibi kibriniz işte. Ah siz yok musunuz siz… Hafızamı efendim, size yenilmemek için hafızamı diri tutmam yeterli. Nerden geldiğimi hiç unutmayacağım. Öğretmenim ve arkadaşım olan ilk sahibim olmasa… Bütün bildiklerimi ona borçluyum. Onun elindeyken, dünyanın içi pamuk dolu en mutlu köpeği bendim. O kadar çok şükrettim ki tanıdığım ilk insanın şu bizim kendini beğenmiş Bay İnsan olmadığına. O olsaydı, evet, haklı olabilirdiniz. Size daha yolun başındayken teslim olabilirdim. Neyse ki Allah, bütün şefkatiyle beni ilk sahibimin ellerine bıraktı. Aradan geçen onca zamana ve bu eski ayakkabı kutusuna rağmen, hala onun elleri gibi kokuyorum. Geçici olmayan bir güzelliği vardı ellerinin. O elleri unutmam mümkün değil. Ruhumu besleyen birer yağmur tanesi olarak yaratılmış gibiydiler. Onunla geçirdiğim bütün zamanları, saniyelerine kadar hatırladığımı söyleyebilirim. Yoksa bu karanlıkta hayatta kalmam mümkün olur muydu? Bu karanlık, bütün ruhuma kanser gibi yayılmadıysa, onu her şeyiyle hatırladığım içindir, sevgili insanlar. İnanın bana. Söylediklerimi ciddiye alın lütfen. Sizin aranızda yaşayan birinden bahsediyorum. Sizin gibi görünen. Sizin gibi konuşan. Sizin gibi gülen. Sizin gibi ağlayan. Size bakınca önce sizi gören gözleri vardı mesela. Bana her baktığında bunu hissettim. Önce beni gördüğünü hep bildim. Bütün kalbimle hem de. Muhteşem bir şey değil mi, Allah aşkına? Onun gözleriyle bakmalısınız birbirinize. Birbirinizin sözlerinde bir hinlik aramadan önce, göz göze gelmeyi bütün kalbinizle istemelisiniz. Bana kalbimi bütün köşeleriyle nasıl kullanacağımı öğretmeseydi, bu kutunun içinde çoktan çürüyüp gitmiştim. Çürümeyi durduran güzelliğin nasıl korunabileceğini söylemeseydi her akşam, her gece uyurken bana sarılıp hafi bir zikir gibi fısıldamasaydı kulaklarıma düşlediği şarkıları, bu kutunun içinde, Bay İnsan’ın o çirkin sesiyle çoktaaaan kokuşup kalmıştım. Hatırla… Hatırla… Hatırla… Unutmanın zehirli sarmaşıkları dolansın istemiyorsan kalbine… Hatırla… Hatırla… Hatırla… Sesi hala kulaklarımda. Bay İnsan, benimle konuştuğu ilk zamanlarda onun sesinden çok bahsetti. Onu ilk defa bir başkasının ağzından dinliyordum. Bu ilginç bir şeydi benim için. Bir insanın bir başkasını anlatması gerçekten ilginç. Onu anlatırken gördüklerini anlattı tabii. Onu, kendi gördüğü gibi sanmıştı. Nasıl da emindi. İnsan iki gözü kocaman açıkken bile nasıl kör kalabilirmiş, bunu Bay İnsan’da gördüm. Mermer gibi kibrinin gözüne indirdiği perdenin ardından görüyordu her şeyi. Ona bile bakarken perde içeri zerre ışık sızdırmıyordu. Ne bilsindi Bay İnsan, göz yanmadan körlüğün geçmeyeceğini. Gözlerini yakmayı akıl edemediği için gördüğüne inandı. Onu kendi gözlerinin kalıplarıyla tanıdı. Onu aslında hiç görmedi, gördüğünü sandı sadece. Çok üzülmezdim onun için de ne yaparsın, ilk sahibimin bana emanetiydi. Emanete iyi bakacaktım. Ona iyi bakmam için önce onu sevecektim. Sevdim de. Sözünü yere düşürmedim ilk sahibimin. Bay İnsan’ı çok sevdim. Onu sevince kalbimi, onun için yapabileceği her işe koşturdum, yormaktan çekinmedim, sakınmadım, yanından hiç ayırmadım. Bütün kalbimle sevdim Bay İnsan’ı. Bütün körlüğüne rağmen sevdim de onun bana yaptığını, işte bunu nasıl desem, bütün bildiklerime rağmen içime sindiremedim. Kızdım. Kırıldım. Zaman zaman küfür ettiğim bile oldu. Bana yeterince iyi bakmış olsa, üzerime sinen kokuyu aklında tutsa o da hatırlamakta bu kadar zorlanmayacaktı. Ama insan işte… Mermer gibi olanlardan. Şimdiye dek dünyayı yalnızca kendi gözleriyle görenlerden. Dünyaya bakarken aslında sadece kendini görenlerden işte. Kınamıyorum, bol bol kızıyorum, bağırıp çağırıyorum, kırılıp dağılıyorum hatta burada, bu kutunun içinde çürüyüp gitme tehlikesi de var biliyorum, ama kınamıyorum. İlk sahibimin bana emaneti Bay İnsan. Sadece onun için bile bu çığırtkan, bu merhametsiz mahlûka tahammül edebilirim. Kalbimi öğütleyen o yağmur için sonsuza kadar umut edebilirim. Her ne kadar mutsuz olsam da… Evet, sevgili insanlar, mutsuzum ve bu Bay İnsan’ın bana verdiği ismi sırf yağmurumun güzelliği için kabul ediyorum. Benim adım Mutsuz ve hepinizi seviyorum.

Allah’ım, yağmuru ve kalbimi koru…

Sadullah Taşçı Arşivi
35 Sayı: 35 - Eylül 2019 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler