Avuç İçlerimde Yeşillik
TEMMUZ Sayı: 35 - Eylül 2019

Yeşillik ve hayat! Birbiriyle bağdaşık iki kelime. Yeşilliğin olduğu yerde rahmetin olması. Hani bir keresinde Efendimiz (a.s)’ın bir mezara hurma dalını dikmesi ve “bu dal kuruyana kadar o kişiye azap olunmaz” demesi. Şimdi bir mezarlıkta oturmuş bunları yazarken nerede olduğumun bir önemi yok. Belki Edirnekapı, belki Karacaahmet, belki de Anadolu’nun herhangi bir köşesindeki köy mezarlığındayım. Yeşilliğin en sakin hali, ölümün içinde hayatın gizli olmasıdır. Duvarlara ağmış olan sarmaşıklar ve içlerinde gözüken üzüm taneleri. Sarmaşığı kendisine dost edinmiş üzüm asması. Sarmaşık, meyve vermez bir yeşillik. Üzüm. Âh! Sormayın bu meyveyi bana. Ne güzel bir yemiştir o. Toroslarda dedemin üzüm asmaları vardı. Yazları gittiğimizde Ağustos sıcağında sapsarı olurlardı. Arıları cezbeden tatlılıkta, kimisi siyah kimisi sarı renkte olurdu. ‘Üzüm üzüme baka baka kararır’ deyimini ilk defa orada tekrar etmiştim kendi kendime. Dedem, yiyeceğimizden fazla koparıp üzümleri israf etmemize çok kızardı. Ben de çocuk aklıyla arada karıncaları da doyururdum. Üzüm. ‘Çıktım erik dalına anda yedim üzümü’. Dedemin erik ağacı yoktu ama İstanbul’daki evimizin önünde vardı. Yol kenarına ektiğimiz erik ağacı, yaz olunca mahalle çocuklarının istilasına uğrardı. Annem ağacı gözetlememizi isterdi. Tabi erik ağacının yanında bir de üzüm fidesi vardı. Zamanla erik ağacına ağıp gitmişti. Erik toplamak için ağaca çıkan çocuklar üzümleri de düşürürlerdi. Demek ki her erik dalına çıkan üzüm yemiyordu. O yaşlarda anlamamıştım bunu. Dedim ya üzüm demeyin bana, üzüm, uzun mesele. Sahi bana soran da yok, kendi kendimle konuşuyorum işte.

Yazdıklarımı kim okuyacak sanki. Geçenlerde bir gazetenin okuyucu bölümüne gönderdim yazdıklarımı. Geçen dediysem birkaç yıl oluyor tabi. Bir ara yayınlayacaklarmış, öyle söyledi editör bey. Gerçi bir heyecan yok bende. Gençlik yıllarımda bir dergide yazım çıktı diye sevinçten o gece gözüme uyku girmemişti. Dergiyi temin etmek için günlerce sorup durmuştum bayiye. En sonunda ulaşmıştım emeğimin karşılığına. Sayfaları hızla cevirmiş, yazımın olduğu sayfayı bulmuştum. O saatten sonra semtin sokaklarında kalemşör gibi dolaşmaya başlamıştım. O küçücük kasabada beni tanımayan yok gibi hissetmiştim. Bir köşede benimle röportaj yapmayı bekleyenler olduğunu bile düşünmeye başlamıştım. Benim gençliğimin heyecanları da bunlardı işte. Harçlığımı kitap almaya harcar, nerede bir sahaf, indirimli kitap var oraya koşardım. Neyse, ne diyorduk? Üzüm. Yunus Emre neden öyle dedi acaba? Çıktıysan erik dalına üzümü nasıl yersin arkadaş? Bizim ağaç gibiyse sözüm yok tabi. Fakat burada başka bir şey olmalı. Erik bildiğim kadarıyla ekşi ya da tatlıdır. Bizim ağaçlardaki ekşi olurdu. Tatlanmadan koparırdık çoğu zaman. Yoksa mahallenin çocuklarını zapt edemezdik. Üzümün ekşi olduğunu bilmem. Bir keresinde dedemin asmalarından -çocuk olduğumdan tabii bir de İstanbul’dan gelmişiz. Hangi meyve nasıl olur bilmeyiz. Pazardan olgunlaşmış meyve alır, yeriz. Geçmişlerin değimiyle “ne erik biliriz ne koruk”- olgunlaşmamış üzüm koparmış, yemeye çalışmıştım da teyzem gülmüştü bana.

Eriğin sert bir çekirdeği vardır. Acı olduğu için kayısı çekirdeği gibi kırıp da yiyemezsiniz. Eriği bu yüzden dışı yenilip, çekirdeği sert olduğundan şeriata benzetmiş büyükler. Üzümün de çekirdeği vardır da önemsemezsiniz yerken. Bu yüzden üzümü de tarikat ile eşdeğer kabul etmiş büyükler. Şeriatın tadını almak isteyene üzüm gibi kolayca yenilen imkânlar sunarmış tarikat. Dışına baksanız erik ile üzüm tanesi benzerdir. Fakat birinin ağacı diğerinin asması olur. Eriğe ulaşmak için çaba gerekir, üzüme ulaşmak için ise elinizi kaldırsanız yeterli olur. Demek ki Yunus, elini kaldırıp kolayca alınan yerdeki üzüme üzüm dememiş. Çıkmış, erik ağacında yemiş üzümü. Acaba Yunus’un bizim gibi ağacı mı vardı diye çok düşündüm zamanında. Çok rençberlik yapmış gibi anlatıyorum ben de. Bakmayın siz bana. Ömründe birkaç şey karalamış bir adam olarak görün beni. İyi bir yazar olsa kendine faydası olurdu değil mi? Bizdeki yazma işi bir nevi ruh tezkiyesi, bir tür Nirvana. “Söylesem tesiri yok, söylemesem gönül razı değil” demiş ya Fuzuli işte bu minvalde bir şey. Söylemeden, yazmadan duramayız biz. Şimdi bir mezarlıkta, ağaca yaslanmış bunları yazarken yerin önemi var mı? Herhangi bir mezarlıkta bir kavak ağacının serinliğinde oturuyorum işte. Duvarlarda sarmaşıklar yok, üzümlere küsmüşler galiba. Şimdilerde mezarlıklar da beton döşeli parklar gibi. Bir kadınla bir çocuk yaklaşıyor mezarlığa. Kadın ellerini semaya kaldırıp dua ediyor. Dikkatle izliyorum onları. Sanki bir yerlerden tanıdık gibiler. Çocuğu bir eliyle uyarınca annesi, çocuğun elinden iki tane meyve düşüyor toprağa. Birisi ısırılmış erik diğeri heder olan üzüm tanesi…

Mücahit Akıncı Arşivi
35 Sayı: 35 - Eylül 2019 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler