Ölüme Bulaşmış Anılar
TEMMUZ Sayı: 22 - Mayıs 2018

Memleketin hıçkırıkları boğazımdan aşağıya doğru iniverdi ve narince düğümlendi. Kış ne kadar da çetin geçiyordu, düşünceyi aklın anlamlandırma odalarında ısıtarak darasını alıyordu, fakat dışarıya ses olarak çıktığında cümleler birden donuyor, patır patır kristalleşmiş şekilde yere dökülüyordu. Başını ara sıra yere eğiyordu. İçini günlerce bir sülük gibi emen kaybetmişlik duygusu tekrar gelmeyecek acının şiddeti daha çok artıyor, göğsüne bembeyaz olan yeryüzünün yaşanmışlıkları doluyordu. Zihin dünyasının uçsuz bucaksız sahillerini yokladı bir lahza. Anılar bahçesinin nerede olduğunu unutmuş, işaret harfleri kaybolmuş, etrafa kırılıp dökülen kelimeler yayılmış, suskunluk sessizliğin içinde kaybolup gitmişti. Zihin dünyasındaki anılar bahçesine ulaşabilmek için damardan, anılarla dolu olan kelimeleri enjekte etmeye çalıştı. Fakat anılara bezenmiş kelimeler kolay kolay bulunmuyor, buldukları ise kitapların tozlu raflarında kaybolmaya yüz tutuyordu, artık kelimeler mezarlığına dönüşmeye başlamıştı bile… Yola çıkarken istem dışı refleksle aldığı kitapları anımsadı ve karıştırmaya başladı. Anılar kitabını ise, çantasının içinden; ameliyat bıçağını alır gibi aldı. Anılar kitabı kendisine garipler ülkesinden gelen bir yabancı gibi baktı ve cümleler homurdanmaya başladı. Anladı kitap kendini hemen ele vermeyecek, sırlarını, anılarını, yaşanmışlıklarını, yaşayamadıklarını ortaya dökmeyecekti. Suskun ikindilerin yanından geçti, gökler; ekin tarlasının güneş batıran dağların eteklerinden geçti ve kitaba tekrar döndü. Kitabın kapağı ayazda kalmış gün rengini andırıyordu, astarı soyulmuş yeşil renkler gibi üzerindeki yazı sonbaharı andırmıştı... Kitabın kapağını korkakça ve usulca yavaş yavaş açtı, fakat nedense hüzünleri etrafa yayılmaya, ağıt mevsiminden alınmış sesler çıkararak yerlere düşmeye, sağa sola yıkarı aşağıya çarpmaya başladı. Hüzünlü haller yaşıyordu, fakat ilk defa böyle bir halet-i ruhiye içine sürüklenmişti. Zihin dünyasını okşuyor, mantık kuvvesiyle onu kurcalıyordu, delirdiği hissine kapıldı bir ara. Hüzün etrafında buruk bir şekilde debelenerek ağıtlar yakıyordu. Gün ortasına sığınmaya çalıştı, geçirdiği travmanın ne kadar ağır olduğunu düşündü, kolay değildi tonlarca yük acının, önce kalbine, sonra beynine baskı yapması... Kolay değildi, bir âlemin sonsuza kadar yok olup gitmesi… Hani ne diyordu şair; “Her insan bir âlemdir. Allah âlemlerin Rabbidir.” Etrafa dağılan hüzünler buharlaşmaya başladıkça kendi hissesine bulutlar düşmeye başladı. Anılar kitabı hüzün bulutlarının gazabına uğramamak için kendini sahibine teslim etti. Kitabın kapağını yavaş yavaş araladı ve ilk sayfasını okumaya başladı. Cümleleri tam okuyamıyor, okuduklarında bir anlam göremiyordu. Miyop olduğunu düşündü önce, bir göz doktoruna gitmediği için kendi kendine kızdı, homurdandı. Biraz daha dikkatlice baktı kitabın ilk sayfasına… Sorunun gözlerinde değil kelimelerde hatta cümlelerde olduğunu gördü. Kitabın henüz ilk sayfasında büyük bir kargaşa yaşanıyor, anlamsızlık çoğalıyor bu halde göz retinasının kılcal damarlarına huzursuzluk veriyordu. Önce ‘A’ harfini yakalamaya çalıştı. Çünkü anılarının anahtarıydı, günlerin, ayların, yılların ilk harfiydi. Uzattı elini hayatın keşmekeş taraflarında, maddenin kendi üzerindeki ağırlığına rağmen… Ne mümkündü ‘A’ harfini yakalamak. Diğer harfler kasırgaya tutulmuş sürüklüyor ölümden kaçar gibi kaçıyordu. Ruhunun derinliklerinden gelen duygu ile son kez denedi ve ‘A’ harfini yakaladı. Ve birden ‘A’ harfi yanmaya, kor haline dönüşmeye başladı. Bedeni ile ruhunu birbirine bağlayan kılcal damarlarına kadar hissetti ve ölüm renginde bir ateş sardı iç dünyasını. Zihni, şuursuz tepkimeler vermeye, duygularının tansiyonu yükselmeye başladı. Bırakmak istedi vazgeçti, fakat o anda baharda yıkanmış bir damla düştü gözlerinden kor haline gelmiş ‘A’ harfinin üzerine. Harf yine de kor halindeydi fakat ellerini yakmıyor, kitabın ilk sayfasındaki kargaşa zamanlamasına giren diğer harfleri görmüyor hatta aldırmıyordu. ‘A’ harfini çekip aldı yüreği parçalanırcasına, dünyayı bir kenara atarcasına, gürültüyü boğarcasına. Kor halindeki harfi enjektöre koyacakken eriteceğini düşündü. O an ne yapacağının bilinmezliği ve şuursuzluğu içinde gözyaşları enjektöre aktı ve elindeki harf içine düştü. ‘A’ harfini damarlarından enjekte etti. Yavaş yavaş bütün azası titremeye, kelime spazmları, cümle atraksiyonları geçirmeye başladı. Enjekte ettiği harf uçsuz bucaksız zihin dünyasına doğru yol alıyor, yaşanmışlık bayılmalarının şiddetini artırıyor, bedeni ve ruhunun arasındaki ölüm, gidip gidip geliyordu. Harf zihin dünyasına ulaştığında, duygularında napalm bombası etkisi yaptı. Duygular zamansız mekânsız fırtınalar estirmeye, vücudu dışarıdaki soğuk havanın aksine ısınmaya hatta vücudundan terler akmaya başladı, alınyazısından. Anılar kitabından bu kez ‘L’ harfini almak için girişimde bulundu. ‘L’ kor halindeydi, dünyanın dönmesi gibi dönüyor, susması gerektiği sessizliği arşınlıyordu. Daha kötüleşeceğini, anı travması geçireceğini de biliyordu. Biliyordu “otların sarardığı yerlerde güneş/kurşunun değdiği tende heves kalmıştır.” ‘L’ harfini de aynı şekilde enjekte etti. Sendeledi, terledi, hayat travması geçirdi, fakat ölmedi, hayat devam ediyordu. En son ‘İ’ harfine gelmişti. Hayatın toplamının bir anlamı olan, heveslerin, duyguların, iç dünyanın kapısını açacak olan harfe. Anılar kitabı ilk sayfasında kışın estirdiği karayellere, birbirine düşen kelimelere, kor haline dönüşmüş en son harfe daha bir merhametle rahmetle bakar olmuş, seslerin sessizliğe büründüğü bir hal almıştı. En son ‘İ’ harfini gözyaşları ile dolu olan enjektöre koydu ve damarından enjekte etti. Duyguları, zihnin karanlıkta kalmış sahilleri, anılar kitabının içinde ne kadar harf, kelime, sözcük varsa hepsi bu üç harfin birleşmesi ile ölüm rengine büründü. Susmak elbette acı, konuşmak dünyanın özgül ağırlığı kadar dahi değildi. Anılar kitabı açıldı, önüne düştü yaprakları. Her yaprakta bir heves, ceviz ağacının içilen serin gölgeleri, kitapların dünyasında kurulan dostluklar.

Ancak yetişmişti ayak izlerinin halen zaman aşımına uğramadığı memleketine. Rüzgârın savurduğu kar; bir kırbaç gibi yüzüne vuruyor, fakat yüzlerdeki acının hüznün biçimini bozamıyordu. Bu kış tufandan ödünç alınmış bir kıştı sanki. ‘ölüm gelir ölüm duygusuna karşı saygısız’ mısrasındaki gibi esiyor, fakat acıdan hüzünden başka bir şey hissetmiyordu Üç harfi birleştirmeye korkuyor söylemek istiyor fakat boğazına düğümleniyordu. Yavaş yavaş ilerlediler mezarlığa doğru. Sanki mezarlığın etrafı acıdan bir duvarla örülmüş, yer gök ölüm rengine bürünmüştü. Ve yeryüzünü bir kefen gibi sarmış karlara bakarak, ölüme bulaşmış anılarını, üç harf ile uğurladı sonsuzluğa.

Mehmet Mortaş Arşivi