Külü Olmayan Acı
TEMMUZ Sayı: 19 - Şubat 2018

Külü olmayan acının ülkesinden gölgeler toplamaya çıktım. Kimi gölgeler ikindi boyunda kimisi sabah düşlerinin. Külü olmayan acının resmi ne kadar da çoğalıyor öğle saatinin dilinde. Hayatın vurgun yiyen taraflarından acıyı damla damla döküyorum yaralarımın üzerine. İniyor secde halini alarak ve kalkıyor kıyama durur gibi acı ve hüznün arasındaki hayatlar. Bir topaç gibi vuruyor yüzümüze çağa tanıklığım, envai çeşit bin bir surat maskeler yüzümüze taktığımız. Bir ay tutulması kadar topluyorum acıları fakat ne kadar da duyarsız hoyrat kibirli. Ruhum bir boydan bir boya sallanıyor dünyanın yarı küresinde. Bomboş bir sığıntı gibi duruyorum maddenin özgül ağırlığının galebe çalan yüzünde. Dünya tik tak sesleri arasında dönüp dönmemekte kararsız. Tarifi imkânsız bir boşluk sarmış sarmalamış çünkü hayatın mustazaf hayalini. Gergef üzerinde bir o yana bir bu yana işleyip duruyor zaman acıyla yoğrulmuş yeryüzünü, kalbimizin günebakan yüzünde çığlıklar fışkırıyor. Savruluyor düş içinde düşün esiri uykularımız, külü olmayan acılar sarıyor bir tufan habercisi gibi duygularımızı. Ruhumun karanlık yüzünden kök salıyor, betondan mabetlere esir edilen çocuğun sesi. Kök salıyor göğsüme ektiğim ve kalbimin ışığını lime lime eden karanlık. Kök salıyor beynimize çivi gibi çaktığımız demirden medeniyetin şehirleri. Acının her zamanki ikindisi geliyor yerleşiyor kapımın önüne. Önü arkası olmayan kendi kendini yiyen bir zaman dolanıp duruyor cam kavanozda taşıdığım kafamın üzerinde. Ölümün yiyip bitirdiği sonbaharın da faydası yok dünyanın özgül ağırlığındaki acıya. Gözlerim acının sessiz tonundan göç eyledi bilinmeyenin bilinmezine. Çünkü gözlerim göğsümü serinleten kavruk rüzgârlardan arta kalan zamanlarda işgal altında. Çünkü sözlerim acıyla yoğrulmuş insanlığın kederinin üzerinde zar oynamakta. Çünkü ruhum şirazesini kaybetmiş, savrulur durur düşüncelerim gurbet altında. Bir çocuğun gözlerinde damla damla biriken acısına karşı kendimin kanıtı yok. Usul usul iniyorum avuçlarımdan kaskatı kesilmiş medeniyetin ortasına. Korkakça bir tavır hükmünde iniyorum hayatın ortasından ve es geçiyorum acının mevsimini. Kanıtım yok betondan şehirlerin işgal ettiği yerlerden başka. Hayat sızıyor parmak uçlarımıza kadar, duygular kurgulanmış anti-virüs modunda. Tavır alamıyor günahlarım, kaçıncı oyundayım tiyatro sahnesinde ve karşımda yanıp sönen ‘game over’. Tek kutuplu bir acı sarıp sarmalamış dünya kelimesini, soğuk saydam üzerinde bencilliğin her tonunu taşıyan bir acı. Düşlerimin gözyaşı sağanaklarından uzak kendi kendine büyüyen içimize yerleşen sanal acı. Ne kadar da korkunç camekânlaşan gözlerden acıya bakmak, saydamlaşmış göz çukurlarımızdan çıkarlarımız sızıyor. Ve seviniyoruz duygusuz gözyaşımızın pazarlanmasına. Tek tek terazinin gözünde her gözyaşı damlasının duygusal reytingini hesaplıyoruz. Acının külünü taşıyan bir çocuğun titreyen sesi geçiyor saçlarımızın üzerinden. Kaskatı kesilmiş medeniyetin demirden betonla yoğrulmuş evlerine çarpıp duruyor acının külünü taşıyan çocuk sesleri. Ve sesler damla damla dökülüyor dünya kelimesinin üzerine. Dökülüyor insanlığın sağırlaşmış kulaklarına çarpan bülbülün sesi. Ve karışıyor gözlerine acı birikmiş annelerin sesi aşiyanı bozulmuş yüreklerimize, kibirden kurduğumuz dağlar ne kadar da heybetli. Hayat sahnesindeki rollerimiz damlıyor dünyaya bir ileri bir geri. Günler yiyip bitiriyor bedenimizi, dünya döndükçe külünü bırakmıyor geriye damlamızın her tanesi. Ve külü olmayan acının yanına biraz sabır koyuyorum, yaralanan hayatın içinden süzdüğüm, pazarlamaya çalışılan vicdanı bir bebek sevecenliğinde saklıyorum kalbimin en ücra köşesine. Ne kadar da acı birikmiş yeryüzü sofrasında, güneyden, kuzeyden, doğudan batıdan esen rüzgâr bir bıçak gibi batıyor göğsümüze. Ağıt yakmayı unutmuş, kuru bir sözden başka hiçbir anlamı olmayan kalbin betonlaşmış duvarına çarpıp çarpıp yere yığılan külü olmayan gümrah bir acı. Merhamet ve acı uzak ülkelerin sanal sokaklarında, ölüm mezarlıkların alacakaranlığında ölümü öldürüyor. Genetiği alınmış acılarımız sunuluyor camekânların parlak yüzüne karşı. Kelimeler, sözcükler gözyaşını tarif etmekte yetersiz, yüreklerde yanan ateş dokunuyor vicdanımızın kör kalmış taraflarına. Özgürlük havarileri körüklüyor durmadan dünya kelimesini ‘gazeteler tutuklamış dünya kelimesini’. Ve düşüyor ruhumuzdan alacakaranlık bildirgesine doğru vicdanın, merhametin, acının son çağda kalmış resmi. Usulca gözyaşlarımdan süzerek acıyla yoğrulmuş merhameti biriktiriyorum göğsümün en sıkıntılı mevsiminde. Ve acının resmini çiziyor ruhum hayatın kılcal damarlarına kadar.

Mehmet Mortaş Arşivi