Sana İğde Çiçekleri Topladım
TEMMUZ Sayı: 30 - Mart 2019

Ona elim boş gitmek istemedim. Ama elim boştu. Uzun zamandır bomboş ellerle yaşıyordum. İşsizdim, büyük bir şehirdeydim ve ona gitme isteği beni öldürecekti.

Hayatımı düşününce kendimden nefret ediyordum. Böyle düşündüğümü bilse bana kızacağını biliyor, kendimden daha çok nefret ediyordum. Günlerim kendimden nefret etmekle ona gitmek arasında eriyip giderken, içimde kendime karşı duyduğum nefret büyüdükçe büyüyordu.

Ben hiç sevilmemiştim. Sevilmemek, çocukluğumdan beri bildiğim bir şey olduğu için sorun değildi. Kabullenmiştim. Beni o da sevmemişti. Kabullenmiştim. Ama son kertede ben de kendimi sevmekten vazgeçince, hayat, beni kendime düşman eden hayat, iyice çekilmez olmuştu.

Sonra kardeşi aradı. Uzun bir aradan sonra bulduğum işin ilk gününde. Kendimle barışmak için attığım ilk adımda. Kardeşi aradı. Sesinden tanıdım diyemem ama şimdi düşününce sesleri benziyor. Ama sesinden değil konuşmasından tanıdım. Hem de hemen tanıdım. Neredeyse telefonu düşürecektim. Neredeyse telefondan önce ben düşecektim. Sildiğim masaya dayandım telefonu tutmadığım elimle. Gözlerimi sımsıkı yumdum. Karşıdan gelen sesin kalbimi sıkıştırmasına engel olamadım. Oturdum sandalyeye. Derin derin nefes aldım. Kardeşi anladı. Ona ne kadar da benziyordu. Konuşmamı bekledi. Ben de çok beklemiştim. Kardeşi bana da benziyordu. Allah kaderini benzetmesin. Ne kadar süre geçti bilmiyorum ama sonunda konuşmayı başardım. Nasıl olduğumu sordu, iyiyim dedim. Ben sordum, iyiyim abi dedi. Benim dediğim yalandı, onun doğruyu söylediğini düşündüm. Dahası istedim, iyi olsundu, bana benzemesindi, küçük de olsa bir yalana bel bağlamasındı. Böyle yaşanmaz biliyorum. İnsan, küçük yalanlara bel bağlayacak durumlara düşmemeli. Kendini kandırmakta mahir olmamalı. İkna olacaksa yalansız, riyasız, olan neyse ona ikna olmalı. Değil mi ama? Değil. İnsan için her şey o kadar kolay değil. Bazı şeyler var ki hiç kolay değil. Bu da o kolay olmayan şeylerden biriydi.

Hal hatır faslından sonra yine bir sessizlik oldu. Hayra bir alamet aradım bu sessizlikte. Ama bu, sessizlikten çok boşluktu. Alamete dair en ufak bir işaret yoktu ki hayra dair bir şey olsun. Bildiğin boşluktu. Düştüm. Kardeşi daha söze girmeden, niye aradığını söylemeden düştüm. Sonu yok gibi bir düşüştü bu.

Sesi titredi. Ben iliklerime kadar titredim. Beklemediğim bir şey olmuştu, kesindi. Ben beklemek konusunda uzmandım. Böyle söylemiştim. Dünyanın en güzel bekleyen adamı benim, demiştim. Dünyada seni en güzel bekleyecek olan da benim, demiştim. İyi de etmiştim kendimce. Sözümde durmuş muydum? Hem evet hem hayır. Beklemiştim. Ama güzelce değil. Bekledikçe kötüye gitmiştim. Onun sevmeyeceği birine dönüşmüştüm. Zaten sevmemişti, onca bekledikten sonra beni görse sevmemekle kalmaz nefret bile ederdi. Yok, etmezdi. Kızardı sadece. Çok kızardı ama nefret etmezdi. Bilirim onu. Onda bende olan kötü tek şey yoktu. Belki de bu yüzden sevmedi beni… Neyse, konuya döneyim, düştüğüm yere. Bir yere varmayan o boşluğa. Kardeşinin sesinden iliklerime yayılan titremeye.

Konuşmamız lazım abi, dedi. Buyur, dedim. Sonra, sanki sadece buyur demekle ayıp etmiş olduğumu düşünerek, tabi, dedim. Bu halde bile böyle ince düşündüğüme şaşırdım. Ona yordum bu inceliğimi. Onun inceliğinden bana miras, dedim. Telefonda olmaz, dedi. Kendime geldim. Gelir gelmez gitmek istedim, kendimden çok uzağa, bir daha kendimi bulamayacağım kadar uzağa gitmek istedim. Tamam, dedim ben de. Yarın müsaitsen ablamla buluştuğunuz parkta, dedi. Yine tamam, dedim. Patronla göz göze geldik, umursamadım. İkinci günümde izin isteyince vermeyecek, ben de işi bırakacağım nasılsa, diye oturmaya devam ettim. Saat birde, dedi. Farklı bir şey söylemiş olmak için olur, dedim. Patron bana doğru yürümeye başladı. Patronluk yapacak ya suratının şekli değişti adamın, ama ben hiç oralı değilim. Telefonu kapattım, yerimden kalkacak dermanım yok, bir taraftan patronun suratı, bir taraftan iliklerimdeki titreme. Olduğum yerde öylece bekledim. Patron, öfkeli suratıyla yanıma kadar geldi. Elleri arkasında, dik dik baktı. Söze hacet bırakmayan suratına aldırmadığımı görünce sinirli sinirli konuşmaya başladı. Dediklerinin tek kelimesini anlamadım. Uğultu, tıslama, ne dersen. Ama patrondan çıkan ses, söz değildi. Derin bir iç çektim. Yerimden doğruldum. Patronla burun buruna. Şu hayatta ne şanslı adamlar var Allah’ım, böyle berbat anlarda şu kendinden emin burunların çok uzağında, böyle berbat anların tadını çıkarıyorlar.

Yürüdüm, çıktım. Arkama bakmadım. Uzun süren işsizliğin ardından bulduğum işin ilk gününde, günü kapatamadan işsiz kaldım. Önemli değildi. Hiç değildi. O an, işsizlik filan hiç bile değildi.

Sabah ola hayrola. Daha öğle olmamıştı. Bir günden fazla vardı. Bu bir gün, olduğundan daha uzun, daha zor olacaktı. Tüm insanlar bilir, zaman, insanı ezmek istediğinde yavaşlar. Yavaşlayacaktı. Akşam olmak bilmeyecekti. İlkin gündüzünde sürünecektim. Her şey daha fazla olacaktı. Daha ağır olacaktı. Kalabalık her zamankinden daha kalabalık, gürültü her zamankinden daha gürültü. Tek tek insan yüzlerine çarpacaktım. Her yüzde sakladığım yerlerim görünecekti. Her gözde biraz daha görünecektim. Boğulacaktım. Gizlenecek bir tek köşesi olmayacaktı sokakların. Herkes benden bir parça koparacaktı. Şehrin dört bir yanına dağılacaktım. Yok öyle kendi başına kalmak. Durup bir güvenli alanda günün bitmesini beklemek. Zaman, beni ertesi güne, kardeşiyle buluşacağım saate elimi kolumu, yüzümü gözümü, aklımı kalbimi darmadağın edip öyle bırakacaktı. Üstelik daha öğle bile olmamıştı.

Korku içinde yürüdüm. Sağıma soluma bakmadım. Kimseyle göz göze gelmedim. Kaçtım. Kaçacak bir yer olmadığını bilerek kaçtım. Beni bu dünyada yapabildiğim tek şeyden de koparacak zamandan bir kaçış olmadığını bilerek kaçtım.

Parka geldim. Öğle ezanı okundu. Banka oturdum. Bekledim. Üstüm başım lime lime olmuş, soluğum tıkanmıştı.

Daha koca bir gün vardı önümde. Zamanın benden her şeyimi alması için yeter bir süre.

Aklıma gelen tek şey vardı. Zamanın elinde olanı alırsam kurtulabilecektim. Düşündüm. İnandım.

Hey güzel Allah’ım, bu düşündüğümü bilse bana ne derdi? Bu düşündüğümü biliyorsun, bana ne diyeceksin? Ben ilk defa iki şeyi bir arada biliyorum.

Üzgünüm. Zamanın elinden kurtulmanın başka yolunu bilmiyorum.

Kalktım. Bahardı. Emindim ya kendimden gerçekten bahardı. Yürüdüm. Çiçekler açmıştı. Çiçeklerin açmış olmasının yürümemle bir ilgisi yoktu. Çiçeklerin insana muhtaç olmaması güzeldi. Yürürken bunu düşündüm. İnsanın insana muhtaçlığını da biliyordum ama o başka fasıldı, insanın çiçeğe ihtiyacı öndeydi o esnada. Benim çiçeğe ihtiyacım her şeyin önündeydi. Yürüdüm. İnce ince dallardan, ince ince çiçek topladım. Koynuma doldurdum hepsini. Koynumda bir dünya çiçekle ayrıldım parktan.

Sabah olacaktı. Ama önce akşam! Sonra gece! Hepsinden arta kalanımla dünyada bir sabaha daha uyanacaktım ve bu sabah önceki bütün sabahların benden almadığını alacaktı. Elim işte o zaman boşluğu tanıyacaktı, anladım.

Onu beklememeye dayanamazdım. Bu yüzden zamanın elimde kalan son şeye de uzanmasını istemedim.

Ona bir sürü iğde çiçeği topladım ve gittim. Bu dünyanın zamanından ve sabahından çok uzağa!

Sadullah Taşçı Arşivi