Şehre sıkışmış. Hep sıkışmış. Çok da sıkılmış. Bunda bir hikmet var mı diye çok düşünmüş de hikmeti bilememiş de cevap bulamamış. Bulsa bulduğundan emin nasıl olacak, olsa olanı söylemek var, göstermek var, bin türlü cefası var da cefaya tutacak döşü yokmuş. Döşsüz döşeksiz olunur mu dünyada, dertsiz tasasız olunmaz da döşsüz döşeksiz nasıl olunsun? Olunmaz demiş içinden, döşümü döşeğimi ne yana koydum da derde tasaya, dünya cefaya tutacak döşüm de yok, sığınacak döşeğim de. Bilememiş. Bilmek yanmaktır denmiş, anlamamış, anlarmış gibi yaptığı çok olmuş da hiç utanmamış. Utansa gülerlermiş çünkü. Utanmak olmazmış. Zamanı değilmiş. Zaman eski zaman hiç değilmiş. Yeniymiş. Utanmak, bilmek, anlamak, yanmak yer bulacak işler değilmiş yenide. Onlar hep eskideymiş. Eski zaten pismiş de yenisiyle değişmek şart olmuş. Böyle dendikçe böyle yerleşmiş, yerleşen yer bulmuş insan içinde, insan, insan içine çıktıkça içinde yer tutanı dışında göstermekle emrolunmuş. Emre itaatsizlik ne ayıp, ne kötü, ne çirkin, ne eski huymuş. Sakınmak lazım gelirmiş. Ateşten nasıl sakınır insan, öyle sakınmalıymış. Böylece yenide herkese yetecek yer varmış. Kulağa küpe, dile persenk etmekmiş marifet yeniyi. Marifetli ellerde yeni, marifetsiz aklın terbiyecisiymiş hem. Kim ki demiş bu eller utandırır adamı, rezil eder, yolda bırakır, yayan yapıldak kor, ondan son sürat kaçmak gerekirmiş. Hikâyeymiş, masalmış, cümle kelam erbabının yaptığı yanına karmış, onlara bakılmazmış. Bakılsa asıl o zaman yolda kalınırmış. Yol dedin mi nihayeti bir menzile varacak, o menzil de illa ki yerini yenide tutacakmış. Oy anam oy, kaç ki kurtulasın cendereden. Kaçacak da nereden nereye. Kimden kime. İçten mi dışa, dıştan mı içe. Bilememiş. Tutup insan içinde bir çift göze sığınmak dilemiş, bir tatlı söze, bir güler yüze. Yüz bulamamış kimsenin umurundan, söz desen yılan zehri yanında şifa, göz, gözü görmemekte hayli mahirmiş artık. Göz demiş gözü görmeyecekse ne diye dursun ki başımda. Oyup çıkarsam, ezsem ayakaltında… Cesaret edememiş. Cesaret mi kalmış elde? Terki şart olanlar arasında ilk onda cesaret varmış. Cesaretli adam ahmak adammış çünkü, ahmak adamla olmaz, olacaksa adam akıllı olacakmış. Herkese yetecek akıl varmış zaten, ahmaklığın ne lüzumu varmış, sessiz sedasız, herkes payına düşen aklı alıp işine bakacakmış. İş dedin mi akan sular, yağan karlar dursunmuş, onca akıl boşuna verilmemiş adama. İş görmeyecekse verdikleri aklı almasını da bilirlermiş. Göz, gözü görmeyince sıkıntı yokmuş da iş görülmezse hafazanallah, sıkıntı büyükmüş. Ne de olsa dünyaymış, elbet bir düzeni, bir dengesi varmış. Düzeni muhafaza, dengeyi gözetmekle mümkünmüş. Dengesizlik bu yüzden hiç hoş karşılanmazmış. Dengesi bozulunca midesi bulanırmış düzenin. Düzeni bulandıran mutlaka müstahakkını bulurmuş…
Şehre sıkışmış. Hep sıkışmış. Çok da sıkılmış. Köye dönmek dedikleri bir şey varmış. Teşvik edilirmiş de taltif edilecek iş değilmiş bu yaştan sonra. Yaşında sorun yokmuş aslında. Ne varsa başında varmış. Başı sonu belli, mis gibi bir yaşamakta neyi bulamamış da köyün yolunu tutacakmış. Hem böyle şeyler artık filmlerde bile olmazmış. Münzevi adamların öykülerine karnı tokmuş dünyanın. Asıl münzeviler buradaymış. Yalnızlık dedin mi akla ilk şehrin insanı gelirmiş. Herkeste varmış sıkışmışlık hali. Biricik değilmiş yani. Yine de kendisini özel hissettirecek nice imkânlar bulunurmuş. Yeter ki doğru kişileri tanısınmış, doğru adresleri bilsinmiş. Bilineceklerin listesinden haberi olsaymış bunca tasaya hiç yer olmazmış içinde. Artık enformatik çağıymış, boru değilmiş. Bir tıkla elinin altındaymış dünya. Takur tukur yaşamaktan kurtulup tıkır tıkır ilerlemek lazımmış. Çarklar başka türlü dönmezmiş. Böyleymiş işte. Daha ne olsunmuş. Olan olmuş, çok da güzel olmuş, çok daha güzel olacakmış. Aklın yolu birmiş efendim, aklın geldiği yerden gayrı yol mu olurmuş? Uyumlu olmamızdaki hikmeti anlamak aklı evvellerin ne haddineymiş. Bunları ciddiye almak akla ziyan olduğundan parlak aklımızı bunlara hiç yormaya lüzum yokmuş…
Şehre sıkışmış. Dışına sıkışmış. İçine meyletmeyi düşünmüş de içi dışı birmiş artık. İçini dışından ayırmak kolay değilmiş, bunu anlamış. Bilmeden anlamış. Bunun nasıl olduğunu bilmemiş ama anladığını anlamış. Düşünmüş, taşınmaktan vazgeçmiş. Dünya kocaman bir köymüş, her yol ona çıkarmış. Onu düze çıkaracak bir yol var mı diye düşünmüş de işin içinden çıkamamış. O’ndan geldik de O’na dönecek yolu kaybettik, demiş, içinden demiş, kimse duysun istememiş de içi dışı bir olunca, içinden dediğini dışından demiş bir kere, bin kere pişman etmişler. Pişman olmuş, cesareti olmayınca adamın pişman olması hayli kolay oluyor, demiş, içinden bile gizleyecek kadar gizli demiş bunu. Utanmış sonra, utandığını gizlemiş, daha da utanmış, içi şişmiş sonunda, ne olacaksa olsun, varsın pişman etsinler, ben olmaya razıyım, demiş. İçi dışına galebe çalmış da şişkinliği inmiş. İçinde geniş bir yer bulmuş kendine. Şehre sıkıştıkça kaçıp içine sığınmış. İçine sığındıkça kendine sığamaz olmuş. Ne şehir, ne dünya kalmış önünde, yol kendiliğinden O’na dönmüş…


