Safları Sıklaştıralım
TEMMUZ Sayı: 23 - Haziran 2018

Çok duyuyorum, açık ve anlaşılır olmaktan söz ediliyor. Her şeyi açık açık konuşmaktan, yaşamaktan, açık ve anlaşılır olmanın olmazsa olmaz gerekliliğinden. Şeffaflık: Modern adamın iman etme biçimi. Geç bunları, çok konuşuldu. Bir avuç insandan başka inananı yok, onların da maaşları var. Maaştan değil, çalışmaktan, gece gündüz koşturmaktan, taksitlerle yatıp kaygılarla uyanmaktan değil, başka bir şeyden, bütün bunlarla ilgili belki ama bütün bunlardan başka bir şeyden, konuşsak. Şeffaf olalım ve sevilelim diye değil, göze girelim ve büyüyelim diye hiç değil, başka, bambaşka bir şeyden. Başka dedimse yabancı olduğumuz yok, bildiğimiz, şimdi bile dilimizden düşürmediğimiz. Bir arada dururken birbirimizden eksiltmediğimiz, inansak bereketleneceğimiz, bizi yeşil kılacak, taksitlere ve kaygılara karşı koruyacak belki, dilimizin pasını temizleyecek, mesafeleri yoka indirecek, en çok da kalbimizin ahını duyuracak.

/Kalbimizin ahı: Burada böyle durdukça, yalınkat bir bakışla dünyaya ve içindekilere iman ettikçe, büyüyüp içimizden taşacak bir çatlak bulamadığında önce yangına, sonra küle dönecek. Biraz dışarı taşsın, içimizde çok durdu. Çok sessiz, çok dilsiz, gürültüsüz… Yaşıyoruz, dünyaya yenik yüzümüzle baktığımızdan habersiz, bir yangından yarınımızı kurtarmaya çalışıyoruz. Bu eller bizim değil. Bu pelteleşmiş gövdeleri taşıyan bacaklar bizim değil. Bu hep ileriye bakan, geride kalmış bir günü dahi hatırlamayan, geçmiş zamanın sesine kulak vermeyen bu yol, bizim değil. Bırakalım taşsın, tanıdık sancıları taşısın yüzlerimizden önümüze. Birbirimizi tanıyalım böylece. Çok uzaktan geldik, çok hasret birikmiş içimizde, evin ortasında toplanmışız, sofraya bir oturmuşuz, böyle çok günümüz olmuş evvel zaman içinde, hatırlamışız. Hatırladıkça harlanan bir yakınlık büyümüş soframızda. Görmeye başlamışız görülmeyeni, bizden özenle saklananı, soframızdan alınanı, evimizden çalınanı./

Konuşalım mı?

Biraz yaklaşın, size söyleyeceğim bir sır değil efendiler!

Şeffaf adamlar ve kadınlar!

Taksitlerle boğuşurken dört gözle maaşların yatmasını bekleyenler!

Söze girecekken hangi kapının ardında ne var diye düşünenler!

Korkulara ve mesafelere yenilenler!

Göz göze gelemeyenler!

Kalpleriyle inatlaşanlar!

Safaları sık tutalım!

Omuzlarımızın hakkını verelim!

Söylemiştim, sır değil.

Alınan mahremimizdir. Omuzlarımızın yorgunluğu başka neden kaynaklanmaktadır? Bilen söylesin! Bildiğim buna yetti, gücümün yettiği nedir, bilmediğimin içinde. Bilen bunu da desin! Onca bildiğimiz nereye gitti?

Yakamıza yapışan şu arsızlığı biz mi çağırdık? Bunu da!

Toprak ayağımızın altından çalınırken çok mu meşguldük? Bunu da!

Vitrinler bu kadar çoğalırken nereye bakıyorduk? Bunu da!

Göğe bakma durakları yıkılırken nerede bekliyorduk? Bunu da!

Her şeyi bir bilen vardı, bildiğimiz şuncacık lakırdıyla kime kafa tuttuk? Bunu da!

Safaları sık tutalım! Omuzlarımızın hesabını, omuzlarımıza binen, omuzlarımızın üstünde yükselip çocuklarımızı ve çiçeklerimizi ezen dünyadan soralım. Dünya bizi dinlemez, varsın dinlemesin, biz kendi sesimizi duyalım, bu yeter. Yetmez mi kalbimizin içinde dünyaya ve bize rağmen büyüyen sesin, dünyayı ve bizi bir şeye benzetmesi, bir güzele, bir iyiye, bir doğruya çevirmesi.

Safları sık tutalım!

Her şeyi açık ve anlaşılır konuşalım. Göz göze gelerek, korkmadan, korkutmadan, kendi içimizde, kendi içimize sözün güzelini, iyisini, doğrusunu bulalım. Hazır bulmayalım, hazır bulunandan, hazır olandan, hazıra konandan kaçınalım. Soframızı ellerimizle hazırlayalım. Saflarımızı ellerimizle, surlarımızı ellerimizle, kalplerimizi ellerimizle ve çocuklarımızı dahi bu ellerimizle…

Bu ellerimizin hakkını verelim!

Gelin, kalplerimizi sımsıkı tutalım!

Sadullah Taşçı Arşivi