Toplumların kültürel birikimi ve geleneksel arka planı sayesinde gelişen edebiyat, sosyal zemini etkileme ve bundan etkilenme imkânlarını birlikte taşır. İçinde geliştiği toplumsal yapıya nüfuz ettiği kadar bu yapıdan ve bileşenleri oluşturan koşulların birçoğundan doğrudan etkilenir. Toplumun fertlerinin ve toplumsal yaşamın, edebiyat gibi bir öğreti aracından, onun kimlik aşılayıcı vasfından soyutlanması mümkün değildir. Bu yönüyle edebiyatın, yaşama yön verme amacıyla hareket eden dinamik bir tasarım olduğunu belirtmek gerekir. Bu genelleme, aynı zamanda edebiyatın baskın olan ideolojik formunu da tanımlar.
Son yüzyılda ulusal/milli kimliğin gelişimine yönelik yaratıcı katkısı, edebi eserleri, siyasal bir kimliğin oluşumu için başvurulan temel kaynaklar arasında ön sıraya çıkarmıştır. İçinde yaşadığı toplumun bir parçası olarak o toplumun geleneksel ve kültürel doğasından tüm fertleri gibi etkilenen edebiyatçı, toplumsal meseleleri ve insanı merkeze alırken mevcut hali, kendi siyasal doğruları ekseninde okuyarak dönüştürücü bir katkı sağlamak ister. Sosyolojik realiteyi, yani insana ve topluma dair olanı kendi inandığı dünya görüşüne uyarlama çabası içine girer. Bu yoğun uğraşının en işlevsel enstrümanlarından biri de roman olagelmiştir.
Cumhuriyet’in kuruluşu ile birlikte, resmi idelojiye ait değerlerin ve ulus kimliğinin toplumsal kabulünün sağlanması için edebiyattan yararlanıldığı bilinmektedir. Şiir, piyes, deneme gibi edebiyat türleri ile birlikte roman, Cumhuriyet değerleri merkezli Türk ulusçuluğunun toplumsal bir kimlik olarak öne çıkartılması ameliyesinde önemli bir vazife görmüştür. Erol Köroğlu romanın kapsamını ve anlatı işlevini şöyle özetler:
"Roman, içinde yer aldığı genel edebiyat alanının, kendine özgü uzlaşmaları ve tarihi olan bir parçasını oluşturur. Temel amacı öyküler anlatmak olan roman, anlatı eylemini, edebiyatla sınırlı olmadan, başka söylem alanlarını da kapsayan temsil mekanizmaları aracılığıyla gerçekleştirir."1
Türkiye’ye romanın gelmesi, yaygınlık kazanması ve siyasal açıdan işlevsel bir araca dönüştürülmesi ile ilgili olarak Berna Moran’ın da tespitlerine bakmakta yarar var:
"Türkiye’de roman, Avrupa’da olduğu gibi toplumsal koşullar sonucu doğmuş bir anlatı türü değildir ama Batı’dan ithal ettiğimiz romanın bizde aldığı şekli ve yüklendiği işlevi anlamak için hem geleneksel hikâye türümüze hem de tarihsel ve toplumsal koşullara bakmamız gerekir."2
Son dönem Osmanlı ve Cumhuriyet aydınları için roman, çağdaşlaşmanın bir gereği ve aynı zamanda çağdaş uygarlığa ulaştıracak bir vasıta olarak görülüyordu. Özellikle Tanzimat’la birlikte ülkenin ve toplumun içine düştüğü bunalımlı halin çözümü için batılılaşmayı öneren çok sayıda edebiyatçının edebi ve siyasi yönelimini batılılaşma düşüncesi ve batılı değerler belirlemişti. Özellikle romanın o dönem kitle üzerindeki tesiriyle ilgili Ömer Türkeş’in değerlendirmeleri yerli yerindedir:
"Edebiyat ürünlerinden özellikle roman, kitle iletişim araçlarının yokluğunda, dönemin toplumsal koşullarında ideolojinin topluma nüfuz etmesinde en etkili araç olarak görülmüştür. Romanlar, siyasi, ekonomik, toplumsal inkılapların geniş halk kitlelerine ulaştırılması için bir propaganda aracına dönüşmüş ve romancılar, oluşturulmak istenen yeni hayat tarzı için seferber edilmiştir."3
Bizde romanın hikâyesi Tanzimat’la başlar. Namık Kemal, Şemsettin Sami, Ahmet Mithat, Samipaşazade Sezai gibi o dönemin önde gelen romancılarının eserleri neredeyse birebir Batı’daki romanların birer kopyası, uyarlaması idi. O dönemin romancılarının Batı öykünmeciliği saplantısı, terakkiye ulaştıracak bir araç olarak romana sarılmalarına yol açar. Bununla beraber Tanzimat dönemi romancıları, Batı’nın değerleri sayesinde çağdaşlaşmanın ve dinine bağlı bir Osmanlı olarak kalmanın birlikte mümkün olacağına inanmışlardır.4 Batılılaşmanın ideolojik bütünlüğü tasavvur edilmeden, sorunları, bünyeyi alt üst edecek bir gerilime teslim ederek çözeceğine inanan bu çaba, ne yazık ki yalnızca toplumsal tabakalar arasındaki mesafenin artmasına, genişlemesine yol açmıştır.
Tanzimat dönemi romancılığının bir diğer önemli vasfı da didaktik (öğretici) olma kaygısıdır. Zaten o dönemin önemli edebiyatçıları büyük oranda ya bürokrasi içinde yer alan Osmanlı seçkinleri ya da siyasi faaliyetlerle de iştigal eden; tanınan, bilindik şahsiyetlerdir. Topluma nizamat vermeye çalışan seçkinlerin, edebiyatı da bu gaye için kullanmaları şaşılacak bir durum değildir. Çünkü dün olduğu gibi bugün de edebiyatın didaktik mahiyeti, öğretici doğasına dayalı dayatmacı vasfı, edebiyatçıların doğal olarak öne çıkmasını sağlamaktadır.
Batı’nın kurumlarının Osmanlı’ya intikali ile imparatorluğun çöküşünü durduracaklarına inanan ve Fransız Devrimi’nden, Montesquieu ve Rousseau gibi kavramcılardan esinlenen Tanzimat dönemi aydınlarının (Yeni Osmanlılar) sahip oldukları dini duyarlılık, onlardan sonra ortaya çıkan Jön Türklerin ve İttihad ve Terakki’nin ideolojik formasyonunda yer almamaktaydı. Bu yeni yönetici elitin toplumun köklerine kadar işleyen İslam anlayışı ile yaşadığı sorun, zaman içinde yönetici kesimle yönetilen halk arasındaki uçurumun derinleşmesine yol açmıştır. Batılılaşma anlayışıyla başlayan bu savrulma Cumhuriyet ile birlikte zirve yapmış, gerek yüzyıllardır toplumun dini anlayışı temelinde şekillenen geleneksel yapısı gerekse de yine bundan kaynaklı yaşam tarzı ulusal kimlik inşası adına resmi ideolojinin katı uygulamalarına maruz kalmıştır. Her ne kadar ulus kimliğin inşa sürecinin kurumsal karşılığı Cumhuriyet’in ilanından sonraya denk gelse de özellikle toplumsal değerlerin edebiyat yoluyla değişime uğratılması için dönemsel olarak ‘edebiyat kanonları’ yaratılmıştır. İttihad ve Terakki’nin Genç Kalemler, Türk Yurdu gibi dergiler ve Mehmet Emin, Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp, Ali Canip, Aka Gündüz gibi hem siyasal hareket içinde olan hem de kalemi ile tesirli olmaya çalışan kişiler üzerinden “milliyetçi edebiyat” söylemi ile bir kanon oluşturma çabası ve özellikle de Cumhuriyet’in ilan edilmesinin ardından önemli kadrolar marifetiyle Kemalist edebiyat kanonu yaratılması yönündeki gayretler oldukça dikkat çekicidir.
Cumhuriyet dönemi edebiyatı, Cumhuriyet’in temel değerleri ile uyumlu ve bu değerleri toplumsallaştırma gibi işlevsel bir vazife üstlenerek kanonik niteliği ile ön plana çıkar. Yine bu dönemde üretilen edebiyatın bir başka özelliği de yukarıdan aşağıya belirlenmiş, tasarlanmış olan ideolojik mahiyetidir. Bu dönemde yazılan romanların ise önemli bir kısmı bir yandan yakın geçmişe atıfta bulunarak özellikle I. Dünya Savaşı ve Mütareke dönemlerini ele almış, İstanbul ve Anadolu ayrımı yaparak savaş sırasındaki ve sonrasındaki İstanbul yozlaşmasını işlemiştir. Dönemin İstanbul’undaki ahlaki erozyonun, çürümenin ve yozlaşmanın esas konular olarak seçilmiş olmaları, bu romanların en karakteristik özelliğidir. Bir yanda her şeyiyle savaşa katılan, çoluk çocuğunu savaş alanlarına yollayan, cephe gerisinde savaşanları destekleyenler, diğer yanda zevk ve sefa içinde eğlenen, yaşam standartlarından ödün vermeyenler vardır. Kahır çeken, perişan ama bir o kadar da mütevekkil ve dirayetli Anadolu insanı ile yozlaşmış İstanbul zümresi karşılaştırılarak verilir. Bu romanlarda İstanbul ve Anadolu ayrımının keskin bir tarzda işlendiği hemen fark edilir. Osmanlı hükümetini simgeleyen İstanbul, İttihad ve Terakki ile onun çevresinde gelişen ve savaşı çıkar aracına dönüştüren kesimler üzerinden kötülenirken; Anadolu, mücadele azmiyle yanıp tutuşan fedakâr, cefakâr yığınları sembolize etmektedir. Bu dönemin önemli romancılarından Selahattin Enis Atabeyoğlu eserlerinde genellikle Birinci Dünya Savaşı yıllarındaki İstanbul'un yozlaşmış çevrelerini konu edinmiştir. Zaniyeler (1923), Sârâ (1926), Cehennem Yolcuları (1926), Orta Malı (1926) isimli romanların tamamında Atabeyoğlu, savaş dönemindeki İstanbul’un çürümüşlüğüne yer vermektedir. Özellikle Zaniyeler isimli pesimizmin yoğun işlendiği romanında, romanın başkarakteri Fitnat’ın etrafında yaşanan olaylardan hareketle savaş sırasındaki istanbul’un yozlaşmasını çarpıcı biçimde işlemiştir. Reşat Nuri’nin Gizli El (1920) romanı ve Burhan Cahit Morkaya’nın Cephe Gerisi (1934) adlı romanı da yine aynı ahlaki problemi İstanbul merkezli anlatmaktadır. İstanbul-Anadolu ayrımı gerek Birinci Dünya Savaşı ekseninde gerekse de Mütareke döneminde ele alınırken, erken Cumhuriyet dönemi diye tanımlayabileceğimiz Atatürk Dönemi’nde (1923-1938) bu ayrım bilhassa Milli Mücadele temalı romanlarda daha fazla ön plana çıkmaktadır. Canan Sevinç söz konusu olguyu şu şekilde betimler:
"Tüm bu tarihî ve sosyolojik saiklerin de yönlendirmesiyle denilebilir ki Cumhuriyet ideolojisi etrafında şekillenen Erken Cumhuriyet Dönemi Türk romanında Anadolu, yeni kurulan Cumhuriyet’in toplumu yeniden biçimlendirme amacı etrafında, âdeta, bir hareket merkezidir. Bundan dolayıdır ki dönem romanları, Anadolu üzerinden yeni rejimin gereklerini anlatmak misyonuna da hizmet ederler. Dolayısıyla dönem romanlarında, Birinci Dünya Savaşı, Mütareke ve Cumhuriyet’in ilk yıllarının siyasî, sosyal ve ahlâkî açıdan yozlaşmışlığı da İstanbul - Anadolu ya da kirli İstanbul - temiz Anadolu çatışması etrafında ele alınır."5
Atatürk Dönemi’nde yazılan romanların önemli bir kısmının geçmiş muhasebesi bağlamında ele alınan konular olması ve geçmişin yozlaşma-ahlaki erozyon teması ile sembolize edilmesi, bu romanlarda Cumhuriyet’in ulus kimliğe dayalı değerlerinin öne çıkarılması ve edebiyatçıların resmi ideolojinin bir nevi sözcülüğünü üstlenmeleri, İttihad ve Terakki’nin milli edebiyat kanonu çabasını anımsatmaktadır. Dönem romanlarında kötülenen geçmişin, taban bulan ahlaki yozlaşmanın müsebbibi olarak yanlış siyaset izleyen Osmanlı gösterilmektedir. Bir yanda İstanbul temalı şatafat, işgal güçleri ile birlikte eğlenen İstanbul’un seçkin zümresi işlenerek Osmanlı sembolize edilirken öte yanda ona alternatif olarak sunulan ve romancının yüzünü çevirdiği, tüm olumlulukları onun etrafında işlediği Anadolu ile Cumhuriyet işaretlenmektedir. Cumhuriyetin değerleri idealist bir anlayışla romanlarda resmedilmektedir.
Peyami Safa’nın Sözde Kızlar (1923) ve Biz İnsanlar (1937), Reşat Nuri Güntekin’in Eski Hastalık (1938), Hilmi Ziya Ülken’in Yarım Adam (1942), Yakup Kadri Karaosmanluğu’nun Sodom ve Gomore (1928) Halide Edip Adıvar’ın Ateşten Gömlek (1923), Mithat Cemal Kuntay’ın Üç İstanbul (1938) isimli eserlerinde; İstanbul-Anadolu farkı şeklindeki mezkûr karşıtlığın Mütareke döneminde yaşanan hadiseler dolayımında anlatılmasına, Mütareke İstanbul’unun bir yığın kötülükle birlikte betimlenmesine karşılık, kurtuluşun Anadolu’da olduğu tezi yer almaktadır. Bu romanların kurguları benzerlik göstermekte, konu birçok açıdan benzer döngüsel anlatılarla işlenip ilerletilmektedir. Söz konusu romanlarda yoğun biçimde ele alınan Milli Mücadele ruhu, genç Cumhuriyet’in değerleri ile meczedilerek sunulur. Cumhuriyet inkılâpları eskisinden çok farklı ve yeni bir yaşam tarzı olarak işlenir. Bu romanlar her ne kadar Mütareke dönemi İstanbul’unu anlatsa da doğrudan ya da olaylı olarak Milli Mücadele’ye ve sonrasında kurulan Cumhuriyet’e de sıkça atıf yaparak ulusal kimlik inşasının resmi tarih tezi anlayışına edebi olarak ciddi bir katkı sağlar.
Milli Mücadele döneminde ordu tarafından birçok yazara cepheler gezdirilmiş, Anadolu’yu bu süre içinde görme imkânı sağlanmıştı. Bu yöntem, Atatürk dönemi romanlarında fonda Milli Mücadele’nin güçlü ve ayrıntılı işlenmesine katkı sağlamıştır. Erken Cumhuriyet dönemi romanları arasında Milli Mücadele’yi direkt ya da dolaylı işleyen diğer önemli ve öne çıkan romanlar şu şekilde sıralanabilir: Halide Edip Adıvar’ın Vurun Kahpeye (1923) ve Zeyno’nun Oğlu (1928), Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Yaban (1932) ve Ankara (1934), Reşat Nuri Güntekin’in Yeşil Gece (1928), Peyami Safa’nın Bir Akşamdı (1924), Ercüment Ekrem Talu’nun Kan ve İman (1925), Mehmet Rauf’un Halâs (1929), Burhan Cahit Morkaya’nın Nişanlılar (1937), Şukûfe Nihal’in Yalnız Dönüyorum (1938), Aka Gündüz’ün Dikmen Yıldızı (1927), Abidin Daver’in Mülâzimin Romanı (1936), Kâmil Yazgıç’ın Türk Yıldızı Emine (1937)… Bu romanlar incelendiğinde, hemen hepsinde Milli Mücadele anlatılırken İstanbul’dan Anadolu’ya (cepheye) bakışın işlendiği, iç ve dış düşman vurgularının yoğunlaştığı, iç düşman olarak özellikle din adamlarının hedef alındığı ve bazen satır aralarında bazen de açıktan Cumhuriyet değerlerinin propagandasının yapıldığı görülmektedir.
Erken Cumhuriyet dönemi romanlarının öne çıkan özelliklerinden biri de Mustafa Kemal’in bir kurtarıcı olarak betimlenmesi, cephede, cephe gerisinde, halkın arasında hep kurtarıcı bir kahraman olarak işlenmesidir. Bununla beraber bu dönemi anlatan romanların çoğunda yeni başkent olan ve Cumhuriyet’i temsil eden Anakara da işlenmekte, Milli Mücadele ile Ankara ilişkilendirilmektedir. Bu dönemde Mustafa Kemal siyasette olduğu gibi edebiyatta da etkisini hissettirmekte, iktidar ile edebiyat camiası arasında Cumhuriyet ilkelerini topluma ulaştırma konusunda bir amaç birlikteliğine gidildiği görülmektedir. Ulus kimliğin yapısal bütünlüğünü sembolize eden birçok verinin erken Cumhuriyet dönemi romanlarında böyle bir perspektifle ele alınması, Mustafa Kemal’in edebiyatı araçsallaştırma çabasının belli oranda başarılı olduğunu göstermektedir. Mehmet Kaplan bu konuyla ilgili şunları söyler:
"Atatürk’ün ilk cumhurbaşkanı olarak Türkiye’yi idare ettiği yıllar, sosyal ve ekonomik sahalarda olduğu kadar sanat ve edebiyat sahalarında da dikkati çekici özellikler taşır. (...)
Devrin ruhu o günlerde vücuda getirilen sanat ve edebiyat eserlerine de akseder."6
Yine bu dönemde yazılan Milli Mücadele temalı başlıca eserlerde din adamları Milli Mücadele’ye karşı olan, düşmanla işbirliği yapan, bir yığın ahlaksız ilişki içine giren kişiler olarak resmedilmektedir. Vurun Kahpeye isimli romanda Milli Mücadele’ye karşı olan “gerici” bir kasaba halkı anlatılmakta; kasabayı işgal eden Yunan’ı destekleyen “gerici” Hacı Fettah Efendi’nin karşısında Milli Mücadele’yi destekleyen “ilerici” idealist öğretmen Aliye durmaktadır. Aynı konu Yeşil Gece isimli romanda da işlenmekte, Hafız Eyüp gibi bütün kötü özellikleri üzerinde taşıyan bir “gerici” ile onunla mücadele eden “ilerici, idealist” öğretmen Zeynel Hoca’nın hikâyesi işlenmektedir. Yaban ve Zeyno’nun Oğlu isimli romanlarda da din adamı ve din olgusu; Cumhuriyet’in yeni ilkeleriyle çelişen, toplumu geriye götüren ve toplumdaki olumsuzlukların kaynağı olan bir yaklaşımla sunulur. Özellikle Yeşil Gece ve Vurun Kahpeye romanlarında, sorunların ve halkın başına gelen bütün sıkıntıların İslam dininden kaynaklandığı anlatılmaktadır. Bu iki romanda öğretmen ilerici, modern ve değişime açık olarak takdim edilirken, din ve din adamı ise geriliğin temsilcisi olarak sunulmaktadır. Resmi ideoloji, ulus inşa sürecinde topluma istikamet verme rolünü öğretmenlere yüklemiştir. İlerlemeyi, pozitivizmi ve aydınlanmayı merkeze alan Kemalist ulusçu anlayış, dine toplumsal hayatta yer vermemekte, dinin görünür olmasından bile fazlasıyla rahatsız olmaktadır. Bu dönemde yazılan romanların önemli bir kısmı da bu hassasiyeti gözetmiştir.
Cumhuriyet’in ilk döneminde yazılan romanların Kemalist ulusçuluğun inşası için işlevsel bir araca dönüştüğü/dönüştürüldüğü, bu çabanın Kemalist bir edebiyat kanonu ortaya çıkardığı söylenebilir. Nitekim sözünü ettiğimiz romanların birer kanonik metin olduğu, tek parti iktidarı tarafından bu eserlere özel önem verildiği bilinmektedir. Cumhuriyet dönemi yazar ve şairlerinin büyük kısmı rejime herhangi bir eleştiri getirmemiş aksine rejimin getirdiği yeni değerlerin savunuculuğunu üstlenmiş, Cumhuriyet’e ve Mustafa Kemal’e övgüler düzmüştür. Halkevleri’nin edebiyatla olan ilişkisi, 10 Kasım’larda yapılan şiir yarışmaları, Atatürk hakkında önemli yazarların kaleme aldığı kitaplar, Cumhuriyet’in 10. yıl kutlamalarında yapılan edebi eser yarışması, rejim tarafından Cumhuriyet değerlerinin halka anlatılması için yazdırılan piyesler gibi birçok uğraşı, edebiyatın kanonlaştırılmasının örnekleridir.
Erken Cumhuriyet Dönemi (Atatürk dönemi) romancılığı bu yönleriyle Kemalist Türk ulusçuluğunun halka mal olması için bir katalizör işlevi görmüştür. Yeni bir ulus yaratma çabasına sunulan bu katkı ile ilgili bugüne kadar ne yazık ki yeterli araştırma yapılmamıştır. Ulus devlet anlayışı, kurumsal gücü sayesinde Cumhuriyet’in ilk döneminde elini çabuk tutarak Ulusal/Milli/Resmi Edebiyatı’nı tasarlamayı başarmış, bunun bir kanon olarak varlığını sürdürmesi için azami uğraş vermiştir. Bugün bu kanon; milliyetçilikten solculuğa, muhafazakârlıktan liberal anlayışa kadar geniş bir yelpazede eser veren edebi anlayışların çoğunun özünü etkileyebilecek bir güce kavuşmuştur. Resmi tarih, resmi din, resmi dil, resmi kültürün batılı değerlerle iç içe sunularak bir topluma on yıllar boyunca dayatılması sonucu birtakım ön kabullerin katılaşması ve zamanla kanaate, fikre dönüşmesi şeklinde tezahür eden ulusçuluğun birçok edebi türü etkileyeceğini öngörmek gerekir. Solcusu, muhafazakârı, milliyetçisi hep birlikte Mustafa Kemal, Milli Mücadele vb. resmi anlatılardan yararlanarak edebi eser verebiliyorsa, bu durumda Kemalist Edebiyat Kanonu’nun canlılığını hâlâ koruduğu da rahatlıkla söylenebilir.
1- Erol Köroğlu, “Türk Romanında Batıcılığın Yeri”, Modern Türkiye'de Siyasi Düşünce, Cilt 3-Modernleşme ve Batıcılık içinde, İletişim Yayınları, s. 499
2- Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bakış 1, İletişim Yayınları, s. 11
3- Ömer Türkeş, “Güdük Bir Edebiyat Kanonu”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, İletişim Yayınları, s. 428
5- Canan Sevinç; Erken Cumhuriyet Dönemi (1923-1938) Türk Romanında Siyasî, Sosyal Ve Ahlâkî Bir Sorunsal Olarak Yozlaşma, s. 28
6- Mehmet Kaplan, Atatürk Devri Türk Edebiyatı I (Önsöz), Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1982.
