Köprüde
TEMMUZ Sayı: 2 - Eylül 2016

Balkon kapısının kenarından tutundu. Yavaş hareketlerle düşüncesini derlemeye çalıştı. Yerlerini değiştirdi, çekti çekiştirdi; beğenmedi, eskisine döndü; kafasında bir koşuşturmaca oldu, kimini aldı, kimini bıraktı. İçerde olanı dışarı, dışarda olanı içeri çekti. Sonra hepsini bıraktı, balkonun en güzel köşesinde durdu. Sardunyalar, cam güzelleri, karanfiller, küpe çiçekleri derin bir sohbete dalmışlardı. Rahatsız etmemeye özen gösterir gibi sessizce eğildi. Onlarla tek tek selamlaştı, her birini ayrı ayrı kucakladı. Yapraklarından gelen kokuyu içine çekti. Her renkte ayrı güzellik elbisesi giydi. Zihnindeki dağınıklığı unuttu, bir müddet başka bir âleme taşındı; anne kokusu duydu, annem de çok severdi, dedi. Pencere önlerinde, bahçenin kenarında sıra sıra dizili olurdu. Gün önce onların kirpiklerine dokunur, akşam hüznü en çok onlarda eğleşirdi. Bu sıra Küpe çiçeği küçük küçük öksürdü. Ah, canım benim, tabii ki senin ayrı bir yerin vardı, seni bir başka severdi, dedi. İçerden gelen sese kulak verdi, kendini sandalyeye bıraktı. Kolu kanadı kırıldı, damağındaki o eskimez tatla eşlik etti: Şafak söktü yine sunam uyanmaz/ Hasret çeken gönül derde dayanmaz/ Çağırırım sunam sesim duyulmaz/ Uyan sunam uyan derin uykudan. Derin uykular, tekinsiz dalgalar gibi kabardı, dalgaların ritmine eşlik etti. Sabahlı akşamlı; dilini türkülerle bezemiş, gönlünü türkülerle tekneye bırakmış ha babam yoğuruyordu. Karanlık sözlerin eşiğini geçmiş, gözlerinde sevinç pınarları çağlıyordu. Şafak, mahmur gözlere değiyor, hasret çeken gönüller; kayıtsız, derin uykuları emziriyordu. Hüzne yasladığı başı, sevinçler kondurduğu omuzu azık gibiydi. Yaşamak, güne armağandı. Çiy düşmüştü serin yastıklarına. Bulut çekilmiş; yağmur, gökkuşağını saçlarına toka niyetine takmıştı. Yatağın ortasında uyku tutmaz vakitlere erişti, unutmanın merhametine sığındı; olmadı, yapamadı. Pınar başlarını düşündü geceli gündüzlü. Bir çift gülşefdeli yemeniyle yılların ardından baktı ümitle. Karlı dağlara seslendi. Ekinsiz boz topraklarda Hacer misali koşuşturdu. Seferberlik çağrısı dört yanı dolandı, kim neyi varsa ortaya koydu. O da duvağını taktı namlunun ucuna. Yılları tespih gibi sabırla çekti. Her gelenden bir haber umdu. Her yazıyı yazgısı belledi. Başındaki tülbenti düğüm düğüm etti; ağrıları el çekmedi. Dilinde ıslak türküler, kaskatı kesildi. Turnaları yolculadı, trenlere söz geçiremedi. Bir türlü sesine yankı, eline el değmedi; evin eşiğinde öylece kaldı. Ama her şey bir garipti. Rüyada mıydı? Hangisi rüyaydı. Bilemedi. Derin uykulara inmemişti. Bu uçak gürültüsü de neydi, ne kadar alçaktan uçuyorlar? Evin duvarları sallandı, camlar kırılacak sandı. İçerden tuhaf sesler geliyordu. Türkü ne zaman bitmişti. İçeri girdi, ekrana yakınca durarak anlamaya çalıştı. Tanklar, köprüyü mü kapatmıştı? Batı cephesinden düşman birliklerinin girişi mi engellenecekti! Bu ne tuhaf cepheydi. Düşman neredeydi? Bir terör saldırısı mı vardı? Kanallar arasında dolaştı. İnanmadı, bir daha baktı; bu akıl tutulması olmalıydı. Kendini millete nispet eden bazı alçaklar namluyu bize mi çevirmişti. Havadan yağmur gibi kurşun yağıyordu. Aynı anda köprüye doğru insan seli akıyordu. Toparlandı, bu kez tereddüt etmedi, bu kader değildi; değişecekti ve o, bugün olacaktı. Kendini bu insan selinin içine bıraktı. Sesler birbirine değiyor, yüzler birbirini karşılıyor; tekbirler, salalar göğe yükseliyordu. Işık sağanağından geçitler oluşturulmuş, Boğaz’da neye yoracağını bilemediği güzellikte parıltılar vardı. Kararlıydı, bir o kadar korkuyordu. Yılların yalnızlığına yeni yabancılıklar eklendi, korku düğüm düğüm oldu. Hava meydanlarındaki, köprülerdeki tanklar, askerler bizim miydi fakat niye üstümüze üstümüze geliyordu? Biz kime doğru yürüyorduk? İlerliyordu, duruyor, beton bariyerlerin arkasına saklanıyordu. Göğsünde bir sıkışma... Geri mi dursaydı? Kurşunlar göz açtırmıyordu. Başını eğdi, bekledi. İnsanlar birden toplanıyor, birden siperlere giriyordu. Bacakları titriyordu, kalbinin atışına nefesi yetişmiyordu. Besmele çekti. Önünde birer ikişer çınarlar devriliyordu. Ambulans diyorlardı, yaralandı çabuk, keskin nişancıya dikkat! Kulede, keskin nişancı?... Srebrenitsa’daki sniperler gibi… Aman Allah’ım! Biz, memleketi kime emanet etmişiz? Ne olursa olsun dönmeyecekti. Kararlı adımlarla tanklara yürüdü. Tankın üzerindeki Mehmet’i tanımıştı. Mehmet de onu tanırdı. İstemsiz bir hikâyeye daldı. Gidenlerin geri gelmediği hikâyelerdi. Dilinde dualarla, türküleri; gecede gündüzde söyleşirdi: Gitme turnam bizim elden/ Dön gel Allah'ını seversen/ Ayrılık ölümden beter/ Dön gel Allah'ını seversen/ Gitme turnam vuracaklar/ Kanadını kıracaklar/ Seni yârsız koyacaklar… Mehmet’e onu sorardı. O, kim demezdi. Bilmez mi hiç onun kim olduğunu. Bak, bu pakette; bir seccade, bir tespih, çorap, bir çift gülşefdeli yemeni, bir de... Söyleyemezdi, bir tutam saçı olduğunu. Mehmet, yaklaşma mı diyor? Git, yoksa ateş ederim mi diyor? Niye ki? Allahım, sen aklıma mukayyed ol! Mehmet’e ne oldu ki? Yoksa bu, Mehmet değil mi? Bizim dilimizi konuşan bu eloğlu da kim ola? Mehmet’i bana düşman eden, mankurtlaştıran kimin nesi? Allah’ım sen yardım et!

Önce tanklar geldi, ardından uçaklar, en sona keskin nişancının sesi duyuldu. Geride bir çift gülşefdeli yemeni kaldı.

- Vakit geceyi devirmiş eteklerini çekiştiriyordu. Bi eyyi zenbin gutilet?-

Erdoğan Aydoğan Arşivi
2 Sayı: 2 - Eylül 2016 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler