​​​​​​​Hüzünlü Portakallar Ülkesi
TEMMUZ Sayı: 2 - Eylül 2016

“Hüzünlü Portakallar Ülkesi” (The Land of Sad Oranges), Ghassan Kanafani’nin 26 yaşındayken yazdığı ilk hikâyelerinden biridir. Hikâyedeki olaylar tamamen gerçektir. Ghassan Kanafani, Filistin işgal edildikten sonra, amcasının ailesiyle beraber kamyon kasasında Lübnan’a gitmiş ve 12 yaşındayken yaşadığı bu macerayı, daha sonra “Hüzünlü Portakallar Ülkesi” adıyla hikâyeleştirmiştir. Yani anlatıcı kendisidir; “baban”, “annen” ifadeleri ile hitap ettiği kişi ise amcasının oğlu Faruk Gandour’dur. Faruk Gandour, bugün Beyrut’ta bulunan Ghassan Kanafani Vakfı’nı yönetiyor ve hikâyeye konu olan olayların üzerinden neredeyse 70 yıl geçmiş olmasına rağmen, anlatılanların hafızasında canlılığını hâlâ koruduğunu söylüyor.


Akka’ya gitmek üzere Yafa’dan ayrıldığımızda hiç acı hissetmedim. Bir şehirden başka bir şehre tatile gidiyormuşum gibi davranıyordum. Takip eden günlerde de can sıkıcı bir olay yaşanmamıştı. Okulu kırıyor olduğum için mutluydum bile. Ancak Akka, İsrail askerleri tarafından saldırıya uğrayınca, her şey bir anda değişti. O ilk geceyi hatırlıyor musun? Hem senin hem de benim için ne zor geçmişti. Kadınlar durmadan dua ediyorlardı, erkekler ise acı bir sessizliğe gömülmüştü. Sen, ben ve bizim yaşlarımızdaki diğer çocuklar; hiçbirimiz o ana kadar ne olup bittiğini anlayamamıştık. Ancak, o akşam bizler de artık neyle karşı karşıya olduğumuzun farkına varmaya başlamıştık.

İsrail askerleri, tehditler ve küfürler savurarak çıktıktan sonra, evimizin önünde bir süre durmuşlar ve bazı eşyalarımızı, özellikle yatak ve yorganlarımızı sağa sola fırlatmışlardı. Eski evimizin duvarına sırtımı yaslamış duruyordum ki önce annenin, ardından da teyzenin ve diğerlerinin kamyonete bindiğini gördüm. Baban, seni de kucaklayıp eşyaların üzerine oturttu. Ardından beni kucakladı ve kamyonetin üstündeki demir bir kasanın üzerine bıraktı. Kardeşin Riad da yanıbaşımda sessizce oturuyordu. Daha doğru dürüst yerleşmeye fırsat bulamadan, kamyon hareket etti ve Enn Nâqoura’ya giden o virajlı yolu takip ederek, Akka’yı yavaş yavaş geride bıraktı.

Hava bir anda bulutlanmış ve vücudum soğuk bir dokunuşla ürpermişti. Riad, bacaklarını yukarı kaldırarak sandığın üzerine uzatmış, sırtını da mobilyalara yaslamıştı; gökyüzünü izleyerek oturuyordu. Ben de çenemi dizlerime dayamış, sessizce oturuyordum. Tüm yol boyunca portakal bahçeleri görülüyordu. Korku ve kaygı, hepimize yavaş yavaş yayılmıştı. Araba, ıslak toprak üzerinde zorlukla ilerliyordu. Ve uzaklardan, adeta bizlerin gidişini kutlayan silah sesleri duyuyorduk.

Enn Nâqoura uzaktan göründüğünde, araba durdu. Kamyondaki bir kadın, eşyalarının arasından kalkarak arabadan indi ve önünde bir sepet dolusu portakal ile oturmakta olan çiftçinin yanına gitti. Portakalları kamyona taşıyor, bir yandan da ağlıyorlardı. İşte o anda, portakalın nasıl değerli bir şey olduğunu anladım. Bu kocaman, güzel portakallar kalplerimizde önemli bir yer kaplıyordu. Kadın portakalları aldı ve arabaya geri döndü. Ve daha sonra baban sürücünün yanındaki yerinden kalkarak kollarını açtı, eline bir portakal aldı. Sessizce portakala baktı ve zavallı küçük bir çocuk gibi ağlamaya başladı.

Enn Nâqoura’ya vardığımızda, kamyonetimiz pek çok arabanın arkasında kontrol sırasına girdi. Erkekler, kontrol noktasındaki polis memurlarına, üzerlerinde bulunan silahları teslim ediyorlardı. Sıra bize geldiğinde, masanın üzerinde bir sürü otomatik silah ve el tabancası birikmişti bile. Önümüzde ise, portakallar ülkesini bırakarak, Lübnan’a girmekte olan uzun bir araç kafilesi vardı. Birdenbire yüksek sesle ağlamaya başlamıştım. Annen, sessiz sessiz portakallara bakıyordu. Babanın gözlerine ise, İsraillilere bırakmak zorunda kaldıkları o güzelim portakal ağaçlarının gölgesi düşmüştü. Polis memuru ile konuşurken, gözlerine doluşan yaşlara engel olmakta zorlanıyordu. Kontrol noktasından geçtik ve akşamüstü olup da Sayda’ya vardığımızda her birimiz birer mülteciydik artık.

Hepimiz yol boyunca düşüncelere dalmıştık. Baban ansızın yaşlanmıştı adeta ve uzun süredir uyumuyormuş gibi görünüyordu. Yolun kenarına atılmış eşyaların yanında duruyordu. Eğer, tek kelime dahi söyleyecek olsam bana patlayacağını biliyordum: “Babana da lanet olsun, sana da!” Bu iki küfür yüzünden okuyordu. Hatta muhafazakâr bir Katolik okuluna gitmek zorunda kalmış olan ben bile*, Tanrı’nın insanları mutlu etmek istediğinden şüphe duyuyordum artık. Tanrı’nın her şeyi görüp işittiğinden emin değildim. Tanrı’nın çocukları sevdiğine ve onları mutlu etmek istediğine dair anlatılan tüm o renkli hikâyeler, muhafazakâr Katolik okullarında söylenen yalanlardan birine benziyordu. Filistin’deyken tanıdığımız Tanrı’nın bizi bırakıp gittiğinden emindim. O da belki dünyanın bir yerinde mülteci olarak yaşıyordu. Kendi problemlerini dahi çözmeye gücü yetmiyordu. Böyle düşünüyordum o zaman. Ve yoldaki patikanın ortasında kalakalmış olan bizler, kaderimize razı bekliyorduk. Ancak bir çözüm yolu bulmamız gerekiyordu. Başımızı sokacak bir yer bulmamız lazımdı.

Karanlık yavaş yavaş bastırınca korkmaya da başlamıştım. Geceyi kaldırımda geçireceğimizi ve ruhuma korkunç kâbuslar dolacağını düşünüyordum. Beni sakinleştirecek kimse yoktu. Beni oyalayacak kimseyi de bulamamıştım. Babanın o sert sessizliği beni daha da korkutuyordu ve annenin elindeki portakallara bakmak yüreğimi sıkıştırıyordu. Herkes büyük bir sessizlik içerisindeydi. Herkes yola bakarak, çözüm yolları bulmaya çalışıyor, bizi çatısının altına alacak birilerini hayal ediyordu. Ardından bir anda şansımız döndü. Yanımıza gelen, bizlerden birkaç gün önce şehre varmış olan amcandı. Kaderimizi değiştiren o olmuştu. Amcan manevi değerlere çok bağlı bir adam değildi ve kendini sokakta bulunca daha da vahşileşmişti. Yahudi bir ailenin yaşadığı bir eve gitmiş, kapıyı açarak, odanın ortasına dalmış ve yüzlerine “Filistin’e gidin**” diye haykırmıştı. Filistin’e gitmemişlerdi ancak onun öfkesinden korkmuş ve salondan çıkarak çatı katına sığınmışlardı. Böylece sadece salon değil, evin diğer kısımları da amcana kalmıştı.

Amcan bizi işte bu eve getirdi. Ailenin eşyaları ve bizimkiler bir araya gelince, ev tepeleme dolmuştu. Ben koridorda yere uzandım ve üzerime bir parka aldım. Uyandığımızda erkekler hâlâ sandalyelerde oturuyorlardı. Sayda’da uzun süre kalamazdık. Amcanın ayarladığı yer, yarımıza yetecek kadar genişlikte bile değildi. Ancak burada mecburen üç gün daha kaldık. Annen, babana ya bir iş bulmasını ya da portakallarına geri döneceğini söylemişti. Baban, bütün üzüntüsünü, hıncını ondan çıkardı. Sesi öfkeden titriyordu. Böylece ailevi sorunlarımız da başlamıştı artık. Mutlu ve güçlü ailemiz, portakal ağaçlarımızın ve evimizin olduğu yerde, şehitlerimizin yattığı topraklarda kalmıştı.

Babanın nereden para bulduğuna dair bir fikrim yoktu. Bir keresinde eskiden annene, onu mutlu etmek için aldığı ufak bir mücevheri sattığını görmüştüm. Lakin bu sorunlarımızı çözmek için yeterli değildi elbette, başka para kaynakları bulması gerekiyordu. Hiç kimseden ödünç para almış mıydı? Bizim haberimiz olmadan, getirdiğimiz eşyalardan birini mi satmıştı? Bilmiyorum. Ancak Sayda’nın banliyösüne taşındıktan sonra, bir kayanın üzerine otururak ilk kez gülümsediğini hatırlıyorum. Muzaffer ordular eşliğinde vatanına geri dönebilmek için 15 Mayıs’ı bekliyordu.

Sert ve acı geçen bir dönemden sonra, 15 Mayıs gelip çatmıştı.*** Gece saat tam 12.00’de, ki ben o sırada uyuyordum, beni ayağıyla dürterek uyandırdı ve gururlu bir sesle; “Kalk da, birazdan Filistin’e girecek olan Arap ordularının zaferini izleyelim.” dedi. Çılgın gibi uyandım ve gecenin bir yarısında köyden bir kilometre uzakta olan yola doğru yalınayak koşmaya başladık. Genç yaşlı hepimiz nefes nefese koşuyorduk. Uzaktan Ra’ss Enkoura’ya doğru gitmekte olan arabaların ışıklarını görüyorduk. Anayola vardığımda, soğuğu hissettim ancak babanın çılgınca heyecanı her şeyi unutmamıza neden oluyordu. Küçük bir çocuk gibi arabaların arkasından koşuyordu. El sallıyor, çatlak bir sesle bağırıyordu. Artık nefesi tamamen kesilmişti ancak hâlâ küçük bir çocuk gibi arabaların peşinden koşmaya devam ediyordu. Biz de onun peşi sıra koşuyor, bağırıyorduk. Ve azametli askerler kasklarının altından sert bir sessizlikle bize bakıyorlardı. Hepimiz nefessiz kalmıştık. Fakat baban 50 yaşında olmasına rağmen, koşturmaya devam ediyordu. Askerlere sigara atıyor, o koşmaya devam ettikçe, biz de küçük bir keçi sürüsü gibi onu takip etmeye devam ediyorduk.

Araç kafilesi aniden ortadan kayboldu, biz de yorgunluktan perişan halde, nefes nefese eve döndük. Baban susmuştu ve ne zaman bir araba geçse, yüzüne yansıyan ışıktan gözyaşlarını görüyorduk.

O günden sonra, hayat daha ağır akmaya başladı. Kandırılmıştık ve acı gerçekle ancak bir süre sonra yüzleşebilmiştik. Hepimizin üzerine bir kasvet çökmüştü. Filistin, evi ve portakal bahçeleri hakkında konuşmak artık babana da zor geliyordu. Bizler de sanki onun acısını yaşamasına engel oluyormuşuz gibi suçlu hissediyorduk kendimizi. Bu yüzden, o sabah bize bağırdığında, bu bağırışın arkasındaki anlamı kavrayabilmiştik: “Tepeye gidin ve öğleden önce asla geri gelmeyin…” Henüz kahvaltı yapmamıştık ve o böyle yaparak bir şeyler yemek istememizin önüne geçiyordu. Artık her şey tepetaklak olmuştu. En basit bir şey bile babanı öfkeden çıldırtmaya yetiyordu. Bir keresinde, içimizden biri ona bir şey sorduğunda, sanki elektrik akımına kapılmış gibi titremiş ve gözlerini üzerimize dikmişti. Sonra bir çözüm bulmak istermiş gibi ayağa kalkmıştı. Hem onun bu trajediyi bitirmek için yeterince güçlü olduğunu hissederek umutlanıyor, hem de büyük bir felaketin yaklaştığını görerek korku duyuyorduk. Baban bir anda saçma sapan konuşmaya başladı. Bir yandan, sanki bizim göremediğimiz bir şey varmış da, onu arıyormuş gibi, kendi etrafında dönüyordu. Sonra da, Akka’dan getirdiğimiz kutulardan birinin üstüne zıpladı. Ve histerik, korkutucu bir şekilde bağırmaya başladı. Annen, babanın bir tür sinir krizi geçirdiğini hemen kavramış ve annelere has bir koruma duygusuyla bizi evden uzaklaştırmak istemişti. Ancak onun bu arzusuna rağmen, kulaklarımızı pencereye dayayıp içeriyi dinlemeye başlamıştık. Korkmuştuk ve babanın şöyle söylediğini işitiyorduk: “Hem onları hem de kendimi öldüreceğim. Artık bitsin istiyorum, bitsin istiyorum…” Kapının çatlaklarından içeriyi gözetlemeye başladık. Baban, kendini yere atmış, güçlükle nefes alıyor ve dişlerini sıkıyordu. Annen, belli bir mesafeden onu izliyordu. Yüzü korku doluydu.

Başta ne olduğunu anlamadım. Daha sonra, babanın yanında, yerde siyah bir tabanca gördüm ve bütün kuvvetimle kaçmaya başladım. Tepeye doğru koşmuştum. Evden uzaklaştıkça, çocukluğumdan da uzaklaşıyordum sanki. Hayatımızın bir daha asla eskisi gibi olamayacağını anlamaya başlamıştım. Hiçbir şey eskisi kadar basit değildi ve hayatın kendisi de heyecanla bize neler sunacağını beklediğimiz güzel bir şey olmaktan çıkmıştı artık. Bir babanın çocuklarına, kafasına sıkacağı bir kurşundan başka sunacağı bir şey kalmamıştı. Ve o dakikadan itibaren, çok daha fazla dikkatli olmaya, baba konuşurken sessiz durmaya, ne kadar aç olursak olalım yemek istememeye, başımızı sallayarak söylenenleri onaylamaya ve babamız bağırdığında dahi gülümsemeye başladık: “Tepeye gidin ve öğleden önce asla dönmeyin!”

Akşam olup da karanlık bastırdığında, baban hâlâ ateşler içerisinde titriyordu. Annen de yanındaydı ve gözlerimiz karanlıkta birer kedi gözü gibi parıldıyordu. Dudaklarımız mühürlenmişti. Orada, çocukluğumuz elimizden alınmış ve portakallar diyarı güzelim vatanımızdan sürülmüş bir halde kalakalmıştık. Eski bir çiftçi anlatmıştı bunu bize. Eğer bir el şiddetli şekilde ağacı sallarsa, portakallar da ölürmüş artık. Baban, o andan itibaren yatağa bağlı yaşamaya başladı, annenin ise o gün bugündür gözyaşları hiç dinmedi. Bir keresinde gizlice odasına girdiğimde, babanın yüzünü kırık bir öfkeye bürünmüş görmüştüm. O siyah tabanca ise sehpanın üzerinde duruyordu. Yanında ise bir portakal… Buruşmuş, kuru bir portakal…


*Kanafani ailesi, Müslüman bir ailedir. Ancak Ghassan Kanafani, Akka’da iken bir süre Fransız okulunda eğitim görmüştür.

**Buradaki “Filistin’e gidin” sözü tarizdir. Söylenmek istenenin tersi söylenerek nükte yapılmıştır.

***15 Mayıs 1948, Nakba yani büyük felaketin yaşandığı gündür. İsrail, 14 Mayıs 1948 günü bağımsızlığını ilan etmiş ve 5 Arap ülkesi (Mısır, Suriye, Lübnan, Ürdün, Irak) bu gelişme üzerine İsrail’e savaş açmıştı. Ancak maalesef kazanan taraf İsrail oldu. Ve Filistin halkı büyük bir yıkım yaşadı. Hikâyede, kahramanımızın umutla Arap ordularından gelecek zafer haberini beklemesi, bu olayla bağlantılıdır.

Türkçesi: Peren Birsaygılı

Ghassan Kanafani Arşivi
2 Sayı: 2 - Eylül 2016 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler