Güneşin Altındaki Adam: Ghassan Kanafani
TEMMUZ Sayı: 2 - Eylül 2016

I. Dünya Savaşı’nın sonunda Filistin, İngiliz mandası altına girdiği zaman, Avrupa’dan da buraya büyük bir Yahudi göçü başlamıştı. Zira Kasım 1917’de Balfour Deklarasyonu ile kurulması düşünülen Yahudi devletinin adresi, Filistin toprakları olarak belirlenmişti. Batılı devletlerin bu hayali, 1948 yılında İsrail’in kurulması ile gerçek oldu ve ardından çıkan ilk savaş sonucunda İsrail, Filistin topraklarının dörtte üçünü hakimiyeti altına aldı.

Arap halkının payına düşen sadece, Doğu Kudüs bölgesini içeren Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ydi. Ancak İsrail, bununla da yetinmedi ve 1967 Arap-İsrail savaşı sonrasında Batı Şeria ve Gazze’yi de işgal ederek, buralarda hızla Yahudi yerleşim birimleri kurmaya başladı. Bu, Filistin topraklarının tamamının işgali anlamına geliyordu. Ve Ortadoğu’nun bu acılı coğrafyası o zamandan bu yana sayısız katliama ve trajediye ev sahipliği yapıyor.

Ghassan Kanafani vatanı işgal edildiğinde, henüz on iki yaşında bir çocuktu. Ve ailesi ile birlikte Yafa’da yaşıyordu. Daha sonra yazdığı bir yazıda o günleri anlatırken; “Çocukça mutluluğumuz üzerine karabasan gibi çöken gecelerin sızısında büyüdük.”, demiş ve şöyle devam etmişti: “İnsanın yavaş yavaş büyüdüğüne mi inanırsın? Hayır, aslında o aniden doğar ve büyür. Tek bir an, tek bir sözcük onun yüreğini yeni bir kalıba sokar. Tek bir sahne onu çocukluktan kendi yolculuğunun sarp yollarına bırakıverir.”

Kısa bir süre sonra, Ghassan’ın 12. doğum günü olan 9 Nisan 1948’te Deir Yasin katliamı meydana geldi. Katliam gecesi, Deir Yasin halkı hoparlörlerden gelen “Köyü terk edin!” anonsları ile uyanmışlar, ne olduğunu anlayamadan evleri ateşe verilmeye başlanmıştı. Evlerden kaçmak isteyenler kurşuna dizilmiş, çocuklar annelerinin gözleri önünde öldürülmüştü. Üstelik köylüler silâhsız oldukları ve Yahudi komşularıyla saldırmazlık anlaşması imzaladıkları halde katledilmişlerdi.

Bu katliam, Ghassan’ın üzerinde büyük bir etki bırakmıştı. Bir daha asla doğumgününü kutlamadı. Ailesiyle beraber önce kısa bir süreliğine Lübnan’a, ardından da öğrenim hayatına devam edeceği Şam’a gitti. Herkes gibi, çatışmalar son bulduğu zaman, evlerine geri döneceklerini düşünüyorlardı. Toplam 6 erkek ve 2 kız kardeş idiler. Yani büyük bir aileydiler. Şam’a yerleştiklerinde çocuklar da burada okula başlamışlardı. Ghassan, Şam Üniversitesi Arap Dili ve Edebiyatı bölümüne kaydoldu ancak Filistin ulusal hareketi içerisinde aldığı aktif rol nedeniyle okuldan uzaklaştırıldı.

Ghassan’ın içinde müthiş bir yazma tutkusu vardı. Kuveyt’e giderek bir süre öğretmenlik yapmış, oradan Beyrut’a geçmiş, meşhur El-Hedef gazetesinde çalışmaya başlamıştı. Bu esnada, neredeyse nefes dahi almadan yazıyordu. Hikayeler yazdı, şiirler yazdı, araştırma yazıları kaleme aldı ve hatta bir roman yazmanın hayalini kurmaya başladı. Filistin, işte oradaydı. Bütün ihtişamı ve güzelliğiyle yanıbaşında duruyordu. O canım zeytinağaçlarının kokusu dahi geliyordu sanki burnuna. Ancak vatanına girmesi yasaklanmıştı. Bu yüzden, her ne yazarsa yazsın, tek bir şeyi hedefliyordu. En çok istediği şey, dünya kamuoyunun dikkatini Filistin’de yaşanan o büyük drama çekebilmekti. Bazı geceler hiç uyumuyor, bazı geceler ise birkaç saatlik uykunun ardından yazmaya devam ediyordu.

Beyrut’ta bol nikotinli geçen bir gecenin ilerleyen saatlerinde şu şatırları düştü hikayesinin orta yerine: "Bu dünya üzerinde tek bir şey dışında her şey çalınabilir, yağmalanabilir. Çalınamayacak tek şey haklı bir davaya ve inanca bağlılıktan doğan aşktır.”

En ünlü uzun hikayelerinden birisi olan “Ricalü'ş Şems” yani “Güneşin Altındaki Adamlar”ı da Beyrut’ta kaleme aldı. Güneşin Altındaki Adamlar, 1963 yılında basıldı. Kitap, çalışabilmek için Kuveyt’e gitmek isteyen 3 Filistinli mülteci hakkındaydı. Tesadüf eseri Bağdat’ta karşılaşan bu üç adamın da amacı, ailelerine para gönderebilmekti. Basra üzerinden Kuveyt’e gideceklerdi. Planlarına göre araba onları alacak ve sınırdan geçerken su tanklarının içinde saklanacaklardı. Fakat sınırda çok uzun süre bekletildikleri için, üçü de su tankının içinde havasızlıktan ve sıcaktan hayatlarını kaybediyorlar. Şoför, sınırı geçtikten sonra üç Filistinli mültecinin de hayatını kaybettiğini görüyor. Ve “Neden bidonlara vurmadılar?” diye haykırıyor; “Seslerini neden duyuramadılar bana?” Kitap büyük bir ilgiyle karşılandı, Ghassan Kanafani’nin güçlü anlatımı, vurguladıkları; Filistinliler arasında yaygın bir ifade haline geldi: Sesini duyurmak, direnmek... Bu hikaye, Filistinlilerin hangi şartlarda hayatta kalmaya çalıştıklarına dair bir semboldü. Ve bu tür hikayelerin ilkiydi.

Ghassan Kanafani, 30’lu yaşların ortalarına gelmeden, toplam 18 hikaye kitabı ve yüzlerce makale kaleme aldı. Portakal Vatanı’nın Hazin Öyküsü, Hayfa’ya Dönüş, Size Kalan, Kör Adamla Sağır Adam, Filistin’in Çocukları ve diğerleri...

8 Temmuz 1972 sabahı, Mossad tarafından karısı ve çocuklarının önünde suikaste uğradığında henüz 36 yaşındaydı. Filistinli bir arkadaşımız bir keresinde şunu söylemişti: “Ghassan Kanafani’nin en azından 10 yıl daha yaşadığını bir düşünsenize, kim bilir daha neler yazacaktı?” Aynı şeyi “Filistin Direniş Edebiyatı Antolojisi”ni hazırlayan ve büyük bir Kanafani hayranı olan Edebiyat Profesörü Barbara Harlow da söylemişti: “İsrail onun kaleminden öyle çok korktu ki en verimli çağında koparıp aldı aramızdan. Biraz daha yaşasaydı...”

Sevgili eşi Anni Kanafani’nin anlattığına göre, o lanet olası bomba patladığında, henüz tamamlanmamış bir hikayenin ortasındaydı Ghassan. Masasının üzeri bir sürü taslakla, yapılması tasarlanan bir sürü iş ile doluydu. Her şey ama her şey öylece kalmıştı. Beyrut’ta çok büyük bir cenaze merasimi tertip edildi, çeşitli Müslüman ülkelerden hatta dünyanın pek çok farklı yerinden insan, hayatını Filistin davasına adamış bu genç adamı yalnız bırakmadı son yolculuğunda.

Ghassan Kanafani Vakfı

Eşi ve arkadaşları tarafından ölümünün ardından, hatırasını yaşatmak için kurulan Ghassan Kanafani Vakfı, bugün Beyrut’ta faaliyet gösteriyor. Ve şahane işler yapıyorlar.

Her şey, bir avuç insanın gayretleri ile başlamış. Ghassan Kanafani, hayatını kaybettikten sonra bir araya gelen arkadaşları, öncelikle onun edebiyat çalışmalarını derlemişler*. Romanları, kısa hikayeleri, makalaleri ve konuşmalarını toplayarak, iki kitap yayınlıyorlar. Bu kitapların, bugün baskısı kalmamış, keşke imkân olsaydı da ilk baskılarını inceleyebilseydik. Kendilerini “Anma Komitesi” olarak adlandıran grubun içinde Ghassan Kanafani’nin eşi Anni Kanafani ve kuzeni Faruk Gandur da var. Allah onlardan razı olsun, eşsiz insanlar.

İki kitap basıldıktan sonra, Lübnan makamlarından izin alan arkadaşları, vakfı resmen kuruyorlar. Sene 1974, yokluk dizboyu, İsrail saldırıları da devam ediyor. İlk amaçları, Ghassan Kanafani’nin yazdıklarının mümkün olduğunca çok dile çevrilmesini sağlayabilmek. Bunun için günler geceler boyunca çalışıyorlar. Ellerine geçen tüm parayı da bu işe yatırıyorlar. Ve bugün Kanafani’nin kitapları yaklaşık 20 dile çevrilmiş ise, bu işte o bir avuç insanın fedakârlıkları sonucu oluyor.

Kitaplar basılmaya başladıktan sonra, onlar için çok önemli olan bir diğer iş için çalışmaya başlıyorlar: Kamplarda yaşayan Filistinli çocuklar için anasınıfları açmak. Yeterli kaynağı bulamadıkları için 2 sene bekliyorlar. Ve İlk sınıf, Ghassan Kanafani’nin kitaplarının satışından gelen gelirle ve dostlarının yardımlarıyla, 1979 yılının Kasım ayında Beyrut’ta hizmete giriyor. İlerleyen yıllarda, Sayda ve Trablus’ta da açılan okullar ile birlikte, toplam 6 anaokulu açıyorlar. Bu okullarda ders veren öğretmenlerin tamamı da mülteci kamplarında yetişen Filistinli gençlerden oluşuyor. Aynı Ghassan Kanafani gibi. O da bir zamanlar onlar gibi mülteci kamplarında kalan küçük çocuklara öğretmenlik yapmıştı.

Vakfın bünyesindeki anaokulları bugün büyük bir özveriyle çalışmaya devam ediyor. Beyrut’taki okulda eğitim görenlerin büyük çoğunluğu zihinsel ya da fiziksel engelli çocuklar. Herhangi bir engele sahip olmayan çocuklar da engelli arkadaşları ile aynı sınıflarda eğitim görüyorlar. Anni Kanafani’ye göre birbirleri ile dostluk ve sevgi bağı kuran çocuklar, zamanla karşıdaki arkadaşlarının engelini görmez oluyor. Oynadıkları Muhammed, Ayşe ya da herhangi bir başka arkadaşları oluyor onlara göre. Ve vakfın öğretmenleri bu küçük yürekler arasında oluşan güzel bağların ve dayanışmanın, İsrail’in açtığı tüm o yaraları iyileştirecek en iyi ilaçlardan biri olduğunu düşünüyor. “Bazen çocuklardan biri bahçede oynarken düşüyor.” diyor Kanafani’nin kuzeni ve vakfın yöneticisi Faruk Gandur ve şöyle devam ediyor: “Ama sonra hemen bir arkadaşı yanına koşarak ona elini veriyor ve kaldırıyor. Üstünü başını silkelemesine yardım ediyor, bir yeri kanıyorsa ya da ağlıyorsa arkadaşının elini tutuyor. Tıpkı Ghassan ile benim çocukluğumuz gibi. Biz Filistinli çocuklar, düştüğü an birbirine elini uzatan çocuklar idik, öyle çocuklar yetiştirmeye de devam ediyoruz.”

Olur da bir gün yolunuz Lübnan’a düşerse, bu vakfı ziyaret ediniz lütfen. Yaklaşık 7000 kitaplık bir kütüphaneleri var, dilediğiniz gibi incelemeniz serbest. Halen 1600 Filistinli çocuk eğitim görüyor, onlarla sohbet edebilir, oyunlarına katılabilirsiniz. Yaşanan onca yıkımın ve acının içerisinde, kendilerine nasıl bir dünya yarattıklarını gözlerinizle görmüş olursunuz.

Peren Birsaygılı Arşivi
2 Sayı: 2 - Eylül 2016 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler