Anadolu: Bir İnsan, Bir Destan
TEMMUZ Sayı: 2 - Eylül 2016

I. Cideli Selahattin’in Kayboluş Hikâyesi

Yıl 1990… Kastamonu'nun Cide ilçesine bağlı Soğuksu beldesi Kovanören köyünde yaşayan konuşma ve zihinsel engelli Selahattin Şahin, askerlikten muaf raporu almak için İstanbul Gülhane Askeri Tıp Akademisi'ne gider. Gider diyoruz ama o, olayın bilincinde olmadığı için babası Rafet Emmi tarafından götürülür desek daha doğru olur.

İstanbul, koca şehir sonuçta. Baba oğul o hengâmede tam da Üsküdar’da vapurdan inerken birbirlerini kaybederler. Aile perişan olur. 3 ay gece gündüz ararlar ama nafile. Şimdiki gibi sosyal medya, halkın derdiyle dertlenen televizyon yok tabii. Umudu keserler Selahattin’den. Umut, o yıllarda bileti en kolay kesilen şeydir çünkü.

Kaybolmuştur Selahattin, insan denizinin ortasında. Ne olmuş, nasıl olmuş bilinmez ama Selahattin kendini Konya’da bulur. İstanbul nere, Konya nere. Hem konuşma hem de zihin engeli bulunan Selahattin, bize anlatamayacağına göre bu süreç meçhul.

Selahattin, Eski Garaj dolmuşçularından Haceli Uyar tarafından Mengene Mahallesi’nde bir çardakta soğukta uyurken bulunur. Donmak üzeredir. Hacıali Abi doğruca Garaj içerisindeki Köseler Çay Ocağı’na götürür Selahattin’i. “Meczup” derler şoförler, garibanlığına şahit olurlar ve sonraki yıllarda vefat edecek olan Köseler Kardeşlerin babaları Osman Köseler tarafından koruma altına alınır. İlk 6 ay otelde bakılır Selahattin’e, sonraları Köseler Kardeşler çay ocağında kendisi için özel olarak yaptırılan odada yaşamını devam ettirir. İşte o çay ocağında 20 yıl kalır Selahattin. Yirmi yıl. Selahattin, kendisine ayrılan odada yatıp kalkar, gündüzleri ise çay ocağına tatlı su doldurur, dolmuşçu esnafının ufak tefek getir götür işlerini yapar. Bizim gariban Selahattin’in yükünü, Haceli Uyar ile birlikte yakın arkadaşı Ünal Görmez sırtlanır. Bu iki arkadaş Selahattin’in derdiyle dertlenir, hastalanınca şifa için didinir, acıkınca doyurur, hayat arkadaşı olurlar. Haceli ve Ünal, aralıksız tam 20 yıl boyunca her hafta perşembe günleri Selahattin’in banyosunu, tıraşını yaptırıp mübarek Cuma gününe temiz elbiselerle başlamasına vesile olurlar. Dile de yazıya da kolay, yirmi yıl.

N’oldu Selahattin’e?

Günler, aylar, yıllar birbirini kovalar. Yirmi yıl muhannete muhtaç etmeden bakılır Selahattin’e. “Ahilik nedir?” sorusuna uzun ve okkalı bir cevap verilir aslında. Kardeşliktir yapılan. Aynı bahçedeki farklı ağaçlar nasıl zamanla toprak altında birbirlerine karışıyorsa öyle damar damar, bilinmez, anlatılmaz bir akış vardır Anadolu’da. 19 yaşında İstanbul’dan Konya’ya gelip donmak üzereyken bulunan, konuşamayan, zihinsel engelli Selahattin Şahin, -şahitlerin ifadesine göre- 2010 yılının 8 Mayıs Cumartesi gecesi birden yüksek sesle konuşmaya başlar. Çay ocağının emektarlarından Erkan Gökçil ve diğer müşteriler şaşar kalır duruma. Modern zaman insanları 155’i ararlar böyle durumlarda yahut acil servis ve doktor arayışı devreye girer. Eski Garajlar esnafı öyle yapmaz, hemen yakınlarındaki Pisili Camii imamı Yakup Hoca’ya koşarlar.

/Acil bilgi: Pisili Camii ve Pisili Türbesi (Pir Esad Türbesi), Konya’nın Karatay ilçesinde Pir Esat Mahallesi’nde yer alır. Buradaki kitabeye göre, Şeyh Esad, miladi 1263 yılında vefat eder. Sandukanın ayak ucunda çok küçük bir tahta sanduka daha vardır. Halk bunun altında Şeyh'in kedisinin gömülü olduğunu söylemektedir. Pisili Sultan adını da buradan almaktadır. Kedisini, öldükten sonra bile yanı başından ayırmak istemeyen bir şeyhin yaşadığı mahalledir burası. Pir Esat Mahallesi, Anadolu’daki herhangi bir şehrin herhangi bir mahallesidir aslında./

Yakup Hoca, Selahattin’i karşısına alır. Sakin sakin, tane tane konuşturmaya çalışırlar onu. Herkesin yüreği pır pır. Nasıl bir heyecan, nasıl bir merak.

Yakup Hoca: Sen nerelisin?

Selahattin: Cide.

Yakup Hoca: Cide'de ağabeyin var mı?

Selahattin: Var. Celal.

Yakup Hoca: Babanın adı ne?

Selahattin: Rafet

Yakup Hoca: Allahuekber!

Her şey gün gibi aydınlanır. Düne kadar “meczup” diye sahiplendikleri gariban Selahattin kimsesiz değildir. Yakup Çevrem, birkaç bilgi daha aldıktan sonra Bolu Gerede’de nüfus müdürlüğünde çalışan arkadaşını arar ve sonrasında da Selahattin’in Kastamonu'nun Cide ilçesi, Soğuksu Beldesi Kovanören köyünde oturan ailesine ulaşırlar. Pisili Camii İmamı Yakup Hoca, aileyi Konya’ya çağırır.

Hoca çağırdı dediysek gelmek kolay mı? Sonuçta Selahattin’in ailesi de mazbut ve gariban. Selahattin’in annesi Nefise Teyze, Konya’ya gitmek isteyen oğlu Celal’e ve gelini Huriye’ye; ‘Kızım gitmeyin, benim oğlum öldü. O değildir. Konya’ya gidip gelecek paranız bile yok.’ deyip salmak istemez onları. Yakup Hoca telefonda uzun uzun fiziki özelliklerini sayınca inanırlar ve yola düşerler.

/Acil bilgi: Celal ve Huriye Şahin konu komşudan borç alıp Konya’ya giderler. Lakin Selahattin’in kaybolduğu, herkesin onu ölü bildiği yıllar içinde babaları Rafet ve kızkardeşleri Aynur vefat etmiştir. Bu arada son 10 gündür anne Huriye Şahin hastalanmış, geceleri sık sık Selahattin’in ismini sayıklar olmuştur. Diğer kardeşleri Yusuf, Halil, İsmail, Sultan ve Havva hep birlikte Konya’dan gelecek kardeşlerini beklemektedirler./

Celal ve Huriye Şahin gece vakti Konya’ya gelirler ve Yakup Hoca’nın evinde misafir olurlar. Sabah erken saatte Eski Garajlar’daki adını daha önce andığımız çay ocağına geçerler. Selahattin’in neredeyse ikiz kardeşi gibi benzediği ağabey Celal Şahin, kardeşini görünce bir anda hareketsiz kalır. Kelimeler yetersiz, tüyler diken diken, gözlerden dudaklara inen ince bir sel… Celal ile Selahattin birbirlerine uzun uzun sarılırlar. Ağlamayan kul kalmamıştır çay ocağında. 20 yıldır susan, bir biblo gibi duran Selahattin’in ağzından çıkan ilk cümle “Anam nasıl?” olur. Hıçkırıklar artar, sessiz sessiz ağlayanlar da koyuverirler kendilerini. Hüngür hüngür ağlayanlarla dolu bir mekân hayal edin, öyle işte.

Biter mi? Bitmez elbet. Sonuçta Selahattin’in ailesi de gariban. Borç harç gelmişlerdir Konya’ya. Önce çarşı esnafı, ailemizi bir güzel gezdirir Konya’da, yedirip içirirler. Sonrasında hayırsever esnaflardan Bilici Spot’un sahibi Abdurrahman Bilici’nin özel otomobili ile Kastamonu’nun yolunu tutarlar. Şahin ailesini Eski Garaj Pisili Camii İmamı Yakup Çevrem ve eşi de köylerine kadar eşlik etmek üzere yola çıkar. 20 yıl gül gibi baktıkları, birlikte gülüp eğlendikleri, ne yerlerse aynısını paylaştıkları Selahattin Şahin’i anasına teslim edip dönerler memleketlerine.

II. Selahattin’e Sahip Çıkan Anadolu, Toprağına Sahip Çıkmaz mı?

Tankların üzerine üzerine yürüyüp tek başına hesap soran, tepeden tırnağa ümmet bilinciyle donanmış Safiye Bayat, tankların önüne ölümüne yatan Metin Doğan, üzerinden iki kez tank geçen Sabri Ünal, darbeci tankını ele geçirip bir güzel kullanan sonra da hepimize en güzel selamı çakan Mehmet Köse, Kazan’dan Akıncı’daki 4. Ana Jet Üs Komutanlığı’na giderek darbecilere direnen ve defalarca vurulan torun torba sahibi Mustafa Zorova, yine hemen oralarda uçakların görüşünü engellemek için tarlalarını yakıp göğü siyaha kesen Hicabi Bitik, kocasının kamyonuna atlayıp mahallenin gençlerini sırtlanan Şerife Boz, Anadolu’nun bizatihi kendisidir.

Ardahan'ın Posof ilçesinde yaşayan 55 yaşındaki Köksal Yardımcı, “Bu zalimler bizim silahımızla, mermimizle halkın üzerine topyekûn saldırdı. Reisicumhurumuzdan Allah razı olsun ki halka seslendi, halkımız da hemen sokaklara döküldü. Sanki Çanakkale aşkı geldi. Allah halkımızdan razı olsun, şehitlerimize gani gani rahmet eylesin, yoksa bizim halimiz ne olurdu? Suriyeliler bize sığındı çünkü Osmanlı torunları çok merhametlidir.” diyordu sığırlarını sürerken kendisine soru soran delikanlıya. Darbe ile Suriyeli muhacirleri ve tarihi anında harmanlayıveriyordu bilgece.

İyiliğin, merhametin, şefkatin, Allah ve ahiret inancının kılcal damarlarına kadar bir şekilde işlediği bir coğrafya; darbelerle, sıkıyönetimle, kovuşturmalarla bastırılır, sindirilir belki ama bir şekilde muhakkak bir yerlerden göverir, boy verir.

Anadolu’nun öyle münbit, öyle bereketli toprakları vardır ki orada cömert, safdil, ayın ondördü gibi temiz yüzlü ve merhamet yumağı gibi birbiriyle sarmaş dolaş olmuş insan vadileri vardır. Kalplerine giden derin kanyonlara bir giriverin yeter, nerelere ulaşır, ne enginliklerle karşılaşırsınız. Kıraç gibi görünebilir bazı yerler çatlak çatlaktır ama altında ne şifalı suları akıtır durur da ruhunuz duymaz. İnişli çıkışlıdır coğrafyası, engin dağlardan karpuz çatlatan yaylalara, uçsuz başak denizlerinden tarifsiz turunç bahçelerine kadar rengin, yelpazenin, ahengin, uyumun beşiğidir bu yurt.

Coşkun tarihin evidir Anadolu. Alparslan’ın parlak miğferinin gâvurun gözünü aldığı, Fatih’in pazuları halatları çektikçe şişen yiğitlerinin kandan gelincik tarlalarına dönüştürdüğü, gaye birliği derdiyle ömrünü tüketen Sait Halim Paşa’nın doğduğu olmasa da boy verdiği yerdir Anadolu. Akif’in yalnızlıktan, dertlerden, bir türlü anlaşılmamaktan bıngıl bıngıl akan terini, Atıf Hoca’nın asıldığı ipte kırılan boynunu, Ercüment Özkan’ın Kur’an anlatmak için çırpınırken duran kalbini bıraktığı yerdir Anadolu. Dergilerle, kitaplarla, sayısız halkalarla, ümmetin namusu için Yusuf gibi zindanlarda kalan Cafer Tayyarlarla, Macide ve Özlem gibi dava derdiyle yollarda can verenlerle doludur Anadolu. 60’ta, 70’te, 80’de, 97’de kafasına vura vura sindirilse de 15 Temmuz’da kükreyerek meydanları dolduranların yurdudur Anadolu.

Süleyman Ceran Arşivi
2 Sayı: 2 - Eylül 2016 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler