Röportaj: Temmuz Dergisi
İlk olarak 15 Temmuz’daki darbe girişimi ve akabinde tuzakları boşa çıkaran büyük halk direnişi hakkındaki düşüncelerinizi öğrenmek istiyoruz. Muhakkak vurgulanması gereken hangi özellikler var bu konuda?
15 Temmuz darbe girişimi halkımıza ve ülkemize karşı bir ihanet hareketidir. Satılmışlığın, alçaklığın, Batı’nın maşası olmanın dinî görünüm altındaki tezahürüdür. 27 Mayıs darbesi üzerinden 56 yıl, 12 Eylül darbesi üzerinden 36 yıl geçti. Yani 1960’ta doğanlar 56 yaşında, 1980’de doğanlar 36 yaşında. Bu iki kuşak 1930’lu yıllarda doğanların üzerindeki dipçik korkusunu taşımıyor. Bu yüzden de tankların önüne, silahların önüne yiğitçe çıktılar. Darbe heveslilerinin bundan ders çıkarmaları gerekir. Devleti yönetenlerin de herkesten daha çok ders çıkarması gerekir. Devlet yönetiminde esas olan kaide “işi ehline vermektir”. Bu ilke ihlal edilirse, birilerinin de sizi ihlal etmesine kapı açmış olursunuz. Türkiye’de darbe tehdidi hiçbir zaman bitmez. Çünkü mevcut rejim bir darbe rejimidir. Eğitim sistemiyle, kültür hayatıyla, basın anlayışıyla, kurumsal yapısıyla darbe üretmeye müsait bir rejim. Bu bataklığın kurutulması için köklü değişikliklerin yapılması gerekir. Milletimiz yüzyıldır eksen kayması yaşıyor. Toplumu ve devleti tarihi eksenine yani İslam Medeniyeti eksenine oturtmadığımız sürece, darbe başta olmak üzere her türlü tehlike hep kapıda olacaktır.
Bu gelişmelerin, bundan sonraki süreçte şiir başta olmak üzere edebiyat ve sanat alanında da çeşitli yansımaları olacağını düşünüyor musunuz? Edebiyatımız ciddi bir silkiniş, diriliş hamlesine kavuşabilir mi? Bir dönüm noktası olabilir mi Temmuz direnişi?
Bu tür gelişmelerin edebiyata, sanata yansımaları elbette olmalı. Sanatın, edebiyatın bir gözü, bir kulağı da güncelde olmalı. Güncele kör bir edebiyat, geleceğe de kördür. Edebiyatımız –bazı istisnaları dışta tutarsak- genelde, seksen sonrası giderek güncelle bağını kopardı. Bu bağ kopunca da hem okurunu hem de heyecanını yitirdi. Ortaya tuhaf bir edebiyat çıktı. Okurun kabaca “Ne diyon lan!” dediği bir edebiyat.
15 Temmuz bir dönüm noktası olur mu bilemem. Ortada hâlâ darbe girişimini hafife alan bir yazar çizer güruhu var. Gerçi onların derdi bu milletin geleceği değil. Onların hiçbir zaman böyle bir dertleri olmadı. Onların kafası İttihat Terakki kafası, komitacı kafası.
Edebiyatımızın ciddi bir silkiniş yapabilmesi için medeniyetimizle bağını yeniden kurması gerekmektedir. Önce Kur’an’la buluşmalı. Köklü bir zihin ve zihniyet devrimi yapmalı. Bu gerçekleşmeden diriliş asla gerçekleşmez.
Türkiye’de, Avrupa’da ve ABD’de Batılı paradigmanın gönüllü sözcülüğünü bırakmayan, Müslüman halklara hep yukarıdan bakan bir “aydın sapması” da güncelliğini koruyor. Köksüz, halkının değerlerine yabancılaşmış bu aydın tipinin en azından bizim mahalledeki itibarı sarsılır mı bundan sonra? Hem resmî hem de sivil alanda özenti ve eziklikten, kompleks ve taklitten uzaklaşabilecek donanıma, özgüvene ve ayıklığa sahip mi Müslümanların mahallesi?
Ne mahallesi? Mahalle mi kalmış Allah aşkına. Şimdi herkes kendi villasında ötüyor. Villasızlar da sitelerinde cik cik ediyor. Birbiriyle gönül birliği, kafa birliği, dava arkadaşlığı olmayan insanlar aynı derginin sayfalarını paylaşıyor. Şiir yazmak, öykü yazmak fiyaka atmanın bir aracı oldu artık. Kimsenin topluma dair bir talebi yok. Kimsenin bir medeniyet iddiası yok. Bu yönde bir zihin çilesi yok.
En kötüsü de “kentsel dönüşüm” bekleyen sağcı ve solcular yani Batıcılar. Maşallah bunlar iktidardan da iyi beslenirler. İktidar da bunları öyle sever ki sorma gitsin. Birileri kültür bakanı oldu mu ilk toplantısını bunlarla yapar. Bunlardan öğrenir memleketin sanat, edebiyat, kültür ahvalini.
Müslümanlar cüzdan doldurmanın, makam mevki kapmanın peşinde oldukça, ülkede Batıcı yazarların borusu ötmeye devam edecektir. İğneyi kendimize batırırsak, çuvaldıza gerek kalmaz.
Siz Müslüman coğrafyaya öteden beri dikkat kesilen bir şairsiniz. Bazı değerli çabalara, büyük bedellerin de ödendiği direnişlere, halk ayaklanmalarına rağmen Batı’nın da müdahaleleri nedeniyle darbeler, baskılar, kitlesel acılar bitmek bilmiyor Ortadoğu’da. Diktatörlüklerin sona ereceği, her alanda aşamalı bir canlanmanın yaşanacağı, birlik ve kardeşliğin öne çıkacağı gerçek bir “Arap Baharı”, “Müslümanlık Uyanışı” gerçekleşebilir mi ileride?
Buna” Arap Baharı” demek yerine “Ümmet Baharı” demek daha doğru olur. Evet, dünya İslâm’ın aydınlığına, adaletine, kardeşliğine muhtaç. Ya dirilecek ya da bu biyolojik yaşama mahkûm olarak cahiliye düzenini sürdürecek kıyamete kadar. Ama ben şuna inanıyorum: İslâm küfre galip gelecektir. İslâm’ı yeryüzünde hakim kılacak nesillerin ortaya çıkması da Allah’ın umdesindedir kuşkusuz.
Etkileri artık sınırları aşan, bütün dünyayı bir şekilde titreştiren, büyük acılarla bütünleşen, fakat aynı zamanda Baas rejimine ve bölgedeki emperyalist güçlere ve işbirlikçilerine direnen bir Suriye var yanı başımızda. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Suriye diye bir konu yok. Yüzyıl önce Suriye mi vardı? Şam ilimizdi, Bağdat ilimizdi. Konu, İslâm Milletinin konusu. İslâm coğrafyasının her karışı kan gölü. Büyük acılar, büyük yıkımlar yaşanıyor. Olaya ümmet bilinciyle, medeniyet bilinciyle yaklaşmadığımız sürece bu kan akmaya devam edecektir. Tüm Müslümanlar olarak birleşmemiz gerekmektedir. Tüm gücümüzü ortaya koyarak bu zilletten kurtulabiliriz ancak.
Zamanında farklı ülkelerde yaşayan Müslüman düşünürler ve sanatçılar arasında düşünce, kültür ve sanat alanında güçlü köprüler, bağlantılar kurulabilseydi bugün daha zinde, evrensel, etkili bir perspektife sahip olur muyduk? Bu alanlarda yeniden bir “ulustan ümmete” anlayışı inşa edilebilir mi?
Elbette etkili olurdu. Bunu yüzyılı aşkın bir zamandan beri ihmal ettik. Kardeşlik bağlarımızı yitirdik. Ortak yazımızı yitirdik. Bu bağı yeniden oluşturacak olan yine İslam coğrafyasının sanatçıları, edebiyatçıları olacaktır. Ciddi etkinliklerle, karşılıklı ziyaretlerle bu birliktelik gerçekleşebilir. Bunun ilk adımı da temeli ırkçılığa dayalı “ulusalcılık” saplantısından kurtulmaktır.
Siz hem tarihle hem de güncel gelişmelerle daima ilgilendiniz. Edebi çabanızı tarihsel, sosyal, siyasal temalara ve gelişmelere hiç kapatmadınız. Bu konuda öncülük eden isimlerden biri oldunuz. Hem ülkedeki hem de bölgedeki, dünyadaki gelişmeler bağlamında, “Dosyalar” benzeri bir çalışma gelebilir mi? Arif Ay’ın kıymetli ve dinamik tezgâhından önümüzdeki günlerde neler sökün edebilir?
Biliyorsunuz “Dosyalar” yakın tarihin acılarını dile getiren, yakın tarihle hesaplaşan bir kitap. İslam coğrafyasının acılarını da “Şiirimin Şehirleri”nde dile getirdim. Şiirimin baştan beri ufku hep yeryüzü oldu. Olmaya da devam edecek.
Yazılarımı kitaplaştırmanın hazırlığı içindeyim. Birkaç kitaplık bir toplam. Edebiyat Ortamı’nın sorumluluğu da üzerimde: Zamanımın ve zihnimin büyük bir bölümünü dergiye ayırmış durumdayım.
Tezgâh boş değil elbet. Sürprizlere hep açık…
