Bir Gurup Vakti
TEMMUZ Sayı: 2 - Eylül 2016

"Şu köy," dedi kısık sesle. Neredeyse arkasına dönüp annesine köy ile ilgili birkaç soru soracaktı. Gırtlağında hareketlenen ve diline kadar gelen kelimeyi geri gönderdi. Elindeki defterin boş sayfasını açtı.

Bu bulutlar mı üstümüze ağlayacak?

Kocamış gökyüzü ey!

Yüzün buruşmuş, saçların ağarmış.

"Yüzün buruşmuş," ifadesi hoşuna gitmedi. Üzerini çizdi, karalamadı. Orada dursun, şiire ait olmasın ama şiirden çıkmasın istiyordu. "Hele kabuğu," diyordu halası. Kabuğu daha faydalıymış. Limonun asıl vitamini kabuğundaymış. Annesini görmüyordu ama gözlerini kıstığını, dudaklarını büzdüğünü ve başını öne arkaya, "Evet. Evet," anlamında salladığını biliyordu. Annesi hep aynıydı. Bütün o katılığının içinde şöyle sızabileceği bir çatlak olsaydı da kendine yeni bir yer edinebilseydi.

Şiire iki dize ekledi:

Durmadan tazelediğin çehreni

Hangi gölde yıkıyorsun?

"Saçların ağarmış," dizesinin de üstünü çizdi. Kalemi defterin arasına bıraktı. Akıp giden tarlalara baktı bir süre. Dağlar ağaçsız olduklarında bir kusurları varmış gibi geliyor insana, diye düşündü. Şu ağacı oradan alıp ötekinin yanına koydu. Yan yana duran mısır tarlasıyla buğday tarlasını dağa yaklaştırdı. Bir arada duran birkaç kavak ağacını dağın eteğine yerleştirdi. Belki de otların arasına gizlenmiş bir derenin kenarında büyümüşlerdi. Öyle ya, kavak suyu sever. Onları sudan ayırması doğru muydu? Dağa, biraz olsun canlılık katmak isterken kavakları öldürebilirdi. Birinin yaşaması için bir diğerinin ölmesi mi gerekirdi? Defteri araladı. Bir taraftan da dalgın gözlerle belli belirsiz bir noktaya bakıyordu. Bütün bu dalgınlığın içinde, elini çuvala daldırıyor. Bir kelime alıyor, inceliyor. Bazılarını tekrar çuvala bırakıyor ve çuvaldan yeni kelimeler seçiyordu. Ve işte karar verdiği o kelimeleri dizmek için kalemi, kağıt üzerinde gezdirmeye başladı.

Yaşamak toprağını bulunca yeşerecek

Yaşamak suya kavuşunca...

"Hayret!" dedi. Yolculuk başlayalı iki saatten fazla olmuştu ve annesi bir kere bile Hasan dememişti. "Hasan! Hasan'ım!" Şiirine devam etmesi gerek. Kendini arka koltukta oturan annesinden alıyor. Toprağın altına kök salan şu itaatkar ağaçları, yağmura hazırlanan gökyüzünü düşünmesi gerek. Hayal kurması ve sonra bütün o derli toplu hayalleri darmadağın etmesi gerek. Dış sese sağır olması, iç sesi iyi duyması, baktığını iyi gömesi - İçini çekti. Hiç aşk şiiri yazmadığını düşündü. Tam bunu düşünürken kendi hizasında pencere kenarında oturan genç kıza kaydı gözleri. "Aşk, vaktini biliyor," diye düşündü. Her yerine bir ölünün varlığı sinmişken aşkı anmak bile korkunç olurdu. Annesini, babasını ve kendini karşısına dizdi. Tepeden tırnağa bir ölünün parçalarıyla yaşıyorlardı. Hayat belirtisi göstermeleri yasaktı. "Hem," dedi içinden, "annem bize, artık yaşamanıza bakın, gülün eğlenin dese günün birinde. Nasıl yaşanır bilemeyeceğiz. Ürkekçe şöyle bir çevremize bakacağız. İnsanın yıllarca yemeği eliyle yemesi ve günün birinde kaşık tutmaya niyetlenmesi gibi. Yemek kaşıktan dökülüp saçılacak. Gittikçe içimize gömüleceğiz. Ellerimizle yemeği özleyeceğiz ve kaşığı istemeyeceğiz." Abisinin odasındaki eşyaları dışarı atıp, bunları istemiyoruz mu diyecekti? Her Cuma yapılan mezar ziyaretlerini, ayda bir veya bayramdan bayrama yapalım gibi bir öneri mi getirecekti? Peki ya annesi? O yaşama karışmadan, Hüseyin üzerindeki ölü toprağını nasıl atacaktı? Abisi öldüğünden bu yana bir güncük olsun adamakıllı yaşamasına izin vermeyen annesi, "Bundan sonrasını beraber yaşayacağız" mı diyecekti? Beni unuttu, diye düşündü. Bir gölge kadar bile dikkatini çekmiyorum. Hasan'ın şöyle meziyetleri vardı, işin üstesinden böyle gelirdi. Şöyle güzel konuşurdu, böyle tatlı gülerdi. Bir kere de Hüseyin dese. Hüseyin de ölümlü. Bir hatırlayıverse. Hüseyin de bir gün ölecek. Birden babasının solgun yüzü aklına geldi. Sanki gizlice ölüyordu da- Gırtlağına kadar gelen o şeyi yuttu.

Nasıl da dardı

Yüreği geniş oğlunun mezarı

Bu dizeler Hüseyin'e ait değildi. Bir başka biçimde annesi ağıt yakarken söylerdi. Yine de üzerine çizgi çekmedi. Bu hırsızlığı oldukça masum buldu. Annesiyle halasının konuşmalarını duyuyordu. Halası, sağlık sıkıntılarından başka hiçbir üzüntüye kapı aralamayan -biraz gamsız- sesiyle tuhaf, gülünç şeyler anlatıyordu. Belli ki annesi gülümsüyordu. Yoksa halası o konuyu keser, başka bir konuya geçerdi. Böyleydi annesi; başkalarının yanında hiç olmazsa unutup gülümserdi. "Anneannem," diye düşündü, "severken bile öfkeli bakardı. Annem ona çekmiş. Tıpkı o."

Ateşin kıskanç tohumu

Kazan ki

Kaybettiğinin farkına varasın

Böylesine güzel bir gurup vaktinde zihnini nasıl da gereksiz şeylerle dolduruyordu. Şu dağdan, buluttan, kızıllaşmış güneşten bir dize alsaydı ya! Bütün ruhuyla yönelmeliydi. Bir an bile gevşemeden direnmeliydi. Boşluğun içinde bir şuradan bir buradan beliren ve ele, avuca gelmek için bütüncül bir bilinç isteyen sözcükleri yakalamalıydı. "Gevşeme," dedi kendine. Tam bu direncin zırhıyla çepeçevre sarılmıştı ki annesinin sesini duydu. "Hüseyin'im sözümden çıkmaz. Beni hiç üzmedi. Allah onu bana bağışlasın." Hüseyin annesini bir heykel donukluğuyla dinledi ve hep bunu beklediğinin o an farkına vardı. İyi de, yıllar sonra gelen bu övgü ve sevgi dolu sözleri nasıl ve nerede saklayacaktı. Gözlerinin içine yerleşen ve hemen katılaşan sevinciyle yere bakıyordu. Yerde hiçbir şey olmayan karanlık bir noktaya.

Akşam bütün varlıkları koyu birer gölgeye dönüştürdü. Hüseyin, boğazına bir yumru gibi oturan sevinci ne yutabildi ne kusabildi. Nefesi sıklaştı. Durmadan deftere giden eli sonunda onu araladı.

Şu aynayı diğeriyle değiştirmeli.

Ve bu korkuyu ötekiyle.

Uykuya dalıp, elinden kendiliğinden düşene kadar kalemi bırakmadı.

Emine Batar Arşivi
2 Sayı: 2 - Eylül 2016 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler