​​​​​​​Yetim Destan: Suriye
TEMMUZ Sayı: 2 - Eylül 2016

İmtihan olmaktayız birçok vesile ile ve nisyanla hemhâliz kesinlikle. Çok kere insan olmamızın getirdiklerini bir çırpıda silip atmaktan çekinmedik. Dün olanı bugün fark etmeye âşinayız, sahte gözyaşlarını çok uzaklardan tanıyoruz artık, acıyı kalbimizde hissederken ihaneti de yakınlarda buluyoruz her zaman. Vicdan ve merhamet, lüks sıfatlar olmuş âleme!

Hatay, Türkiye’nin bittiği yer diyor haritalar ve sonrasında ya da öncesinde insanlık da bitiyor. Sınır koyduğunuz yere göre birileri ölüyor ve birileri yaşıyor. Sonra birileri konuşuyor, sınır üstüne sınırsızca sınırdan ırak, kafası huzur içinde. Ve susuyorlar kan gibi kapkara. Sonra birilerinin kanı akıyor bembeyaz. Birileri konuşuyor, birileri susmaya devam ediyor. Göğe yükselen bir çocuk oluyor, peşinden kaybettiğimiz bir çuval adı güzel sıfat!

Kanlı Kelimeler Kuşandık

Sınırın ötesinde ve berisinde, haysiyetin ötesini deberisini de bilmeyenleri gördük. Kandan beslenen esnaflara şahit olduk biz burada, kan koklayanları gördük, kana batasıcaları… Kanlı beldenin muhacirlerine ensar olmak şöyle dursun, bir de kanına ekmek doğrayanlar oldu buralarda. Bir köpeğin nefes almaktan imtina edeceği rutubet yuvası puslu ağıllara misafir etti bazıları onları birçok yüz liraya. Kimisi bir kölenin boynuna dişlerini geçirircesine sömürdü onları. Hani elinde bir kırbaç olsa çekinmezdi kullanmaktan sivri tırnaklı elleri.

Satıldılar burada, vuruldular, kırıldılar ve avuç açtılar; suçlu oldular. Cürmün sahibi parmağıyla gösterdi muhacirleri suçlarken. “Bunlar” demekten çekinmedi “suçlu olanlar”…

Ah! Ne tarafa dönsek kemikleri batıyor bize yeryüzünün” demişti bir şair yıllar önce, aynı hikâyeyi koklayarak aynı kere denk geliyoruz aynı kemiklere.

Halep’in Temmuzu

Temmuzun lügatine bir anlam da coğrafyamızdan çıkartılırken demir dişlilerin arasından o gece, yetimlerin duası omuz verdi direnişe. Çünkü yetimler ateşi bilmekte idiler nice temmuzdur. Nice temmuz yaktı yalnız beldelerimizi ve nice destan yazıldı sessiz sedasız. Tanklara galebe çalındı çok kere, Saraçhane’den de önce, köprüden de… Ya da direniş aynıydı belki de, Halep’ten Fatih’e…

Direnişe düşen hep millet, zalimin hakkı hep zillet! Ortadoğu’nun en devasa sofrası, en güzel evi, en yiğit beldesi, en büyük yetimhanesi Halep’in hakkı hep Temmuz, hep diyet!

Ebubekir ve Ömer’in sancaklarına da, Nureddin Zengi ve Selahaddin Eyyubi’nin yiğitlerine de aynı cömertlikle kapılarını açan, yüzlerce yıl onlarca beldeyi besleyen, arzın dört bir yanında hâlâ yankılanan birçok türkü ve şiirde adı hürmetle anılan Halep’ten uzak duruyor ne yazık ki şefkat ve ülfet!

Cesedi kıyılarımıza vuran Aylan bebek için de enkaz altından çıkarılıp konduğu ambulans koltuğunda şaşkın ve acılı bakışlarıyla azıcık vicdanı olan herkesi titreten Umran bebek için de bir akşam ezanı kadar kısa sürüyor ne yazık ki Halep’te merhamet.

Hülâsa yahut Hakkınızı Helal Edin

Suriye, yeryüzünün istenmeyen üvey evladı adeta. Gönlü pas tutmuş, dimağı kurtlanmış şu sefil ve bencil dünyanın üstünde kandan bir leke sanki. “Bizim Allah’tan başka bir yardımcımız yoktur!” diye haykıran selamet yüklü erleri için tutuşkan ve güngörmüş bir cephe aynı zamanda. Vakur ve inançlı anaların yurdu, yiğit ve onurlu kadınların, genç kızların diyarı. Kifayeti izzet, esvabı hikmet, bereketi haşmet olan belde! İsmi azamet, cismi kıyamet, akıbeti rahmet, alâmeti cesaret olan genç savaşçıların hiç bitmeyen şiiri!

Ey Halep, Rakka, İdlip… Banyas, Madaya ve Menbic! Yıkık sokaklarında çığlıklar uğuldayan, yitik ufkundan zafer muştusu doğuran beldeler! Direnişin yetim kardeşleri…

Selam ediyoruz size uzaktan ve pek yakından. Biliniz ki kalbimizin sizinle, sizin için çarpmadığı bir gün yok. Ve fakat utanç doluyuz yine de. Soframızda, başköşeye koyamadık emanetlerinizi, kol kanat geremedik, saramadık soğukta yünle, yorganla ve ışık olamadık sizlere kör kuyuda. Boğulurken yetimler, zifiri karanlıkta nefes olamadık onlara. Çırpındık elbette sizinle ama sesimizi ve sesinizi yeterince duyuramadık ya yüzümüz, büsbütün kızıla çalmakta. Sanki yüreğimizin tam ortasında her geçen gün biraz daha büyüyen bir taş, göğüs kafesimizi kanatıp durmakta.

Gökhan Ergöçün Arşivi
2 Sayı: 2 - Eylül 2016 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler