Zaman, mekân, tanımayan; dünyanın her köşesine aynı mesafede masal şehirler vardır. Bazen bir türküyle ruha dokunan, bazen bir çift söz ile gönüller yapan mekânlar vardır bu dünya hayatında. Adı duyulunca bile insanın içinden şaha kalkmış atların geçtiği, kervanların dünyanın en nadide güzelliklerini taşıdığı, Kaf Dağı’nın gölgesinde soluklanan şehirlerin varlığı belki masal gibi gelir yaşadığımız çağ insanına ama gönle düşen bir Bağdat vardı ve billur köşkler misali yer edinmişti kalbimizde.
Bugünlerde çarşıda, pazarda, şehirde, köyde, televizyonda, radyoda hep aynı şarkı yankılanıyor.
“Ben Leyla’ı Mecnun’u Ferhat’ı Aslı’yı
Kerem’i bilmem ama
Bağdat’ı iki gözüm kapalı bulabilirim”
Şarkının iyiliği, kötülüğü, ezgisi ya da sezgisi nasıldır bunun üzerinde duracak değilim. Benim için son dize önem arz ediyor. “Bağdat’ı iki gözüm kapalı bulabilirim” Günümüz gençleri şarkıyı dillerine dolarken “Bu Bağdat da ne ola ki, neden başka yer değil de Bağdat?” diyen o kadar çok gençle karşılaştım ki. Bağdat nedir, ne yana düşer, gözü kapalı bulunmayı hak edecek bir yer midir ve daha neler neler.
Bağdat bir yaradır artık içimizde. 2003 yılında Amerika’nın başını çektiği çok uluslu bir topluluk, Irak’a girerek sözde getirmek istedikleri demokrasiyi topla tüfekle getirmek istediler. Asıl amaçlarının dışında artık Ortadoğu’nun kalbinde harabelerle yükselen, bugün bile yüzlerce ölüm haberinin geldiği bir kan gölü coğrafyasını bir masal ülkesinin, masal şehrinin üstüne inşa ettiler. Yıkılan her bina, yakılan her kitap sadece o coğrafya insanını değil bütün insanlığı, yaşamayı unuttuğumuz bir masaldan kopardı.
Oysa ne büyük sevdalara eşitti Bağdat’a olan sevgimiz. “Ana gibi yâr Bağdat gibi diyar olmaz.” derken analarımıza duyduğumuz sevdaya eş bir sevdayı Bağdat’a da duyduğumuzu göstermiş oluyorduk.
Uçsuz bucaksız bir yola düşerken ve ararken içimizde çırpınıp duran sevdanın kor alevini, bulmak denen o kutlu vaktin umudunu canlı tutmak için “Araya araya Bağdat bulunur.” dedik umutlar canlı kalsın diye.
Ve aşk kapımızı çaldığında; yalpalamalarımızı, başımızda esen kavak yellerini, yıkık bir duvarın dibine çöküp kalışlarımızı anlatacak en güzel cümleye sığındık. “Aşığa Bağdat sorulmaz.” deyip kendi başılığımızla baş başa kalmaya devam ettik.
“Yanlış hesap Bağdat’tan döner.” demişler. Bu söz ile birlikte karşımıza çıkan yanlışların günü gelince hakikatle kucaklaşacağına olan inancımızı pekiştirdiğimiz çok olmuştur. Bağdat gibi yalın, Bağdat gibi huzur veren bir esenliği vardı sözümüzün.
800’lü yılların kültür ve ticaret merkezi Bağdat. Alimlerin kendileri için bir sığınak, birikim mecrası olarak gördükleri tarihin görkemli şehri. Bin bir gece masallarının baş şehirlerinden biri. Defalarca yıkılan, yağmalanan, yerle bir edilen Bağdat’ın bir daha ayağa kalkamayacağı yıkılışına şahitlik eden talihsizlerden olduk ister istemez. Dünyanın gözü önünde kaybettik şehirlerimizi bir bir.
Görkemli saraylar, sonuna kadar açılan han kapıları, evlerin kafesli pencereleri arkasından sokağı temaşa eyleyen meraklı gözler, dünyaya nizam veren kütüphaneler, büyücülerin derin nefeslerle üfledikleri efsunlar ve hepsinin ortasında Bağdat. Şimdi bunlar ve daha fazlası ancak bir türkünün ya da masalın satır aralarında karşılıyor bizi.
IV. Murat’ın sefere çıktığı, Genç Osman’ın cevval nidalarla kapısına dayandığı Bağdat, yaşadığımız yüzyılın gaddar ellerinde tek tek koparıldı insanlıktan. Bizlere yiğitlik dolu;
“İptida Bağdat’a sefer olanda
Atladı hendeği geçti Genç Osman
Vuruldu sancaktar kaptı sancağı
İletti bedene dikti Genç Osman” tesellisi kaldı.
Şimdi tekrar sormak gerek. Haritadaki yerinin bile her gün biraz daha küçüldüğü, yaşanmışlıklarının bir efsaneye dönüştüğü Bağdat’ı “İki gözüm kapalı bulabilirim.” diyenler kendilerine başka menzil mi arasalar acaba?
