“O Halk Bu Halk Değil” ya da Ebabilleri Gökte Ararken Yerde Bulduk!
TEMMUZ Sayı: 2 - Eylül 2016

15 Temmuz “halk” üzerine yapılan sosyolojik analizlerin temel dinamiklerini sorgulatan bir milat oldu. Elbette yekvücut bir “halk” ya da “toplum” kabulü üzerinden yapılan genellemeci tahliller zaten sorunluydu. Burada “halk”tan kasıt doksan yıldır ceberut devlet uygulamalarıyla değerlerine saldırılan, belli dönemlerde iyiden iyiye sindirilmiş, kabuğuna itilmiş, sadece seçim dönemlerinde konuşması vakayı adiyeden kabul edilmiş, sokak ve meydanlarla irtibatı parti tabanı faaliyetlerinden öteye gitmeyen bir “halk” idi.

Sadece sol ya da seküler cenahlar açısından değil, halkın taleplerinin siyasaya yansımasına öncülük etmiş partilerin mensuplarınca da halka dönük beklentiler bu çeperin ötesine geçmemekteydi. Bazı özel oturumlarımızda buna şahitlik de etmekteydik. Recep Tayyip Erdoğan ile sıkı ilişkileri olduğu ifade edilen ve alaylı bir siyasetçi olarak tanıtılan bir şahsiyeti bir sahur programı vesilesiyle dinlediğimiz o günü hiç unutmam. O zat da aynı siyasi ezberlerle “bu halktan bir şey beklenmeyeceğini; reise bağlılığını ifa amacıyla seçim dönemlerinde verdiği desteğin yetip arttığını, bundan gayrısını reisine bırakması gerektiğini” söylüyor ve iki dönemi bu görüşlerine delil olarak getiriyordu: Menderes yalnız bırakılmıştı; 12 Eylül’de halk darbecilere sessiz kalmış hatta onları desteklemişti!

Her iki dönemin de sosyo-politik analizleri bir kenarda dursun. Velev ki hiçbir iç ve dış faktörü de hesap etmeksizin doğru olsun. Peki bu tarih-toplum okuma biçimi ne kadar reel, rasyonel ve sağlıklı?

Sosyal bilimlerin olgusal ve metodik değerlendirme biçimleri bir yana, “Sünnetullah bize bu konuda ne söylüyor acaba?” diye baktığımızda, öncelikle halkların davranış kodlarının, üzerine bina edilen değer yargılarıyla değerlendirildiğini görmekteyiz vahyi mübinde. Mesela İsrailoğulları anlatıları, belli bir etnik köken mensuplarının tarih boyunca hiç değişmeyecek olan kaderini değil; olumsuz değer yargılarının, insanlığı felakete sürükleyecek şekilde akli ve fıtri değerlerden sapmanın kaçınılmaz benzerliklerini ve dolayısıyla sürekliliğini bizlere sunmakta. Değişim talep edilmezse aynı kaderin sürekli olarak yaşanacağını hatırlatmakta. Tıpkı Gülen yapılanmasının yaklaşık kırk yıllık bir süreçte, helak yasalarını harekete geçirici dogmatikliği ve değişmezliğinde olduğu gibi. Eğer Gülen yapılanması bu olumsuz, ifsad edici, gayrı fıtri yasalara değil de nura doğru bir inkılaba evrilmeyi başarabilseydi, onları çepeçevre kuşatan ve kırk yıl önce ne ise, kırk yıl sonra da aynı kılan ortak kaderden bahsetmemiz haksızlık olacaktı.

Kısacası vahiy bize halkların “nura doğru da zulümata doğru da” bir değişim kabiliyeti olduğundan, bu yönde irade kullandıkları takdirde Rad Suresi 11. ayeti kerimede olduğu gibi “Allah’ın da onları değiştireceğinden” bahsetmektedir. Değişimi talep eden irade sahibi, bunu arzu edip harekete geçtikten sonra da Allah’ın bu yöndeki yasaları harekete geçmektedir.

Bir halkı 1950’lerde ya da 12 Eylül’lerde dondurup “işte durum bu” demek, en basit haliyle yukarıdaki ayetlerden ve sünnetullahtan haberdar olmamak demektir. Üstelik AK Parti’nin ülkeyi yönettiği yıllar boyunca sadece iktidar oyununun bir parçası olduğu, zaten kendisinden çok şey beklenmediği, tabiri caizse bu iktidar oyununda “bir omuz atmasının” yeterli olduğu, gerisinin zaten başındaki çoban tarafından halledileceği vehmi, zannı, sanrısı ve dahi yanılgısı, halk hakkındaki görüşlerdeki isabetsizlikleri, hikmetsizlikleri hatta bazen düşmanlıkları belirlemektedir. Muhafazakar değerlerle malul, İslam’la irtibatını bu değerler üzerinden kuran bir toplumun adeta yüz yıl önce ne ise bugün de öyle olduğuna dair analizlerin, dünyayı okuma zahmetine katlanmayan, ülkede ve çeperindeki değişimlerin artılarını eksilerini hesaplamaktan aciz bir pozisyon alış olduğu unutulmamalı.

Bu emeksiz tutumun ezberi, ancak işte böylesi travmatik süreçlerle bozulabilmekte, hatta bazıları bu ezberleri korumak için “tiyatro” gibi retoriklere de sarılabilmektedir.

Yukarıda sözünü ettiğimiz yılların siyasetçisi, alaylı AK Partili ağabeye itiraz ettiğimiz değerlendirmelerde, tedrici değişimin ancak olguların doğru değerlendirilmesi sonucu gözlemlenebileceğinden bahsetmiştik. Mesela 12 Eylül’den bu yana Ortadoğu coğrafyalarında ve Türkiye’de yaşanan gelişmelerin halkı değişim dönüşüme uğrattığından, Filistin meselesi-Hamas, Davos, darbelere karşı dik duruş, Kürt sorununu çözme talebine olumlu karşılık, Tunus, Tahrir-Adeviye, Suriye meselesi vb. gelişmelerin zaten lider kadrolarıyla değerler üzerinden buluşan bir halk üzerinde ciddi etkiler yaptığından, karşılıklı etkileşimlerin oluştuğundan (yani halkların birbirlerine değerler ve onları savunma noktasında öğretmenlik yaptıklarından), bunların önemli bir bölümünün İslami yönde, yani nura doğru olduğundan bahsetmiştik.

Tedrici değişim dönüşümler noktasında İslami kesimlerin elini güçlü kılan husus, sahada olmalarıdır. Libya’da, Tunus’ta, Mısır’da, Suriye’de, Türkiye’de sahada ve sahada olanlarla irtibat halinde olmamız en büyük avantajımız. Tabii bu da yetmiyor; sahada olan biteni değerlendirmek ve yönlendirmek noktasında sahih bir bakış açınızın olması gerekiyor ki, umutlar diri tutulabilsin, yenilgi-başarı hikâyelerine doğru bir noktadan bakılabilsin ki, bu da sünnetullah bilgisi ile pekiştirilen, ictihadların sahihliğini destekleyen en önemli saik. Seküler perspektifler karşısında da en önemli avantajımız bu.

Mesela 15 Temmuz, çarpık akide sahibi birçokları açısından şok edici olduğu kadar, yorumlanması noktasında da ideolojilerinin yetersizliğini ortaya koymuştur. Oysa bizim elimizdeki fıtrat ve makasıdüşşeria bilgisi, seküler açıklama tarzlarını da geleneksel okuma biçimlerini de gölgede bırakan hakikat pırıltıları olarak neşvünema bulmuş ve bizlere rehberlik etmiştir. Olan zaten olmuştur. Hesaplayıp örgütlesek bile, senaryosunu ellerimizle yazsak bile bu düzeyde gerçekleşmesini kimsenin hayal edemeyeceği olaylar silsilesinde bize düşen bunları doğru kavrayıp yorumlamak ve zaten sırtlandığımız ıslah misyonumuzu bundan sonrasına ilişkin olarak da doğru işletmekten ibarettir.

Hatırlanacak olursa iki çeşit halk tahlili dünden bugüne ezberlerdeki yerini korumakta idi. Bunlardan ilki halka aşırı bir misyon yükleyen “bin yıllık tarih boyunca hikmetle hareket eden halk” analizi, ikincisi ise sözünü ettiğimiz “bu halktan bir şey beklenmez” tutumu idi. İşin gerçeği halk içindeki cevheri ve ne ölçüde hangi minvalde değişip dönüştüğünün hakiki ipuçlarını 15 Temmuz’dan itibaren o tarihi bir milat olarak zihinlere kazıyarak gösterdi. Umutlarımızı artırdı, salih amellerimizin, çabalarımızın, haykırışlarımızın, doğrular noktasındaki ısrarlarımızın, yani kazanımlarımızın karşılıksız kalmadığını zihinlere ve kalplere nakşetti.

15 Temmuz travmasının bizatihi kendisi de hızlı bir değişimin eğitici öncüsü oldu. Bir hafta evvel en hafif tabirle ukalalık düzleminde, bizim mahallede bile adaletsiz yaklaşımlarla Suriyelilerin vatandaşlığı konusunda yapılan “tahliller” hatırlandığında, bir anda onların yaşadıklarının binde biri bizlere Rabbimiz tarafından hissettirilerek öğretildi. Bilen biliyordu ama uzaktan seyredenler, hatta evlerinde oturup uçakların alçak uçuşlarının akibetlerinden çocuklarını nasıl koruyacaklarını bilemeyenler, nereye nasıl kaçacaklarının hesabını yapmaktan geri durmayıp marketler ve bankamatikler önünde kuyruk oluşturanlara kadar, birkaç saatlik travma bin musibetten evla bir rehberlikle bilinçlere, nefislere, kalplere kazındı. Demek ki iradi yönde değişim talebi, aynı zamanda bizim hesap edemeyeceğimiz bir hızda da akibet olarak önümüze dikilebiliyormuş. Demek ki Allah’ın tarihe -uzun ya da yakın vadeli- müdahalesi dediğimiz hususun iradelerimizin tercihleriyle bağlantısı üzerinde olgular dolayımında düşünme ve fıkhetme ameliyelerimizi bereketlendirmekten geri durmamalıyız.

Bardağın boş değil, dolu tarafını görme, yani ye’si değil, umudu yeşertme tavrımızı halkın bizlere bakan yönü üzerinden değerlendirmeliyiz. Kendini ifade etme biçimlerindeki zaafları büyütmeyip yeniden yorumlama ve ıslah çabası içerisinde olmalıyız. İnsanların canlarını ortaya koyma erdemliliğini gösterdikleri süreçlerin nasıl avantaja dönüştürülebileceği, nasıl daha geniş kitlelere bilinç aşılamada vesile kılınabileceği üzerine kafa yormalıyız. Tabii geride kalıp, nura doğru dönüşümün olgular üzerinden değerlendirilmesini atlayıp, tarihin taşrasına itilmek gibi bir riskle karşı karşıya kalmak istemiyorsak.

Özcesi

“O halk bu halk değildi!”

Islah edelim halka yönelik ezberlerimizi!

"Bu halktan birşey beklenmez" diye başlayan/biten hangi "analiz" okunur bu saatten sonra?

Hakkında "bilinenleri" çöpe atan, "bilinmeyenleri" bir hazine gibi ortalığa saçan halkı tanıma zamanıdır şimdi.

Tanımak ve tanışmak için adım atanlara ne mutlu!

Birlikte arınma çabası gösterenler, yarını kuracak olanlardır; geride kalanlara şimdiden geçmiş olsun!

Bahadır Kurbanoğlu Arşivi
2 Sayı: 2 - Eylül 2016 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler