Edebiyatı kompartımanlara ayırmaya karşı çıkılsa da Dostoyevski’nin “şölen sofrasının dışında kalan” kahramanları, ara sıra göğsümüzün üzerine çöküp bizi bu dışarıda kalmışlık üzerinden konuşmaya zorlarlar.
15 Temmuz gecesi “dindar”, “mütedeyyin” yahut “İslamcı” diye nitelenen edebiyatçılara gözlerini dikenlerin ve onlardan bir söz, bir tivit, bir ileti bekleyenlerin hiçbiri başlarını öteki tarafa, başka kesimlere, diğer mahallelerin insanlarına çevirmemişlerdir sanırım. Meydanlarda gözleriyle başkalarını aramamışlardır.
Çünkü bilirler ki mesele ciddidir ve ötekinin atıyla nehir geçilmez. Belki risklerden, tehlikelerden azade ufak bir kır gezintisi, çitlerin ötesine geçmeyen küçük bir bahçe turu beklenebilir onlardan. Sahibi ipini ne kadar gevşetirse o kadarlık bir yürüyüş.
Darbe girişiminden önce “seküler”liğiyle övünen hanım yazarların, yeri geldiğinde müslümanlığı da kimseye bırakmayan bazı liberal ediplerin; din sosuna bulanmış, göstermelik dini argümanlar yerleştirilmiş, tarihsel imaj ve göndermeler serpiştirilmiş öykü ve romanlarını damaklarını şaklatarak övenler, mesele memleket ve halkın geleceği olunca o tarafa dönmemişlerdir bile. Din’i eserin nesnesi, dekoru, basit bir fonu haline getiren, bir garnitür olarak kullanan bu yazarlardan bu bağlamda bir sorumluluk üstlenmelerini bekleyen hiç kimse olmamıştır herhalde.
Fakat başka zamanlarda baştacı edilenler nedense hep onlardır. Kültür ve sanat köşklerinin, saraylarının en güzel yerleri hep onlara ayrılır. Mikrofon hep onlara uzatılır. Televizyon kanallarının, okulların, üniversitelerin, belediyelerin kapıları onlara ardına kadar açıktır. Herkese, her kesime küçük mavi boncuklar dağıtmayı asla ihmal etmeyen bu “eşsiz” yazarları, bize bakmaktan neredeyse çekinip utanan “bizimkiler” de baştan büyük, yetkin sanatçılar olarak kabullenmiş ve her konuyu esere yedirmelerini edebiyat adına mubah karşılamışlardır. Onlar kendi hikâyelerinin dışına çıkmakta, istedikleri çiçeğe konmakta, istedikleri kovana çomak sokmakta özgürdürler. Yazı dışında bir sorumlulukları yoktur. Onların, sözgelimi, besmeleyi yanlış yazmamaları dahi İslami konulardaki vukufiyetlerine hamledilir bir çırpıda. Ele aldıkları, çalıştıkları her konuda otoritedir onlar; bize kızmalarına, bizi aşağılamalarına bile alkış tutmak gerekir. Hepsi budur. Olay “yazma” olayıdır. Ve şölen sofrasının başköşesinde yerleri hazırdır.
Oysa “İslamcı” bir yazar, içeriden barikatların hışmından, kızgın ve tehditkâr parmakların bir ordu gibi üstüne doğru akmalarından kendini kurtaramaz. Hele bir de başörtülü ise zorluklar ikiye katlanır, tenkitler köpürür, en ufak eksiklikler dev aynasına çıkarılır. O kendi hikâyesi dışına çıkmak adına ufak tefek denemeler yapabilir ancak. Muhafazakâr reflekslerle çelişen bir laf ederse bunun sorumluluğunu anında sırtında hissedecek, kendisini sorgulayan bakışlardan asla kaçamayacaktır. Eserlerinde settar olmak zorundadır. Gerçekliği anlatırken bile öfkeden, taşkınlıktan, kaba sözden kaçınır; metinlerinde insana dair aşağılık işlerden bahsetmeyi uygun görmez. Görse de içine sinmez zaten. Dindar bir yazarın, yazmak dışında tonla sorumluluğu vardır ayrıca. Bazen bu kadar sorumluluk içinde yazmak ve yazar olmak bir ayrıntıya dönüşür, bazen de bir lükse. Yazdığını yaşamak, yaşamadığını yazmamak gibi okkalı, kapkalın klişeler vardır dört bir yanında. Onu doğru dürüst okumayanlar bile, iş eleştirmeye gelince celallenmiş bir Molla Kasım kesilmekte hiç zorlanmazlar.
Bir sanatçının kitabında oluşturduğu kahramanı görürüz, hissederiz ama yazarın o kahramanı oluştururken psikolojik geçişlerini kitabında göremeyebiliriz. Eser ile yazar arasındaki bağı koparıp sadece “eserin harikalığından” bahsedersek elbette sorumluluk duygusu olmayan, bilginin sahihliğini göz ardı eden yazarların bir adım önde olduğunu söyleyebiliriz.
Yazı odası olan, evlenmemiş, evlense bile çocuk istememiş, akraba ve komşuları tarafından “yazar” olduğu için hoş görülmüş, ardı arkası gelmeyen sorumluluklar bahane edilerek cenderelere itilmemiş, özellikle kadın olmaları sebebi ile ekstra bir beklenti duyulmamış yazarların daha çok okuma, çalışma, yazma konusunda başkalarıyla mukayese edilemeyecek denli büyük imkânlara sahip olduklarını söyleyebiliriz.
Diğer yandan “müslüman”lığıyla bilinen hanım yazarların bu konularda hem kendi yakınları hem de okuyucuları nezdinde devasa bir sorumluluklar ağıyla kuşatıldığı, buna rağmen hak ettikleri ilgi ve anlayışın bazen yüzde birini dahi görmedikleri, test edilmesine bile gerek duyulmayacak bir gerçekliktir. Başka hiç kimseden beklenmeyen her şey onlardan beklenir kuşkusuz. Hayırlı bir eş, anne, komşu, evlat, gelin, vatandaş, kul ve en nihayetinde yazar olmaya çalışırlar. Yeri geldiğinde yokluklarından, azlıklarından, yetişmediklerinden yakınanlar bile onların yoluna taş atmaktan ve diken serpiştirmekten çekinmez nedense. Bütün dünyayı sırtlanmaları, gündelik bütün işlere koşmaları ve fakat aynı zamanda konstrasyonlarını bozmamaları, motivasyonlarını düşürmemeleri, harikalar yaratmaları beklenir. Doğrusunu söylemek gerekirse, bazen bunları başaranlar da çıkmıyor değildir.
Ortaçağda demirden bir boğa yapar, suçlu olduğu düşünülen insanları içine koyup ateşe verirlermiş. Eğer içindeki insan ölürken bağırır çağırırsa suçlu olduğuna, güzel sesler çıkarırsa cennete gittiğine inanırlarmış. İslami kimlik ve duyarlığa sahip hanım yazarlar için de yazmak, kızgın bir boğaya dönüşen sorumlukların ve anlayışsızlıkların içinde, daima güzel sesler çıkarmak için çırpınmaya benzer.
Akrabalarımın içinde gözleri görmeyen bir abimiz vardı. Hafız ve semazendi. Hukuk okuyordu. 12 Eylül olayları esnasında öğrenci iken başına aldığı darbe sonucu kör olmuştu. Bu rahmetli abimiz, her gün sabah namazı için abdestini alır ve kapının önünde beklermiş; nasılsa camiye giden mahalleliden birisi beni görür, kolumdan tutar, camiye götürür diye. Kulağını seslere açarak, rüzgârı hissederek, seheri koklayarak, serinliği tadarak adım atmıştır muhakkak sabaha.
İnanç ve sorumluluk sahibi bir yazar olmak da biraz böyledir. “Görebilmek” hariç tüm duyularını yanına almak ve görebilmeyi diğer insanların sorumluluğuna bırakmaktır. Bir yönüyle kederli bir hikâyedir. Oradan geçen birinin elini omuzunuza koyup “haydi” demesini beklemek ise ‘keder üzeri kederli’ bir hikâyedir.
Oysa bunca sıklet ve sorumluluk içinde dönenen bir yazar, iyi yazdığı için değil ,sadece yazabildiği için bile o elin refakatini, merhametini, alkışını hak ediyordur.
Elbette darbeler atlatılacak, büyük direnişlerle zorlu dönemeçler geçilecek, zamanın kalburundan çok sular akacak, kalemler işleyecek ve şölen sofraları kurulmaya devam edecektir. Ötekinin atı; yine salınarak, çalım satarak, kurumlanarak geçecektir aramızdan. Birilerinin gözleri, bu alnı akıtmalı neşeli atların terkisinde kendisine ayrılmış küçük yerler arayacaktır.
Bizim mahzun ve sınanmaya doymayan atlarımız ise hep ağır ağır çekecekler yüklerini. Akabeler aşılıp da yürek ağızdan çekilince, çeneleri zırhlarına gömülerek şölenlerin kıyısından, dua ve umut eşliğinde ateşten nehirlerden geçmeye devam edecekler.
