Gir gide pek de işe yaramaz bir adam olduğum düşüncesine kapılmaya başlamıştım. Girdiğim kavgalardan, savaş bölgelerindeki çatışmalardan geriye sadece birkaç küçük yara izi kalmıştı. En son zindana gireli de bir hayli zaman olmuştu. Ne kadar koşturursam koşturayım uzun zamandır içimde büyük bir eksiklik hissediyordum. Bir şey eksikti. Beni tekrar kendime getirecek, tekrar damarlarıma can verecek, işe yaramaz bir adam olduğum hissimi bir anda silip atacak bir şey. Hele de Müslümanlar dünyanın dört bir yanında fedakârlığın ve kahramanlığın destanını yazarken sıcacık yataklarda uyumak, en leziz yemeklerden tatmak artık işe yaramaz bir adam olduğum hissini daha da arttırıyordu.
Ruhum beni diriltecek, kendime getirecek şeye hasret bir şekilde kıvranırken gelip çattı 15 Temmuz gecesi! Eşimle helalleştikten sonra evden çıkmadan oğlumun kulağına “bana bir şey olursa annen ve kardeşlerin sana emanet” demek geldi içimden. Çünkü bu gecenin uzun olacağını biliyordum. Çünkü bu gece sadece vatanımız, halkımız ve dinimiz için sonuna kadar vuruşacaktık. Bu gece sadece İstanbul’u değil; aynı zamanda Halep’i, Şam-ı Şerif’i, Kudüs’ü de savunacaktık. Bu gece kimimiz Rabbi’ne kavuşacak, kimimiz gazi olacaktı. Hepimiz nasibimizi arayacaktık; fakat her ne olursa olsun kavganın sancağı düşmeyecek, ümmetimize bir de İstanbul’dan kara haberler gitmeyecekti.
İşte bu duygularla attım kendimi sokağa. Yolları aşındırırken aklımdan Mısır’da darbe sonrası yaşananlar geçiyordu. Rabia Meydanı’nda yaşananları, darbecilere boyun eğmeyen kahramanları düşünüyordum. Öfkemizi azık yapmış olarak İstanbul sokaklarında dolaşıyorduk artık. Bu gece tekbirlerle tankları teslim almalıydık. Bu gece zalimlere hadlerini bildirmeli, ümmetimize uzun zamandır hasret kaldıkları bir bayram hediye etmeliydik. Bu gece 12 Eylül’ün, 28 Şubat’ın hesabını sormalıydık. Düşmanlarımız ölsek de hiçbir zaman boyun eğmeyeceğimizi görmeliydi. Bu gece zalimlerin kalplerine korku salmalı, mazlumların gönüllerini ferahlatmalıydık.
15 Temmuz gecesi ilk durağımız Kısıklı oldu. Tekbir sesleri yavaş yavaş yeri göğü sarmaya başlamıştı. İnsan en zor anında neye inanırsa onu hatırlarmış. Darbenin daha ilk saatlerinde de insanlar ilk tepkilerini tekbirlerle veriyorlardı. Düşman ne kadar güçlü olursa olsun bizim inandığımız Allah’tan güçlü olamazdı ya! Kısıklı’daki meydana girdikten kısa bir süre sonra kendimi bir polis otosunun üzerinde buldum. Elime bir de megafon uzatılmıştı. Kısıklı’da toplanan gençler konuşma yapmamı istiyorlardı. Benimse içimden hiç konuşma yapmak geçmiyordu. Çünkü bu gece konuşma gecesi değil; kavga gecesiydi. Çok konuşmuştuk, artık savaşmalıydık. Onun için bir konuşma yapmak yerine gençlere yemin ettirmek geldi içimden. Ve Allah’a kanımızın son damlasına kadar mücadele etmek, asla teslim olmamak için söz verdik. Belki ölecektik ama vatanımız, şehrimiz, mahallemiz, evimiz düşmeyecekti. Çocuklarımıza işgal edilmiş topraklar değil; sokaklarında özgürce gezebilecekleri bir vatan bırakacaktık.
Kısıklı’da kalabalıklar tekbir sesleriyle her geçen dakika artarken birden köprüde çatışma olduğu haberini aldık. O zaman hemen köprüye gitmeli, cephenin en ön hattında saf tutmalıydık. Çünkü en büyük kahramanlık destanları genelde cephenin en ön hattında yazılırdı. Tanklara, kurşunlara doğru heyecanla yürümeye başladık. Bir an önce cephede olmak, köprüdeki direnişçilere “geri çekilmeyin gardaşlar, yettik gayri” demeliydik.
Tekbirlerle yürüdük köprüye. Bu gece İstanbul tekbirlerle yürüyor, tekbirlerle direniyordu. Bu gece İstanbul sanki yeniden fethediliyordu. Bu gece sanki tekbir gecesiydi. Bu şehre hiçbir şey tekbir sesleri kadar asla yakışamazdı. O Boşnak atasözünde olduğu gibi ‘tekbir seslerinden ancak hainler ve işgalciler korkar’dı.
Köprüde biz de barikatlarda yerimizi aldık. Bazen bir arabayı, bazen de direkleri barikat yaparak cephenin en ön hattına ulaştık. Yediden yetmişe her yaştan insan tankların karşısında saf tutmuştu. Bir halk toplanmış işgalcilere karşı vatanını savunuyordu. Bir halk yıllardır içinde büyüttüğü kahramanı bu gece sokaklara salmıştı. Bir halk tüm dünyaya unutulmaz bir özgürlük dersi veriyordu. Düşman ise saldırdıkça saldırıyor, elindeki tüm kurşunları özgürlüğü için mücadele veren halkın üzerine boşaltıyordu. Bu gece şehitler verilecek, gazilerimiz olacak fakat köprü ne olursa olsun geri alınacaktı. Sabaha kadar şehitler verildi, gencecik kardeşlerimiz gazi oldu fakat kimse cepheyi terk etmedi.
Kanımızı şah damarlarımızda topladık. Alnımızın ortasında bir yemin çattık. O gece en güzel namazları kurşunlar altında kıldık. En güzel sloganlarımızı bombalar altında haykırdık. Teslim olmayacağız, ne yaparsanız yapın teslim olmayacağız diye bağırdık. O gece en güzel arkadaşlarımızı, kardeşlerimizi şehit verdik. O gece vatanımızı, şehrimizi, geleceğimizi işgalciye teslim etmedik. Sabaha doğru tarihe geçecek, çocuklarımıza onurla anlatacağımız bir zafer kazandık. Çünkü inanmıştık, çünkü Rabbimizin yardımının direnenlerle birlikte olduğunu biliyorduk. Çünkü annelerimizin duası üstümüzdeydi. Tekbirlerden bir gök kurmuştuk.
O geceden sonra artık kendini işe yaramaz bir adam olarak gören bir Adem yok. Her şey yeniden başlıyor diyen, o geceyle birlikte yeniden dirilen, yeniden damarlarına kan gelen bir ben var artık. O gece birçok kişinin hayatında olduğu gibi benim hayatımda da bir milat oldu. 15 Temmuz yeniden dirilişin, bir halkın yeniden tarihe dönüşünün miladıdır. 15 Temmuz kutlu bir yürüyüşün başlangıcı, umut dolu bir geleceğin ilk adımıdır.
