Müslüman âlimler şeriatın (düzen/sistem) maksadını üç başlık altında toplarlar: zarûriyyât (temel), hâciyât (zorunlu), tahsîniyyât (estetik). Zarûriyyât, toplumun varlığı ve dirliği için vazgeçilmez temel hak ve değerleri ifade eder. Bunlar can, nesil, akıl, mal ve dinin korunması şeklinde özetlenir. Bu beş ilke zarûriyyât-ı hamse, makāsıd-ı hamse, külliyyât-ı hams gibi adlarla anılır.
Hâciyât, zarûriyyât derecesinde olmasa da karşılanmaması durumunda bireysel ve toplumsal hayatta huzursuzluğa neden olan iyiliklerdir.
Tahsîniyyât ise ahlaki erdemleri geliştiren, hayatı kolaylaştıran ve güzelleştiren faydalardır.
Bu maksatları piramit şeklinde düşündüğümüzde tabanda/temelde zarûriyyât durur, sonra hâciyât ve tahsîniyyât gelir. Zarûriyyât temelde olmak bakımından bireyin ve toplumun yapılanmasında hayati önemdedir. Tahir b. Aşûr’un zarûriyyât'ı şu şekilde tarif ettiği rivayet edilir: "Çiğnenmeleriyle var olan düzenin sağlanamayacağı; bireysel ve toplumsal olarak elde edilmesinin zorunlu olduğu yararlardır. Öyle ki bu maslahatlar ortadan kaldırıldığında, ümmetin hali bozulmaya ve dağılmaya yüz tutar."
Bu tarifi tersinden de kurabiliriz; zarûriyyâtın temin edilmediği bir yerde eminlikten, emandan, emniyetten, güvenden söz edemeyiz; orada cari olan kaostur, güvensizliktir, tekinsizliktir. Dolayısıyla böyle bir yerde, toplumsal düzen/sistem çalışmaz; insan da kendini güvende hissetmez. Güven duygusu hem fizik hem de metafizik düzey için geçerlidir. Bu bağlamda zarûriyyâta aynı zamanda tabîiyyât da dendiğini hatırlarsak, ikisi arasında fıtri bir bağ olduğunu görürüz. İnsanın tabiatına uygun değerler olarak zarûriyyât onun hem doğal hakkıdır hem de onun doğasına uygundur. Bu hakların temin edilemediği toplumsal düzende insan ve toplum doğal haklarını elde edememiş demektir.
İnsanların sürekli olarak ölüm, açlık, tecavüz, hırsızlık gibi korkular, endişeler altında yaşadığı bir toplumsal vasatta, kişilerin sanat eserleri karşısında estetik haz yaşamalarını beklemek muhaldir. İhsan Fazlıoğlu, Gazâlî’nin ‘emnin’ (güven içinde olma) hem dünyevî hem de dinî düzenin zemininde olduğunu belirttikten sonra nizâm-ı dünyanın, nizâm-ı dini öncelediği fikrini aktarır. Fazlıoğlu devamında şunları söyler: “Maddî emniyetin önceliği son derece açıktır; çünkü hiçbir zaman ölüm korkusu içinde yaşayan bir insandan, normal şartlar altında, bir resimden veya bir musikiden zevk alması beklenemez. Yeri gelmişken şu noktayı işâret etmeliyiz: İslâm felsefe-bilim geleneğini incelerken, maddî kültürü ihmal ediyoruz; “İslâm, manevî bir medeniyettir.”; “İslâm bir vicdan medeniyetidir.” gibi söylemler, tek başlarına bir anlam ifade etmezler. İslâm’ın maneviyât anlayışı Hint mistisizmi ile karıştırılmamalıdır. (…) İslâm bir gönül/vicdan medeniyetidir; Batı bir madde medeniyetidir gibi düaliteler düşüncenin değil, tembelliğin eserleridir. Çünkü, daha önce Gazâlî ve Âşık Paşa’dan hareketle işâret edildiği üzere, madde olmadan mana olmaz.”1
Güvenin tesis edilmediği bir toplumsal hayatta insan öncelikle kendisi, kendiliği üzerine teemmül edemeyeceği için başkalarıyla ilişki kuramaz; her daim ölüm, açlık gibi korkular baskın haldedir.
Bu hali anlamak için Müslümanların yaşadığı coğrafyayı göz önüne getirmek yeterlidir. Yüzbinlerce insanın öldürüldüğü, işkence ve tecavüz edildiği, milyonlarcasının ilticaya zorlandığı, şehirlerin alt ve üst yapılarının kullanılamaz hale getirildiği düzensizlikte insanlardan ne beklenebilir ki? Hatta bu tür koşullarda dini emir ve yasakların birçoğunun o insanların üzerinden kalktığını unutmayalım.
Bu koşullarda sanatçının üretip üretemeyeceği bir yana, muhatabı yaşadığı kaygılar nedeniyle sanattan elini eteğini çeker. Öncelikli olan insanların kaygılarının giderildiği toplumsal bir vasatın hızla inşasıdır. Zira güvende olmak, insanın içinde yaşadığı maddi ortamla ilgilidir.
İşin başka bir boyutu da savaşın, terörün yarattığı şok üstüne şoklarda bütün toplumsal kabullerin, sözleşmelerin iptal edilmesidir. Siyaset işlemez hale gelir ve siyasetin inşa ettiği kurumlar çöker. İnsanların birincil önceliği can emniyeti olacağı için bu yolda gayri meşru sayılabilecek yöntemler meşrulaşmaya başlar. Örneğin aç kalmamak için ekmek çalan birini hırsızlıkla suçlamak insafsızlık olur. Yenmesi haram ya da kerih görülen bazı hayvanları yediği için insanlar kınanamaz. Toplumsal hayatın bambaşka kodlarla kendi varlığını sürdürmeye çalıştığı böylesi vasatta sanat kendisini varkıldığı dil/biçim yoluyla üretemez hale gelir. Çünkü bu durum en azından duyarsızlıktır, körlüktür. Dahası yaşanan şokların yarattığı değişimi kavrayamadığı için ölü doğmuş olur.
Söylediğimize daha yakından bakmak için Türkiye’de yaşanan 15 Temmuz işgal girişimini ve sonrasında sıklaşan terör eylemlerini göz önüne getirmek yeterlidir. Sadece işgal girişiminde ikiyüz elli; Gaziantep’teki terör eyleminde elliden fazla masum insan hayatını kaybetmiştir. Bir Müslüman için bu sonuç bütün insanlığın öldürülmesi demektir. Burada ölen bütün insanlar değil, insanlık öldürülmüştür. Bir anlamda insanı insan yapan, insanları toplum yapan bütün fıtri/verili değerler yok edilmiştir.
Müslüman coğrafyada onlarca yıldır süren kıyım ve ülkemizde yaşanan terör dalgası karşısında başta sanat olmak üzere sahip olduğumuz birçok şey birden değersizleşmektedir hatta gereksizleşmektedir. Bütün bunlar yaşanmamış, yaşanmıyor gibi sanatçı nasıl sanatını icra edebilecektir? İcra etse bile ne değeri olacaktır? İşte böylesi anlar şok zamanlarıdır; değer verilen her şey insanın elinde parçalanır. Oysa geride tek bir insan bile kalsa umut var demektir ve bu umudun yeşermesi için çaba sarf etmek gerekir. İnsan elinde kalan parçaların yeniden nasıl bütünleneceğinin yolunu bulmak zorundadır.
Zaten insanlığın yaşadığı tecrübeye bakınca sanatın icra edilmeye devam ettiğini görüyoruz. Ama bütün bu yıkımların altından kalkıp bize ulaşan eserlere baktığımızda yaşanan şokun yarattığı köklü dil/biçim değişimlerini fark etmiş, daha doğrusu yaşananlar karşısında yeni bir dil/biçim kurmuş eserler olduğunu görüyoruz.
Büyük yıkımlar karşısında bütün insanlığın öldürüldüğüne inanıyorsak o zaman sanat hızla bu fıtri/vereli değerlerin yeniden inşasına ve toplumsal hayatta emniyetin acilen tesisine yardımcı olmalıdır. Böyle yapmakla insanların kaygılarının giderilmesine katkıda bulunulmuş olur. Ancak bunu yaparken toplumsal hayat içinde cari olan bütün kabullerin, sözleşmelerin iptal edildiğini, yeni kabullere, yeni bir dile ihtiyaç olduğunu göz ardı etmemelidir. Örnek olarak uzağa gitmeye gerek yok, 1. ve 2. Dünya Savaşlarının Avrupa sanatını nasıl kökten değiştirdiğini bakmak yeterlidir. Savaşlardan önce bambaşka toplumsal uzlaşımlar üzerine kurulu sanat tamamen terk edilmiş yepyeni bir anlayış doğmuştur. Dahası bazı türler tümden terk edilmiştir; mesela bir dönem Avrupa’yı baştan sona saran senfonik müzik savaş öncesinde kalmıştır. Hakeza Osmanlı dönemi sanatlarının bir kısmı terk edilmiş bir kısmı da biçim değiştirerek varlığını sürdürmüştür. Ölçüyle şiir yazmak için ölçülerin ardında beşyüz yıllık, bin yıllık gelenekselleşmiş ölçülere ihtiyaç vardır. Bugün neredeyse her on yılda bir yeniden yapılandırılan toplumda sanatın bir dönem vazgeçilmez kabul edilen unsurlarından olan ölçünün, ahengin yerini başka unsurlar almıştır. Bugünün sanatçısı bütün bunlar yaşanmamış gibi davranırsa sanat tarihinin unutulmuş sanatçılar mezarlığına gömülmeyi de kabul etmiş demektir.
