“Teyzeciğim bayramınızı kutlar ellerinizden öperim, annem babam ve ağabeyimin selamı ve özlemiyle…”
Bir Ankara fotoğrafı kartpostalda. Gölgelerin uzadıkça uzadığı bir öğle saatinde Ulus Meydanı. Ulus’un küçük camlı koyu sarı -kirlenmiş sarı- binaları. Bu binalarda çalışan memurların odalarında siyah kayış parlaklığında lekelerin olduğuna ve çay bardaklarının küllük gibi koktuğuna yemin edebilir insan. Yoldaki arabalar! Şu 124 Sedan, işte bebek gibi Mercedes at kafası 280, şu da 70’lik Ford Taunus, açık mavi yuvarlak farlı Magirus dolmuşlar. Magirus dolmuşlar… Koltukların desenini dahi hatırladığım Magirus dolmuşlar…
“Aman Kaptan Elmadağ otobüslerinin kalktığı yerde inecek çocuk sana emanet. Oradaki yazaneye teslim etmeden bırakma. Kaptann! Gördün de mi? Bu çocuk ha, parasını verdim senin muavine.
“Duyduk Dayı, meraklanma sen!”
Ah babam, herkesin içinde bağıra bağıra beni emanet etmeyi ne çok severdi. Bıyıklarımın tellendiğini görmüyor muydu? Evde sırtıma vurup “Koskoca adam oldun.” demelerini kalabalıklarda ne çabuk unutuyordu. Otuz yaşlarında esmer tenli, kara sırma saçlı, gözleri yeşil mi ela mı bilemediğim şoför, emanet aldığı kutuda ne olduğuna bakar gibi arkasını dönüp süzüyor beni. Küçülüyor muyum gittikçe? Omuzlarımdan daralıyorum.
Artist şoför! Sen benden daha mı delikanlısın sanki! Bileğine gümüşten bir künye takıp Ümit Besen dinlemekle olmuyor ağalık. Dertlenme boşuna kimse çağırmaz seni nikâhına filan!
“Teyze, arkada çuvallar var sen şöyle öne gel şu çocuğun yanına otur haydi.”
Kim ben mi çocuk? Sarı Ömer’im ben. Şurada Hasan’la Murat olsaydı da anlatsaydı sana aşağı mahallenin çocuklarını nasıl dövdüğümü, maçlarda kaleciyi hüngür hüngür ağlattığımı, ilçede gazoz kapağı bırakmadığımı. Sen ne bileceksin beni! Sabah akşam yolda direksiyonda nereye varıyorsun? Hiç! Vardığın yolu tıpış tıpış geri dönüyorsun. Dön babam dön. Küçücük şoför camından limonladığın saçlarını, kıvrık bıyıklarını kızlar görüyor mu sanıyorsun.
Alma dudaklarına
Sakın benim adımı
Kader nasıl yazarsa
Yazsın alın yazımı
Sildim seni kalbimden
Maziye karıştırdım
Kendimi yokluğuna
Çok kolay alıştırdım
Şimdi de Neşe Abla öyle mi? İyi bari şarkıdan anlıyorsun. Şu muskamı da gömleğimin içinden çıkarayım. Şoförün deri muskası er koruyor, benim muskam bebe koruyor sanki töbestagfurullah ta atletimin içine soktu annem. Hıh düğmeleri de açayım biraz gözüksün.
Eller çeksin nazını
Beni halime bırak
Senin gönül kapında
Ne huzur var ne rahat
Benim kalbim taş değil
Sözlerine dayansın
…
“Ücretini verenler ilerlesin, hadi amcam hadi teyze sağlı sollu ilerleyelim.”
…
Senden gelen sevginin
Kapıları kapansın
Şimdi yanımda sensiz
Yeni ümitlerim var
Sanma ben de yaşarım
Öldü o hatıralar
- Şarkı mı mırıldanıyorsun sen hemşerim daldın gittin. Alacak mısın kartpostalı?
- Ha? Satılıyor mu bunlar. Eski Ulus’u görünce, çocukluğumun dolmuşları bunlar… Hatıralar izin istemiyor işte.
- Doğrudur. Ankaralısın sen o zaman hakikaten hemşerim çıktın.
- Tabi ya Samanpazarı Eskicioğlu Sokak’ta büyüdüm ben.
- Doğma büyüme İstanbul’dayım ama bilirim oraları memleket neticede, bilmezsen utanırsın.
- Ne kartpostallar varmış sende yahu! Vay be Şengül Hamamı! Anam haftada bir hamama götürürdü bizi küçüğüm diye anamla beraber kadınlar kısmına alırlardı, e biraz boylanınca teyzeler: “Azime, getirme artık bu çocuğu eşek kadar oldu.” dedilerdi. Yollar aynı baksana şu karttaki bina Anafartalar Çarşısı, hala düğün kıyafetleri satılıyor bizim hanıma da buradan bir gelinlik kiralamıştık pek de tuzluydu ha buralar.
- Ulus hep eski be hemşerim aha şimdi git, bebeyken döktüğün gazozun lekesi bulursun kaldırımında.
- Haklısın binaları da namusludur el sürdürmez eskisine ama dolmuşları değişti, dolmuşçuları da. Ne özenirdim direksiyonu yandan tutan saçlarını geriden tarayıp limonlayan o delikanlı şoförlere. Şarkılar… Bir de şarkılar değişince dolmuşa binesim gelmiyor artık. Neyse tutmayım seni ben alayım bu kartpostalları ama şunun arkasında yazı var hatıra sandıydım.
- Yok be hemşerim yurt dışına Almanya’ya Hollanda’ya gönderilen gurbetçi kartları bunlar, e adres bulunamayınca postaneye geri dönmüş. Alan olmamış, yıllar sonra da biz alıp nostaljiktir ilgi çeker diye satıyoruz işte.
- Nostaljik tabi, nostaljik olmaz olur mu hey gidi yaa… Var mı başka Ankara’dan bir şeyler? Çocukluğumdan, anamdan, babamdan, düğünümden, yolumdan, yolculuğumdan, köpek gibi kıskandığım dolmuşçu abiden, Neşe Abladan, Ümit Besen’den, Orhan Baba’dan var mı bir şeyler?
Elimde en nostaljiğinden bu kartpostallar eve yürüdüm, içimde bir heyecan ki 70’leri tutuyorum sanki avucumda. İyi de kime göstereyim ben bu fotoğrafları? Kime diyeyim Sarı Ömer’i? Ah hanım yaşasaydı! Çocuklar da bilmez ki, ne yapayım bu kartları? Amaan koy işte bir yere!
Ne yapılır geçmiş?
Senindir işte ölür seninle…


