Unutmayacağım Efendim!
TEMMUZ Sayı: 11 - Haziran 2017

Çocuk mu oldum tekrar? Kocaman kafası, uzun ayakları, bembeyaz saçlarıyla bir çocuk? Vallahi aynı böyle titrerdi ellerim hiç yazamazdım mektebin ilk yıllarındayken. Hele o “s” harfi saatlerimi alırdı. Şimdi ölecek gibiyim yazmak için, yazmak için yaşıyor gibiyim, doğuracak gibiyim yazmak için. Yahu bırakın konuşacağım! Rica ederim müsaade edin efendim konuşacağım!

Ben bu koca kafayı nasıl doldurdum bilseniz şaşar kalırsınız. Anam, babam, ailem, kavgalarım, aşklarım, ayrılıklarım, günahlarım, sevaplarım, dertlerim, sevinçlerim, utançlarım hepsi bu kafada şişti durdu. Şimdi her şey gidiyor sanki içinden. Yaşadıklarım bölük bölük oluyor kafamda ne yapmıştım bilemiyorum, tutamıyorum aklımda. Bu kadar kolay mıydı Hekim Bey? Hatırımdakilerin, yaşamımın bir şeffaflığa doğru akıp gitmesi bu kadar kolay mı? Âşık oldum ben boynunda gül lekesi olan bir kadına, kazma tutarken ellerim su toplardı hep, nasıl uğraştım şu masaya oturup şu kitapları yazmak için, okuduklarımı kalbime işledim tek tek. Şair oldum ben Hekim Bey bir şairin geçmişini unutması bu kadar kolay mı? Yoo, unutmayacağım efendim! En güzel anılarımı alıp kucağıma savaşta evladımı korur gibi koruyacağım onları! Lütfen bırakın beni Yusuf Bey! Bir şair, bir yazar için unutmanın ölümden ayrımı nedir? Yo bağırmıyorum efendim yalnızca üzülüyorum. Ne olur benim kusuruma bakmayın. Unutmaktan müthiş suretle korkuyorum! Tabi oraya bırakabilirsiniz ilaçları. Biliyorum efendim aç karnına… Güle güle sağ olun size de iyi günler.

Saat 15.20

Yusuf Emin ve Hekim Bey evimden ayrıldı. Sessizliğin sesi… Karınca yürüyor sanki kulağımda hırt hırt hırt… Kolumu kaşısam sesi beynimin içine geliyor. Sessizliği duymamak içi yazıyorum şimdi. Ölmemek için yazıyorum, kendimi öldürmemek için… Bir de şu saatin sesi tik tak tik. Nasıl çirkin bir saat bu böyle iki çubuğunun ucu da yılan kafası gibi kıvrılıyor kıvrılıyor sonra kaldırıyor kafasını boynumdan sokacak sanki beni, kasılıyor tüm vücudum. Yusuf’a söyleyim de götürsün şunu kolumdaki yetiyor bana. Hem tüm hayatını yakında unutacak bir hastanın evinde bunca saate ne lüzum var? Yoo ağlamayacağım! Sıkılıyorlar benden bilmiyor muyum efendim, birbirlerine bakıp gülüyorlar. Sıkılsınlar karşımdaki duvar da olsa anlatacağım, tüm anılarımı son kuvvetime kadar yazacağım. Hastalık, yaşlılık deyip geçmesi ne de kolay! Zerre miktarınca anlayamıyorlar beni: hiçbir şey yaşamamış gibi ölmek istemiyorum efendim. Bugün ayın 24’ü tabi ya 24’ü tabi. Her şeyin bir sayısı var önemli efendim çok önemli. 10. Aydayız. Tabi efendim 10.ayın 24’ündeyiz. Saymak önemli. Doğalı 82 yıl oldu. Yazalı 68 yıl. Yusuf’u tanıyalı 25 yıl oldu bu eve taşınalı 27 yıl…

Saat 16.45

Demek böyle titrermiş eller. İnsan hakikaten hakim olamıyormuş. Tam yazmaya çırpındığın vakit külfet oluyormuş kalemi tutmak. Olsun, olsun… Gençliğimi sıkıp sıkıp son suyuna kadar mürekkep yaptım ben şimdi bir posa gibi kaldım bu koltukta. Kimim var ki. Kapımı bir Yusuf açıyor bir hekim. Herkesin dünya kadar işi var.Gücenmiyorum kimseye asla gücenmiyorum. Benim de öyleydi nasıl da önemsiyordum yıllar sonra unutup gideceğim bu hayatı. Nasıl koşmuştum trene yetişmek için Ankara Garına. Dalağım şişmişti şimdi bile hisseder gibi oluyorum. Şimdiki gibi tren geçmezdi ki o vakitler. Köyde marul, maydanoz, nane yetiştirip çamurunu bahçenin köşesindeki küçük çeşmede yıkar demet yapardım sonra şehre götürüp satardım. Bir kız vardı köyde beyaz yazma takardı, kırmızı oyalı… Ensesinden bağlardı yazmayı. Boynunda bir gül lekesi vardı. Gözkapakları kahverengi soluk yüzlüydü ama nasıl parlardı gözleri. Ayakkabıları çamurdu hep. Yahu herkesinki çamurdu. Çamur dediğin gizler mi hiç güzelliği?

Saat 18.00

İlacım var iki tane. Avutuyor beni Hekim Bey. Bunlar mı koruyacak bu koca kafamın içindekileri. Cümleler şunlardan daha kuvvetli geliyor bana. Benim hafızamı cümlelerden daha iyi ne koruyabilir. İlk şiirimin hikâyesini yazmıyorum uzun zamandır: Köyden ayrıldım sene 1957 elim kalem tutuyor ya. Kırmızı deri valizim vardı elimde. Yerleştim şehre bir mecmuada yazmaya başladım. Kalemim durmadan garibanlığa kayıyor, yoksulluk kokuyordu tüm yazdıklarım. Cebinde beş kuruşu olmayan mecmuada yatıp kalkan adam başka ne yazar? Oradakiler alay ediyorlardı benimle bir tek Halil’i hatırlıyorum şimdi “ Yahu senin hiç mi bir sevdiğin olmadı parası olmayanın sevdası derin olur.” Derdi bana ama aşk şiirine yetmez sanıyordum yüreğimi. Dayanamadım aldım elime kalemi ne zamandır içimde köpürüp duranı yazmaya başladım. “Gül Lekesi” koydum şiirin adını. Zeliha’yı anlattım şiirde beyaz yazmalı soluk yüzlü Zeliha’yı. Sonra tüm şiirlerim Zeliha oldu tüm şiirlerimde bir gül izi… Ulusta karşılaştığım köylümden Zeliha’nın yuva kurduğunu iki çocuğu olduğunu duydum inanmadım çünkü aşkı yazmak güzeldi yazdıkça daha da âşık oluyordu insan anlattıkça daha bir kusursuzlaşıyordu sevdiğin. Sonra kalemimi aşktan alamadılar benim. Son olarak Zeliha’yı ailesiyle, kocasıyla, çocuklarıyla bir öyküde yazdım ancak o zaman inandım evlendiğine. Tabi inanmam yıllarımı alıp götürdü. Gençlik işte hayat değersiz gibi geliyordu, her şeyimizi bir şeye bağlamayı pek seviyorduk.

Saat 19. 20

Yemeğimi yedim. İki ilacı da içtim. Nerede kalmışım. Tabi ya Zeliha. Sonra sevmedim kimseyi. Hiçbir kadın kusursuzlaşmadı şiirlerimde. Kalbimde başka sevgilere yer vermiştim çoktan: Memleket, İslam… Bu iki kelime benim için bir çarpıntıydı hala ayakuçlarıma kadar hissettiğim bir kasılma. Dört arkadaştık Hilmi, Yasin, Veysel… Yeni bir mecmua açtık kendimize. İlk zamanlar bir ay çıkardık, üç ay çıkaramadık hiç para yüzü görmedik yıllarca. Önemi yoktu sargındık davamıza. Gençliğimizin elimizden kaydığı vakitler kazanmaya başladık yavaş yavaş. Rahattık artık. Emek, karşılığını geç veriyordu bazen. İlk önce Yasin tabi ya ilk öce Yasin vefat etti 1992, sonra Hilmi 1998 ve Veysel 2002…

Saat 21.12

Kuşun yemini verdim. Ocağı ve kapıyı kontrol ettim. Hep bu saatlerde bastırıyor uyku. Işıkları kapatacağım şimdi ama perdeyi açacağım mutlaka. Işıkta uyuyamıyorum fakat karanlık da rahatsız ediyor beni. Yalnızlık, karanlıkta daha bir bastırıyor boğazıma… Yatağım hep açık salonda, sevmiyorum bu hali hasta gibi. Neyse efendim dertlenmeyeyim yine yatacak vakit…

Ayşe Sena Er Arşivi
11 Sayı: 11 - Haziran 2017 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler