Hâlâ Koynunda mı Çakmağın?
TEMMUZ Sayı: 16 - Kasım 2017

Sen ağlarken yazamam! Birbirine yapışıyor kirpiklerin, neden öyle kızgın bakıyorsun? Sanki benden yardım dilemişsin de apar topar kalkmışım yanından. Sanki nefessiz kalmışsın, pencereye uzanmışsın da sıkı sıkıya örtmüşüm her yanı. Sen ağlarken yazamam… Her şeyde kendimi suçlayacak bir yan bulduğumu bilirsin. İhtiyarlığından, sancıyan dizlerinden, suskunluğundan, ellerindeki füsunlu lekelerden bile kendimi sorumlu görüyorum anne. Söylediklerim geçecek mi kalbinin eşiğinden?

Kadınlar güzelliklerini gezdirirler her yana, her şey çıkar da akıllarından bir güzelliklerini unutmazlar evlerinde bile. Sen o güzelliğinle küçük yemeniler takıp başına, çam balı akıtan pencereler önünde oturur kalırdın, babamı beklerdin geleceğinden haberli gibi her gün. Bu bekleyenlik gözlerini alırdı iradenden hep dalgın, hep bir yere çakılı gözlerin… Hava kararıp ışıklar açılmadan küçük çiviye takardın kalın cam örtüsünü, sıkı sıkıya hiç açıklık kalmadan. Endişeliydin, hep bir telaşı besliyordun içinde akşam olunca. Her yanımızda çay tabağında erimiş mumlar olurdu, ışıkların gitmesinden o kadar korkuyordun ki… Her şey senin telaşını harlıyordu sanki. İki güne bir giderdi elektrikler, göz gözü görmezdi. Hemen ayaklanırdın.

“Yusuf! Enes! Yanıma gelin oğlum korkmayın. Perdeyi açalım hemen!

Koynunda taşırdın çakmağı gençliğin gibi. Fiskosun üzerindeki mumu yakardın ilk, babamın fotoğrafı olan çerçeve aydınlanırdı önce. Dikkatle seni izlerdim, korkularını gizleyip gizleyemediğini…

“Yusuf oğlum niye sustunuz sen şu okulda öğrendiğin şarkıyı söylesen ben de havuç vardı getireyim yeriz, mumu da şuraya koyar gölgeler yaparız.”

“Bakın oğlum çok ilerde bir ışık var gördünüz mü bakın orda. İşte o ışığın orda çalışıyor babanız buradan görünüyor işte oğlum bak babanızın ışığı.”

Yalan söylüyordun anne. Kendine bir ışık arıyordun sanki ya da babamızı sürekli aklımızda tutmamızı. Gözlerin… İşte şu güzel kirpiklerin mum ışığında daha da uzardı, hem anlatırdın hem bakardın kocaman gözlerinle inanıyor muyuz diye.

Bazen günlerce gelmezdi ışıklar dip odadaki bir kutu mum azalır azalırdı.

Şuaralara bir sokak lambası yapmazlar! Yapsalar da yakarlar mı hiç. Bu dağ başında düşünen mi var bizi!”

Bu söylenmelerin öyle ürkütürdü ki beni. Çok uzak yerlerdeyiz, ıssız kimsesiz bir ormanda sanırdım kendimi, birimize bir şey olsa sanki kimse… Rüyalarıma girerdi Erenin çığlık çığlığa ağlayışı kanlar içinde. Kimseye duyuramazdık sesimizi rüyalarımda.

Yine mi rüya gördün oğlum sen? Akşamdan ekmek mi böldünüz burada, bir şey mi döktünüz niye korkutuyorlar seni sürekli? “

Terli döşeğimin yanına kıvrılıp uyumazdın sen de. Ünlü bir orkestranın çaldığı şarkılar gibi aksamaz bir düzen içinde gidip gelirdi elin başımda. İki kere öne doğru parmaklarını alnıma değdirerek mutlaka ve saçlarımın arasından geriye doğru geçip giderdin ensemden…

Böyle değildin anne. Kimsesiz yerlerde geçse de gençliğin çiçekli bir etekle aynı renkten güllü bir yemeni seçerdin kendine, döşekleri nizamla yüklüğe dizer üzerini sim işlemeli bir örtüyle kapatırdın. Tüllü yatak örtüsünü düzeltip babamın aldığı plastik gülleri silerdin. Sabahlarımız yeşil soğan ve patates kokardı. Koca tenekelerde yağ, çuval çuval patates, soğan, un, şeker, bulgur getirirdi babam geldiğinde. Sanki babam bunları getirmek için yaşıyordu.

Her babanın işi ayrı olur Yusuf. Kimisi yakıncak bir yerde çalışır kimisi uzaklarda çalışır az gelir. Hem özlemek güzeldir daha çok seversin…”

“Ben babamı özlemiyorum ki anne.”

O da ne demek oğlum! Sakın baban geldiğinde öyle şey söyleme Yusuf bak sakın! O sizi çok özlüyor, bizim için çalışıyor.”

Ah neden böyle derdim ki! Üzgünüm seni üzdüğüme. Erkence büyüyüp o vakitlerde yanında olmak saçlarından öpüp derdini dinlemek isterdim.

Babam geldiğinde saatlerce indirmezdi bizi kucağından öper dururdu, ben sana bakardım donuk donuk. Gözlerindeki ikazla öperdim babamı ona bakmadan belli belirsiz. Sen anlatıp dururdun.

Çocuklar sürekli seni soruyorlar. Hele Yusuf şarkı bile ezberledi okulda sana söylemek için. Söylesene oğlum şu meşhur şarkını babana.”

Yine yalan söylüyordun anne! Kadınlar üzmemek için, üzülmemek için, mutlu etmek için, mutlu görünmek için hep yalan mı söylerdi?

Anlatmıyordun gece sıçrayarak uyanıp kapıları camları kontrol edişlerini, durmadan elektriklerin gittiğini, korktuğunu, taze yüreğinin çırpındığını...

Büyüdükçe öğrendim babamın işini.

“Nasıl yani yerin çok altında ağızlarına gözlerine toprak girmiyor mu?

“Yok oğlum genişçe kazılmış tünellerde çalışıyorlar, şu yol gibi geniş.”

Aynı babam gibi madencilik oynardım, evin bahçesini kazıp küçük taşlar çıkarıp poşete doldururdum. Yine de içim daralırdı anne, havasız kalırdım düşündükçe yerin altında babam... Sanki biliyordum böyle olacağını, bu film dönüp duruyordu sürekli kafamda. O gün, göçük haberini aldığımızda kâbuslarımdan birini başa sarmış gibiydim. Bedenim parçalanıyordu babamı sıkışmış havasız düşündükçe. Ciğerim sökülecek gibi oluyor bunca yıl sonra hâlâ… Biliyorum babamın çıkardığı tonlarca kömürle harlandı senin içindeki ateş hiç dinmeyecek.

“Yaz oğlum yaz büyük yazar ol çilemizi yaz, acımızı yaz… Bilseler ne olur deme, bilsin bizi birileri şu dağ başında…”

Sen ağlarken yazamam.

Elini başıma koyup aynı notayı çal yine iki kere öne doğru alnıma değdirerek ellerini, sonra saçlarımın arasından geçirip parmaklarını ensemden… Bak, dağ başı değil artık buralar sıra sıra sokak lambaları var pencerenden yüksek binalar görünüyor.

Işıkları kapatıp tam babamın çerçevesinin önüne bir mum yakalım mı? Böyle sessiz durmayalım ben okulda öğrendiğim o şarkıyı söyleyeyim gölgeler yaparız, Hâlâ koynunda mı çakmağın?

Ayşe Sena Er Arşivi