Daha Zaman Var!
TEMMUZ Sayı: 14 - Eylül 2017

Yine kendime sözler verip teselli ederek üstünü kapatıyorum her şeyin, gitmek istiyorum. İçeride bırakıyorum yapamadıklarımı. Dağınık masamı, bir türlü uzun uzun sohbet edemediğim annemi, lavabosu tıkanıp duran mutfağı, rahat yaşasın diye didinip durduğum kardeşimi, tarifi gözlerine muhtaç bir vefayla çalışıp duran babamı içeride bırakıyorum. Dışarıda ayva tüylerini gösteren bir aydınlık… İçeride bıraktıklarım havasız kalacak sanki. Nasıl da hızlı kapattım kapıyı öyle, acelem var gibi! Yapmak istemeden yaptım çoğu şeyi. Neden? Düzeltmedim de hiçbir yanlış anlaşılmayı. Oysa kapıları hep hüzünlü kapatırım ben. Hep içeride olanları düşünerek, annemin yalnızlığından bir avuç alarak mutlaka… Dışarısı güneş! İçerdekilere “dışarıda güneş var” demedim.

Kuşların söylediklerini dinleyerek yürüyorum. “Bıraktıkların!” diyor biri. Ailenle yürümeyeli ne çok zaman oldu. Nereye böyle tek başına? İstasyon demirlerine konan sığırcık bağırıyor: “Kendinle kalsana biraz, hem sen mutlu olmazsan…” Susuyor… Devam eder diye yavaş yürüyorum kafasını sağa sola çevirip uçuveriyor sığırcık. Güneş… Yüzüm yanıyor. Yine bir duygusallık, kıyameti içine çeken bir huzursuzluk… Beynime inen planlar, üstü hiç karalanmayan, yapamadığım, yıllarımı tükettiğim planlar… Tüm ailemi bir gün bahar yapma isteği, çocukluğumdan beri!

Yeni çiçek açmış ağacın altından tanıdık bir yürüyüş görüyorum. Nesibe Teyze! Kurbanın olayım ağır yürü, Nesibe Teyze. Kıvırcık saçlı kızını iki ay önce Allah’a uğurlayan Nesibe Teyze ağır yürü! “Sen geldin mi kızım?” diyor bana; kalbim içine çekiliyor. “Kızım” diyor bana, saçlarım kıvırcık değil! “Bitti mi okulun?” diyor. “ Allah’a şükür” diyorum. “Allah’a şükür.” diyor. Sesinin kıvırcık saçlara doğru uzandığını duyuyorum. Ah bu sesin acı kuyusundaki çırpınış hali! Ağlama öncesi çocuk tınısı kalbimi sıkıştırıyor. Tam yanımızda yeni çiçek açmış vişne ağacı…

“Ömür” diyor. Tükürükleri ağzının kenarına toplanıyor. “Ömür” kelimesi kurşun olup gırtlağımı sıyırıyor. Kurban olayım ağır konuş, Nesibe teyze! “Ömür pek uzun geldi bana bitmek bilmiyor kızım, en iyisini Allah bilir ya.” diyor. Gözlerini siliyor, ince alyanslı eliyle. Sarkmış gözkapakları, dimdik duran kirpiklerine yığılıyor. “Arif nasıl?” diyorum. Sesim çıkıyor mu? Ben hiç duymuyorum. “Nasıl olur ki kızım, annesiz!” diyor. “Nasıl olur ki?” cümlesinin her harfiyle dövüyorum kendimi, nasıl olur ki! “Babasıyla yaşıyor, üç katlı ev aldılar, bahçeli, her odası düğün salonu gibi neye yarar?” Buz gibi bir betonun üstünde ıslanıyorum sanki. Sırılsıklam oluyorum, mahvoluyorum… Neye yarar? Titreyen ellerini tutuyorum Nesibe Teyze’nin. Sesi yine kıvırcık saçlar içinde kaybolup gidiyor. “Erkendi!” diyor. Hemen ardından “En iyisini Allah bilir ya…” Evlat acısıyla Allah sevgisi arasında kalmış, bu ömrü pek uzun kadına hayranlıkla bakıyorum. Başında topak topak olmuş oyalı bir yemeni, sırtında cebi peçete dolu kahverengi bir yelek… Hiçbir şey diyemiyorum. Kelimeler birbirine hiç tutunmuyor. “Hadi kızım sen git.” diyor. Bunu duymayı bekliyormuş gibi geriye doğru atıyorum ayağımı. Dudaklarımı biraz kıstırıp kafamı sallıyorum. Ellerini yavaşça bırakıp yürüyorum. Yürüyor muyum? Kaçıyorum demek geliyor içimden. Sahi kaçıyorum. Nesibe Teyze’den, hayatın bitecek olma düşüncesinden, kıvırcık saçlı kızından, içeride bıraktıklarımdan hakikaten nasıl da kaçıyorum! Beş altı adım attıktan sonra arkama bakıyorum. Yemenisinin ucuyla gözlerini siliyor, tam yanında yeni çiçek açmış vişne ağacı…

Genzimdeki ağlama kokusuna rağmen dolmuyor gözlerim. Büyük saksılı, dalları beyaz çaputlarla bağlanmış çiçeklerini düşünüyorum Nesibe Teyze’nin. Evin her köşesine astığı camili, çiçekli takvimlerini… Karşıdan karşıya geçmek için dikilip kalıyorum kaldırımda. Bir otobüs geçiyor yoldan yavaşça. İçinde başını cama dayamış kıvırcık saçlı bir kız görüyorum, bana bakıyor. Asla durdurulamayacak bir yolculukta olduğunu bilir gibi sakin, kafasını çevirip tekrar bakıyor. Geriye dönüp hızlıca koşmak istiyorum. Koşmak… Kaçar gibi değil kavuşur gibi koşmak. “Zaman var! Buraya bakın insanlar, daha zaman var!” diyerek koşmak. Ağlayarak, gülerek, oraya buraya çarpıp dizlerimi kollarımı acıtarak koşmak... Ciğerim sıkışınca, annemin kucağına yığılıp kalmak. Burnumu boynuna dayayıp nefes nefese... Saçlarımda babamın elleri gezinirken, tüm hayallerimi gözlerimden damla damla avuçlarına akıtmak. Öylece uyuyup kalmak istiyorum.

Işık yanıyor, karşıya geçiyorum. Dönecektim. Hadi koş! Yoo, karşıya geçiyorum. Neden karşıya geçiyorum? Ya Rabbi nasıl çekiştirip duran bir dünya bu! Karşı kaldırımda donup kalıyorum. Bedenimde hala geri dönecek gibi kasılmalar… Herkes, her şey bana doğru geliyor. Arkadaşlarım, kahveler, çaylar, sandalyeler, garsonlar, banklar, lambalar, selamlaşmalar alıp götürüyor beni. Karşı koymuyorum; dışarısı güneş!

Sonra? Sonrası boşluk, uğultu, gürültü… Sohbetler, çayların yanına limon istemeler, el sıkışıp hal hatır sormalarla günaydınları iyi akşamlara bağlıyorum. Çok konuşmuş, çok dinlemiş, çok yaşamış gibi hissettiren kalabalıklar içinde kararıyor hava. Gölgeleniyor renkli betonlar, eski kıyafetlerle yeni kıyafetlerin ayrımı zor yapılacak kadar maddeyi gizliyor sonunda karanlık. Sırtımda çoğalttığım planlarla, koşmayı hayal ettiğim yoldan eve doğru yürüyorum. Yarın, yarın annemle yürüyeceğim bu yolda kol kola. Tam yanımda yeni çiçek açmış vişne ağacı… Ürperiyorum. Her dalından bir ses: ANNE! AİLE! SÖZLER! HAYALLER! ALLAH! YILLAR! PLANLAR! ÖLÜM!

Kapıyı diğer yüzünden açıyorum bu kez. Kapıları hep mahcup açtım ben. Şimdi dışarısı karanlık, içeride ışıklar açılmış. Önce perdeler kapatılmış muhakkak. “Hoş geldin” diyor annem. Sabah gelip boynunda soluklanmışım gibi sesi. “Hoş bulduk” diyorum. Evde bol sarımsaklı bir tarhana kokusu…

Ayşe Sena Er Arşivi
14 Sayı: 14 - Eylül 2017 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler