İnsan İsteyince!
TEMMUZ Sayı: 16 - Kasım 2017

Ömer, evlerinin kapısının önüne gelmişti. Cebinden anahtarını çıkarıp kapıyı açmaya çalışmıştı. Kapı içerden kilitlendiği ve anahtar içerden kapı kilidinde bırakıldığı için de kapıyı açamamıştı. Bunun üzerine, "Off! Yine kapıyı içeriden kilitlemişler. Yani illa ki zili çaldıracaklar bana. Tövbe, tövbe…" diye söylenmişti. Arif Bey de zaten kendisini bekliyordu. Kapı kilidinin kurcalandığını da işitince, kapının önünde belirivermişti. İçeriden, sesini biraz da yükselterek, "Ömer, sen misin yavrum?" diye sormuştu. Ömer, "Benim baba, benim. Arkadaş bu nasıl iştir anlamadım ki; ben onların beni beklemelerinden sıkıldım, onlar beni beklemekten sıkılmadılar..." diyerek, saygısızca bir tutum sergilemişti. Arif Bey kapıyı açmış ve "biraz daha kısık sesle konuş oğlum. Komşular uyanacak şimdi. Gel hadi içeriye. Yine geç geldin. Ah be yavrum..." dese de, oğluna söz geçirememişti. Fakat bu kez, artık yeterdi. Oğluyla, canıyla bu gece tam anlamıyla muhakkak konuşacaktı. Ömer'in konuşmaktan kaçmasına bu kez izin vermeyecekti. Babaydı. Yürek sahibiydi. İmanlıydı. Oğlunu başıboş bırakamazdı. Oğlunun çocukluk yıllarındaki masumiyetine yeniden dönmesi için, çok zamandır Rabbine candan dua etmişti. Çok gecedir yalvarmış, yakarmıştı.

Arif Bey'in, "Oğlum! Gel seninle şöyle biraz oturalım. Baba oğul biraz muhabbet edelim. En azından bu gece kırma beni ha?" isteğine; Ömer, "Hadi oturalım bakalım. Bu gece de bitmez ya şimdi..." cümlesiyle istemsiz olduğunu yine belli etmiş; fakat aynı zamanda da şaşırtmış ve teklifi kabul etmişti. Bu önemliydi. En azından Arif Bey, Ömer'in kendisini dinlemesinin zeminini bir şekilde yakalamıştı. İyi bir fırsattı. Çok iyi değerlendirmeliydi. Antredeki üç kişilik, kenarları biraz da eskimiş olan gri renkli koltuğa oturmuşlardı. İlk konuşan Ömer olmuştu: "Seni dinliyorum baba. Buyur bakalım." Arif Bey, "Bak oğlum... Yazıksın. Hala gençsin. Rabbimiz nasip ederse belki de önünde uzun bir yaşam olacak. Elinin tuttuğu, gözünün gördüğü, sağlıklı, kuvvetli olduğun bu çağlarında, kendin ve toplumun için ıslahı önemsemen daha hayırlı olmaz mı yavrum?" demişti ki; Ömer, hemen araya girerek babasını sözünü kesmişti. "Off be baba... Yine mi aynı terane?! Hadi kendimi düzelttim. Ya hu bu toplumun çivisi çıkmış, çivisi... Ben mi kurtaracağım bunları? Bırak Allah aşkına!" cevabını vermişti. Muhabbet daha ilk an da Arif Bey'in arzuladığı bir noktaya doğru yönelmişti. Ne de olsa sorgulamak, eleştirmek bu gibi durumlarda asıl meseleydi. Ömer'de daha konuşmanın başında soruyu sormuş ve eleştirmişti. İçinden Rabbine hamd eden Arif Bey, hızlıca araya girerek ve Ömer'in de ruhunu okşar bir şekilde, "Öyle deme, oğul. Can oğul. Bak senin şimdi dediğini daha önceki insanlarda demişti de, halleri de nice olmuştu?" Ömer'de soruya soruyla karşılık vermişti. Tabi biraz hayal kırıklığı da yaratarak: "Ne olmuş hele hallerine? Anlat, anlat baba... Uyumadan önce iyi gider!" Arif Bey, bundan sonra konuşacaklarının, Ömer'in bir kulağından girip öteki kulağından çıkacağını düşünse de son bir gayret ile "hadi bismillah..." demişti. "Bak oğlum... Binlerce yıl öncesinde, denize sahili de olan bir kasabaya bir peygamber gönderilir. Sahil kasabası halkı, önceleri mızmızlanıp, peygambere iman etmede diretseler de, bir süre sonra gönderilen peygambere tabi olurlar. Gel zaman git zaman, peygamberlerinden, haftanın bir gününü kendilerine ibadet günü olarak vermesi için Allah'a dua etmesini isterler. Bu istek üzerine de peygamberleri de dua eder. Allah'ta, sahil kasabası halkının bu isteklerine karşılık kendilerinden söz alır. "O gün sadece ibadet edecek ve farklı bir uğraş içinde olmayacaksınız!" İmtihan bu ya? Her insanın, kavmin, toplumun imtihanı tabi ayrı ayrı... Rabbimizin bu sahil kasabasına sebep kıldığı imtihan ise balıklarmış. Sözlerinde sadık olup olmadıklarını sınamak için geçim kaynakları da olan balıkları, kasabanın kıyılarına yollamış. Ama ne yollamış?! Balıklar tam da imtihan günü geliyormuş. Bir hafta, iki hafta, üç hafta... İbadet gününün dışında kalan günlerde ise balıklar daha önceki günlerde olduğu kadar... Geçimliklerini sağlayabildikleri kadar yani. Ama ibadet gün ise kum gibi! Arif Bey'in anlattıkları, Ömer'in merakını iyice celp etmişti. Araya girerek babasının anlatımlarına, "Beni iyice heyecan sardı, baba! Ee..." diye karşılık vermişti. Arif Bey'de, oğlunun bu heyecanını görünce hız kesmeden anlatmaya devam etmişti: "Bunun üzerine kasaba üçe bölünmüş. Bir kısmı kum gibi balıkları görünce, aç gözlülüklerinin kurbanı olmuş ve "bu iş böyle olmaz!'" demişler. Demişler de, Allah'a da söz verdiklerinden, bu duruma bir kılıf uydurmanın yolunu aramışlar ve bulmuşlar da..." "Minareyi çalan, kılıfına uydurmuş yani!" diye bir kez daha araya giren Ömer'i, Arif Bey'de teyit etmişti. "Aynen öyle oğlum... Akıllarınca hemen sazan olmamak gerektiğini de göstermişler. Ava giderken av olmama hikayesi işte. "İbadet günü, ibadet etmekten başka bir iş yapmıyoruz..." vesvesesine kendilerini inandırmışlar. İbadet gününden bir gün önce balıklar için tuzağı kurmuşlar. İbadet gününden bir gün sonra da gidip tuzağa takılan balıkları toplamışlar. Ömer, yeniden araya girerek: "Baba bak! Ben sana bu dünyanın çivisi çıkmış demedim mi? Hem de binlerce yıl öncesinden. Yuh. Bu ne ya!" diyerek, düşüncesinin haklılığını ispatlamaya çalışmıştı. Ömer haklı olduğuna çalışmıştı çalışmasına... Ama babası da bu düşüncesinin yanlışlığını ortaya çıkarmak için kıssayı anlatmaya devam etmişti: "Ben de sana zaten bu kıssayla bunu anlatmaya çalışıyorum Ömer'im. Dünya hayatının bir imtihan olduğunu söylüyorum. Ayetler, kıssalar da zaten bunun için var. Aynı hataya en azından bizler düşmeyelim diyorum..." Ömer hem olayın merakıyla ve hem de kendini söylenenlerin muhatabı kılmamak için "Peki, baba. Neyse. Hadi kıssayı anlatmaya devam et. Ee, sonra ne olmuş?" diye sormuştu. Arif Bey, "Sonra, üç kısma bölünen bu ahaliden ikincilerinden olanlar demiş ki; "Ya hu sizin bu yaptığınız kendinizi aldatmaktır. Yanlıştır. Yazıktır. Ayıptır. Günahtır. Allah'a verilen sözden dönmektir. Yapmayın, aç gözlülük etmeyin. İbadet gününüzde aklınızı balıklarla bozmayın. Allah'a huşu içinde yalvarın. Bunlar Rabbimizden birer sınanmadır. Kimlerin sadık olup, kimlerin sadık olmadığını ortaya çıkarmak içindir" deseler de; dertlerini bir türlü anlatamamışlar. Mal sevdası ve dünyalıklardan olan kum gibi balıklar, akıllarını başlarından almış." Ömer merakla sorularına devam etmişti. "Peki üçüncü kısım?" Arif Bey'de, "kıssanın en trajik tarafını da bu üçüncü kısım oluşturuyor. Bunlar bu duruma sessiz kalanlarmış. Yani "ne nalına ne mıhına" dediğimiz insanlar. Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasıncılarından. "Aman bize ne! Dünyanın çivisi çıkmış... Biz mi dünyayı kurtaracağız?" düşüncelerine sahip olanlardan! Peygamber ve beraberindekilere, "siz de boş verin, uyarmayın, hem niye uyarıyorsunuz ki; bunlar adam olmazlar!" diye caka satanlardan..." cümleleriyle, deminden beri gelmek istediği noktaya gelmişti. Gelmişti gelmesine de, Ömer'de haliyle boş durmamıştı. Babasının meramını anladığından, "Taşla baba, taşla... Kafamda kırılmadık yer kalmadı vallaha..." sözleriyle babasına sitemkar bir edayla karşılık vermişti.

Arif Bey de gülümseyerek, "Eh... Biraz öyle oldu. Neyse. Devam etmemi istiyor musun? Sen onu söyle! Çünkü olayın bamteli var. İkinci kısmın, suya sabuna dokunmayan ve dokunulmasını da istemeyen bu kesime olan cevapları yani..." soru cümlesiyle riskli de olsa oğlunun nabzını yoklamaya çalışmıştı. "Ya Ömer, bu kadar yeter derse!" Neyse ki tedirginliği, Ömer'in, "Neymiş cevapları?" sorusuyla kısa sürmüştü. Arif Bey, bunun üzerine daha da rahatlayarak, "Cevapları basit ve kısacıkmış. O da: "Bizim uyarımızın sadece bir tek amacı var. Ahiret gününde Allah'a karşı vereceğimiz bir cevabımızın olması... O gün Rabbimizin, "toplumun bu yanlışına karşı ne yaptınız?" diye sorarsa eğer; bizler de, Ya Rabbi bu uyarılarda bulunduk!" diyebilmek için..." ifadeleriyle kıssayı anlatmayı sürdürmüştü. Ömer de, "Vay be... Helal olsun valla! Gerçi bu kadarı bile dersimi almama yetti. Ama yine de sorayım. Kıssa burada bitiyor mu? Yoksa devamı var mı? soru cümleleriyle merakını tazelemişti. Arif Bey, "Olmaz mı? Hem de nasıl! Allah, hem ibadet günü yasağını delenleri hem de bu yasağı delenlere karşı sessiz kalanları cezalandırmış. Ahiret'te ki hesap da zaten cabası! Daha önce bu kesim için trajik dememin bir nedeni de buydu. Peygamber ve peygamber ile beraber olanlar ise gelen azaptan kurtulmuş. Rabbimiz bu kıssayı Kuran-ı Kerim'de çok güzel açıklıyor. Oradan da okumanı tavsiye ederim." düşüncelerini de paylaştıktan sonra, Ömer'in ne tepki vereceğini beklemeye koyulmuştu. Ömer durgunlaşmıştı. Kısa bir sessizlikten sonra sadece "İnşaAllah" diyebilmişti. Bu söz üzerine Arif Bey'in içini tarifsiz bir mutluluk sarmıştı. Ömer, "İnşaAllah" demişti. Allah'ın izniyle yani. Allah'ın izni ise insanın neyi istediğine bağlıydı. Arif Bey bunu çok iyi biliyordu. Ömer'de istemişti. Samimi olduğu da belliydi. O anki samimiyeti bütün vücudunu sarmıştı. Başını önüne eğmesi. Gözleriyle ayak parmaklarının uçlarına bakması. Ellerini ovuşturması. Dalıp gitmesi. Bütün bunların bir tespih, bir zikir, bir dua olduğu o kadar belliydi ki, Arif Bey'de içinden Ömer'in bütün zerreleriyle ettiği bu duaya "amin" demişti. Kısa bir sessizlikten sonra, Arif Bey konuşmaya devam etmişti. "Bak gördün mü, Ömer'im? Demin söylediğin “Allah'tan bulsunlar” sözünü, kaç bin yıl önce söyleyenlerin hali nasıl oluyormuş?! Güzel oğlum. Kara gözüne hayran oğlum. Önce kendini kurtaracaksın. Sonra aileni... Toplum için de ne yapabildiysen artık. Gücün, bilgin, konumun oranında, iyiyi, doğruyu önce yaşayıp sonra da anlatacaksın. Gerisi ise Rabbimizin rızasına kalmış artık. O merhametlilerin en merhametlisidir. Emekleri boşa çıkarmaz. Bizler yeter ki gayret edelim. Bundan sonra biraz daha dikkatli olursan eğer hem dünya hem de ahiret yurdunda mutlu olmaman için hiçbir neden kalmaz. Hadi bakalım. Biraz da kendimizle, içimizle, Rabbimizle baş başa kalalım. Şimdilik bu kadar nasihat ikimizin içinde yeter!" diyerek, elleriyle Ömer'in sırtını sıvalayıp, oturdukları kanepeden ayağa kalkmıştı. Ömer eve geldiği andan çok uzakta bir halet-i ruhiyedeydi artık. Babasına: "Bilmiyorum baba. Gerçekten yeter mi?! Keşke Ali ağabeyime benzeyebilseydim, değil mi? O zaman daha çok mutlu olurdun." demişti. Arif Bey de kanepede oturan oğlunun karşısına yeniden çömelip, ellerini oğlunun dizlerine bırakıp ve gözlerinin içine bakarak, "Oğlum... Bizim mutluluğumuz, Müslüman kardeşlerimizin hem bu dünyada hem de ahirette ki mutluluğudur. Bu yüzden hepimiz üzerimize düşen görevi yapmalıyız. Sorumluluklarımızın farkında oldukça da problemlerimizi çözeriz. İşte o zaman da tam manasıyla mutlu oluruz. Mutlu ya da mutsuz olmak sadece senin veya benim durumumla alakalı değil. Bir bütün halinde bunu başarmalıyız." demişti. Ömer de, "O günler de gelir, inşaAllah." karşılığını vermiş ve babasının çehresinin bir kez daha tebessümle kaplanmasına sebep olmuştu. Arif Bey bir şey unutmuş gibi; "Ali dedin de, aklıma geldi. Unuttum ben onu. O da içeride ders çalışıyordu. Konuşmalarımızla da onu daha da fazla rahatsız etmeden odalarımıza çekilelim. Umarım dediklerim de kalbinde tam anlamıyla yer edinir. Hadi, Allah rahatlık versin. Odaya girdiğinde de ağabeyini rahatsız etmemeye dikkat et!" diyerek odasına doğru yürümüştü.

***

Ağabeyi Ali ders çalışmayı bitirmişti. Uyumak için oturduğu masadan kalkmıştı. O esnada da içeriye girdiğini fark etmediği kardeşini, Ömer'i, yatağında uzanır vaziyette görmüştü. Ömer hala uyanıktı. Başını kollarının arasına almış, düşünmekteydi. Yanına kadar geldiğini fark etmediği Ağabey'inin, "Ömer!" diye seslenmesi ile birden sarsılmıştı. Hafif korkmuştu. Ani gelişen bu olay karşısında "Bismillah!" diyerek tepkisini göstermişti. Ağabeyi Ali'de, biraz da şakacı bir karaktere sahip olduğundan, "Maşallah. Her şeye de Allah’ın adıyla başlarmış kardeşim. Bak sen..." karşılığından bulunmuştu. Ömer, yatağından doğrularak, "Dalga geçme be ağabey. Zaten moralim bozuk." dese de; Ağabeyi Ali, kardeşinin iç dünyasında olumsuz giden bir şeylerin olduğunu biliyordu. Arif Bey ile Ömer arasındaki diyalogun bir kısmına şahit olmuştu. Onu bu ruh halinden kurtarmak için de, "Nerde benim boks eldivenlerim? Kim üzmüş hele kardeşi mi? Söyle bakalım!" şakalarıyla havayı rahatlatmaya çalışmıştı. Ömer de, "Mesele başkaları değil ağabey. Mesele benimle alakalı, kendimle. Çevremde olan bitene, yaşanan olaylara duyarsız kalmam da. Ne olacak benim bu halim bilmiyorum. Ağabeyi Ali de, "Bak kardeşim! Babamızla olan konuşmalarınızın bir bölümünü ders çalışmayı bırakıp, dinlenmek için ara verdiğim zaman duydum. O konuşmalarda, babam, Kuran'dan bir kıssa anlattı sana. O kıssa anlatılırken neler hissettin?" soru cümlesiyle karşılık vermişti. Ağabeyi Ali, kardeşini hem konuşturmak, hem de bu konuşturma vesilesiyle rahatlatmak istemişti. Ömer, Ağabeyi Ali'nin sorduğu soruya, "O kıssayı yeniden yaşıyor gibiydim. Kıssanın başında her ne kadar tedirgin olsam da, kıssanın sonunda birden yüreğimin ferahladığını hissettim." cevabını vermişti. Ağabeyi Ali her ne kadar, "Hah işteee... Bütün meselemiz de bu!" dese de; Ömer'in "Ne ağabey, ne? Hala anlamıyorum!" cümleleri, Ağabeyi Ali'nin neyi kastettiğini anlamadığını gösteriyordu. Ağabeyi Ali'de, "Anlarsın kardeşim, anlarsın. Haydi, şimdi uyuma vakti. Epey de geç oldu. Sohbetimize yarın kaldığımız yerden devam ederiz. Ama bu kez aramıza bir arkadaşımızı da alarak..." demişti. Ömer, " Ne, kim, kimden bahsediyorsun ağabey?" diye, bir an affallamıştı. Ağabeyi Ali, "O da sürpriz olsun kardaşım!" dese de; Ömer, ısrarla sürprizin ne olduğunu sormuştu: "İlla ki insanı çatlatacaksın değil mi ağabey?" diyerek, Ağabeyi Ali'yi tahrik etmek istemişti. Belki bu şekilde söyletebilirdi. Ağabeyi Ali de, biraz kızgınlığını da belli ederek, "Ömeeeeer!" demişti. Ömer ise hala ısrar ediyordu. "Hiç olmazsa bir ip ucu versen." Ağabeyi Ali'de, o vakte kadar elinde olan tespihi göstererek, "Al. İmametin ipinin ucu." demiş; Ömer de, "Şaka mı şimdi bu?!" siteminde bulunmuştu. Ağabeyi Ali'de, "Peki, tamam, tamam. Söylüyorum" demiş ve konuşmasına devam etmişti: "Bu arkadaş ile insan oturup konuştuğunda, onu dinlediğinde, onu anlamaya çalıştığında, o arkadaş insanda devrim yapıyor. İnsanı dönüştürüyor. İnsandaki iyilikleri, güzellikleri ortaya çıkarıp, kötü hasletlerinden uzaklaştırıyor. Ki öyle ki bu dost her vakit de yanımızda. Yeter ki onunla tanışmayı isteyelim..." Ömer araya girerek, "Allah aşkına! Kim bu dost, kim ağabey? Artık söylesen?! demiş; Ağabey Ali'de konuşmasına kaldığı yerden devam ederek, "Bıraksan söyleyeceğim... İşte. Masanın üzerinde. Orada. Kur'an-ı Kerim. Ondan bahsediyorum. Şimdiden tanışmak ister misin? sorusuna da; Ömer, "Nasıl olacak o peki?" karşılığında bulunmuştu. Ağabeyi Ali ise, sadece "insan isteyince!" demişti. Sadece, insan isteyince!

Ahmet Maruf Demir Arşivi
16 Sayı: 16 - Kasım 2017 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler