İnsan bazen dış dünyaya çevirince gözlerini farklı bir bakış açısı takınabiliyor. Zaman ne kadar hızlı geçse de; üzerimizde unutmadığımız, hatırlamaya değer o kadar çok anlatacağımız şey kalıyor ki geriye bir ömür daha olsa anlatmak için yetmez diye düşünüyoruz. Her devre göre bakış açısı takınmak gerekir mi bunu düşünmek gerek ama asıl olan yaşamak ve daha da önemlisi farkında olarak yaşamaktır.
Farkında olmak önemli güçtür. Hayatı farkında olarak yaşamak, dünyaya farkında olarak bakmak ve herkesin koyu bir karanlığa kapıldığı bir zamanda her şeyin farkında olduğunu bilmek önemlidir.
İnsanların içinde sıcacık duran duyguları çok yumuşak bir yapıdadır. Kimileri bunun farkına varamasa da duyguları hem sıcaktır hem de değişken bir özelliktedir. Karşısında içli cümleler kuran biri oldu mu değişme, farklılaşma gibi bir süreç hemen insanı kuşatmaya başlar. Her şey değişebilir bir anda her şey. Dün düşündüğünü bugün inkâra yeltenebilir insan, doğru bildiğine yalan der, kendi yolunu değiştirip bilmediği yollara sapabilir. Sabit fikirli olmak da kötüdür elbet ama doğruyu bulacağım diye girilen her düşünce oyunu, kişinin içini karartır, gün gelir yolunu da kapatır.
Bir de geçmişiyle övünme hastalığı vardır. Yapacak bir şey bulamayanların, yeni şeyler ortaya koyamayanların ellerindeki en büyük sermaye geçmişin şatafatlı hikâyesidir. Binbir gece masallarını aratamayacak bir üslupla anlatılan geçmiş zaman hikâyeleri kişilere anlık mutluluklar verse de masal bitip de günümüze dönünce tekrar aynı karamsarlık çöker yüreklere. Hikâyeler büyüleyici ve insanı saracak cinsten olur bu tür anlatımlarda. “Avrupa deyip de imrenmeyin, oralar hep bizimdi. Kudüs bizim’di, güney bizimdi, kuzey bizimdi, padişahlarımız vardı, şimdiki halimize bakın bir de…” Geçmişle övünmek ancak geleceğini sıradanlaştırır insanın.
Dünyada gerçekleşen olayları seyrederken sanki her şey film gibi gelir bize. Uzakta olmak, bize ulaşmayacak izlenimi verir genelde. Çocukken seyrettiğimiz kovboy filmlerinde kovboyları bir tepeden izleyen Kızılderilileri sanki düşmanmış gibi izlerdik. Reisin duruşundaki heybete aldırmadan, çevresindeki Kızılderililerin birbirlerine benzeyen yüzlerindeki masumluğu fark edemeden kovboyların öldürecekleri Kızılderili sayılarını hesaplardık.
Şehirleşiyoruz diye nutuklar atılsa da meydanlarda, şehirleşen yalnızca binalar, caddeler, sokaklar. Teknolojik bir buhrana doğru sürükleniyoruz. Betonların içine gömülen insanlar, kendileri dahil her şeyi unutarak yaşamayı öğrendiler. Yaşama gayelerini, geldikleri ve gidecekleri dünyayı unutup bir teknoloji çöplüğü haline gelmiş yaşamlarında her gün biraz daha şehirleştiler. Kurallar yok edildi önce. Birbirinin yüzünü tanımaz oldu insanlar. Dünya geliştikçe küçüldü, küçüldü, insanların avuçlarının içine sığdı. Bütün bunlara rağmen yaşananlara bakınca, bir dağ esinti arar olduk. Burası şehir olamazdı. Burası gelişmişliğin yüzü, teknolojinin kalbinin attığı yer olamazdı. Dünyayı avuçlarının içinden izleyenler, bu kadar duyarsız hale nasıl gelmiş olabilirlerdi. Bir selamı yanı başındakine çok görerek nereye gidebilirdi ki insan?
Adaletli olmak deriz günde defalarca. İşte, evde, sokakta, hep adaletli olmak üzerine bildik sözleri sıralarız. Adaletin anlamını sorgulamadan “ Adaletli olmalıyız.” diye beylik bir duruş takınmayı adaletli olmak sayarız. Evimizde çocuklar arasında bile adaletli olmak için çaba sarf ederiz. Dünyanın adaletsizliği mevzu bahis olunca nedense bütün sözler unutulur, her cümle yarım kalır. Çünkü dünyanın adalet terazisinin dengesinden çok da hoşnut değildir insanlık.
Mevsimlerin adı değişiyor sadece. Sanki bütün mevsimler aynı başını yastığa koyabilenler için. Sonbahar ve kış en çok yoksulları vuruyor, ilkbahar ve yaz yine en çok onları sevindiriyor. Rüzgâr esiyor, en çok yoksullar üşüyor. Kendini sakınmak, kendini kenara çekmek her gün biraz daha rağbet görüyor. Dillere yerleşen öyle bir ifade var ki insanları uyuşturuyor, savunmasını elinden alıyor, kişiliğini sarsıyor. Her olumsuz davranışın ardından pervasızca; “ Ne yapayım, herkes öyle yapıyor.” deniyor. Doğru olunduğu bilinse de cılız çıkan hiçbir sese destek çıkma yürekliliğini göstermeyenlerin sayısı her gün biraz daha artıyor. Çoğunluğun sesi denilip en doğru olanlardan bile tavizler verilip “herkes gibi” düşünerek sıradanlaşıyor nereye gittiğini bilmeyen bir çoğunluk.
Herkes gibi düşünen, herkes gibi konuşan, herkes gibi yaşayan olmak bu dünyanın en ağır yükü. İnsan tek kişi bile olsa hakkı söyleyen olmalı ki diri bir ruhla yaşasın dünyada. Sıradanlıktan kurtulmak için bütün sıralardan çıkmak gerekiyor.
