Mümtaz Kelimeler ve Eşleri
TEMMUZ Sayı: 16 - Kasım 2017

Çok mutlulardı. Sosyal medyada paylaştıkları fotoğraflar mutluluklarının birini ispat edip ötekine geçiyor, ötekini onaylayıp sıradakini ağırlıyordu. Herkes onları kıskanıyordu. Yarınlar onların olacaktı. Dün onların olduğu gibi. Dünya döndüğünden beri ezikti İyilik ve daha da ezilecekti. Güç kalktı ve Kötülük’ e yanaştı. Kötülük sosyal medyaya attığı resimlerin birine yorum yapıyordu. Eğilip birden öptü onu. Kulağına fısıldadı. “Sakın ellerimi bırakma. Seni çok seviyorum.” Kötülük de gülümsedi. “Hiç bırakır mıyım? Sen benim her şeyimsin.”

Son zamanlarda Kötülük’te bir değişim seziyordu. Sanki kendisini başkasıyla aldatıyor gibi hissediyordu. Kötülük’ün eyvallahı yoktu. “Ben böyleyim. Benden her şeyi bekle. Beni böyle kabul ediyorsan yola devam edelim.” diyordu. Güç’ün kafası karışıktı. Aslında Kötülük’le evlenirken çok tereddüt etmişti, başka talipleri de gelmişti. Ama yakın arkadaşı Kibir yanına sokuluvermiş onu etkilemişti. “Sen bunlara mı layıksın? Sayesinde kendi büyüklüğünü ve varlığını ispatlayabileceğin en önemli kişi Kötülük.” demişti. Şu an düşünmeye başladı. O kendi varlığını ve büyüklüğünü ispatlamaya çalışıyor muydu ki? Bu aralar kafası karmakarışıktı. Geçenlerde karşıdan karşıya geçerken bir araba ona tam çarpacakken direksiyonu sola kırmış ve bu yüzden kendisi yaralanmıştı. O da telaşla koşmuş ve arabanın içindekine bakmıştı. Allahtan çok büyük bir yaralanma olmamıştı. Arabayı süren Kötülük olsaydı onu ezer geçerdi. Ama ne yapsındı kör olasıca kalbi ona âşıktı. Adamı hastaneye götürmüş ve yaraları sarılana kadar ilgilenmişti. “Neden beni öldürmedin?” diye sormuştu ona. Cevabı ilginçti, çok değişik bir adamdı. “Seni bir suçun olmaksızın öldürmek varlığıma ters.” O da herhalde Kötülük’le evli olduğumu bilmiyor diye düşünmüştü. Vedalaşıp ayrılacakken yine şaşırtmıştı onu. “Senin varlığına da evli olduğun kişi ters.” diyerek. Güç “Neden?” deyince o sustu. Gözlerine baktı. “Onunla birlikteyken ve kendini kullandırırken varlığını anlamlı hissediyor musun?” Güç daha fazla dinlemek istemedi onu. Hızlı adımlarla kaçarcasına çıktı oradan. Bu adam da nerden çıkmıştı? Onca özenle kurduğu dünyasına, mutluluğuna gölge düşürecekti. En yakın zamanda Mutluluk’a gidip mutluluğunun bozulmaması için neler yapması gerektiğini sormalıydı. Gerçi ne dese harfiyen uyuyordu. Etrafındaki herkese sürekli gösteriş yapıyor, ne üstün ne yüce ne ayrıcalıklı olduğunu ispatlıyor, sürekli eşya biriktiriyor, canı sıkıldığında gidip deli gibi alışveriş yapıyor, en lüks lokantalarda yemek yiyor, en marka kıyafetler giyiyordu. Bir de Mutluluk en son demişti ki hep daha fazla hep daha fazlasını iste. Asla memnun olma. Çünkü memnun olduğun şeye layık değilsin. Sen hep daha fazlasına layıksın. Evet! O daha fazlasına layıktı. Gitmeli ve dünyaya gününü göstermeliydi. Dünya onun sayesinde dönüyor, siyasi liderler onun sayesinde kocasını kullanıyor ve kocasına el pençe divan duruyordu. Ve kocası da İyilik’e kahkahalar savuruyordu. İyilik ezikti zaten. Ve inanarak, ardını sıvazlayarak yukarılara yolladığı kim varsa İyilik’i satarak yoluna devam ediyor, o da kahroldukça kahroluyordu. Kahrolsundu! Asla katlanamazdı böyle sümsüklere.

***

Adalet hastaneden çıktı. Telefonuna baktı. Korku on beş kez aramıştı. Telefonu sessizde kaldığı için yeni görmüştü. Korku’ya geri döndü. Bir ton fırça yedikten sonra iki ekmek alıp eve gitti. Evde beş karış suratla karşıladı onu Korku. Yine her şeyi abarttıkça abartıyor, kırk bin tane senaryoyla karşısına geliyordu. Ona kalırsa başına bir iş gelmesin diye kolunu bile kıpırdatmaması gerekiyordu. Eşinin karşısına geçti. Yüzüne bile bakmıyordu. İçinden yukarılara doğru bir can sıkıntısı ve bunalmışlık hissi yükseldi.

“Bir sor.” dedi. “Bir ne oldu de. İyi misin de. Neden açmadın de. Kafanda kırk tilki dolaşıyor, kırkının da kuyruğu birbirine değmiyor. Yeter ki sana bir şey olmasın. Yeter ki bize bir şey olmasın. Bu bencillikten başka bir şey değil. Değdir artık şu kuyrukları. Çöz artık şu düğümleri.”

Korku ona sert sert baktı.

“Sen bana ne demek istiyorsun? Ne yani? Telefonu açmayan sensin. On beş kere aradım on beş kere! Ben senin sürekli kıçında dolanmak zorunda mıyım? Annen miyim ben senin? Hem ne tilkisi ne kuyruğu ben fitneci miyim?”

“Sana annem ol diyen mi var? Olma arkadaş olma. Beni rahat bırak. Boğdun, yordun, mahvettin beni. Tüm enerjim yaşama isteğim defoldu gitti, ellerine sağlık. Bu mu beni düşünmen? Ha sana da fitneci demedim onu nerden çıkardın?”

“Çok güzel, çok güzel! Ben suçlu oldum yani. Harika doğrusu. Evet, sürekli seni düşündüğüm için suçlu benim. Aptallık bende. Değil mi ki sen dik bayırlı yokuşlarda dalgalanan bayraksın! Değil mi ki sen Adalet’sin! Ben kimim? Fitneci Korku. Hem hadi bakalım, soruyorum, neden telefonun kapalıydı?”

“Bak bakalım bana belki bir şey fark eder, düşünürsün, neden kapalıydı?”

Korku eşine baktı. Ve telaşla ayağa fırladı.

“Ne oldu sana? Yaralanmışsın. Biliyordum zaten başına bir iş geldiğini biliyordum. Allahım ne oldu böyle?”

Adalet bu ilgiden bile rahatsız oldu. Eşine dair tüm iyi duygularının bittiğini hissetti birden.

“Birine çarpıp ezecekken arabanın yönünü değiştirip kaza yaptım.”

“Ya sana bir şey olsaydı? Ya ölseydin? Beni hiç mi düşünmüyorsun? Anneni babanı. Ölürse ölsün durmasaydı yolun ortasında.”

“Ne demek ölürse ölsün?”

“Niye önemli biri miydi? Kimdi?”

“Bıktım sizden. Yemin ederim. Sizin kırk bahaneli kokuşmuş zihniyetinizden bıktım. Ne yani yolun ortasında duran bir çoban olsa ez geç, zengin olursa da dur mu diyorsun?”

“Yani hayatım yanlış anladın. Hiçbir şey senin hayatından daha önemli değil.”

“Daha önemli canım. Varlık amacım varlığımdan daha önemli. Evet, çok önemli biriydi nezdinizde öldürmediğim kişi. Herkesin ağzının içine baktığı etrafında pervane olduğu kul köle olduğu biriydi! Ama ben arabanın yönünü bu sebepten çevirmedim.”

“Yaa!” dedi Korku. “Çok iyi yapmışsın. Onu öldürseydin seni yaşatmazlardı. Başına neler gelmiş böyle. Biraz iyi de geçinseydin, seni bilirim dikine dikine konuşmasaydın. Bak bir kalemde çizer onun gibiler seni, dikkat et.”

“Yeteerr!” diye bağırdı Adalet. Tüm anlaşılmayışına, tüm yalnızlığına, konuştuğu ama işitilmediği her şeye, bu aptal düşünceler manzumesinin hepsine bağırdı.

“Ben Allahtan başka kimseden korkmam. Keşke sen de öyle olsan. O zaman kendini bulurdun işte.”

O bağırınca Korku köşeye çekildi. Oturup bacaklarını kendine doğru çekti. Başını yere eğip düşünmeye başladı. Adalet kendini kötü hissetti. Sesini alçalttı.

“Özür dilerim” dedi. “Bak seni kırmak istemiyorum. Ama bu sorunu düzeltmezsek ben senden ayrılacağım. Olmuyor. Çok yoruldum.”

Korkunun gözleri doldu. Ağlamaya başladı. Bir yandan ağlıyor bir yandan kendi kendine konuşup duruyor, elleri titriyor, koltuğun köşesine çekilmiş, kendinden geçmiş bir şekilde adeta sayıklıyordu. Adalet ardını döndü, yürümeye başladı. On iki yıldır hep aynı konuşmalar hep aynı şeyler. Şimdi korkmasın üzülmesin diye onu teselli etse her şey daha kötü olacaktı. Çünkü karar vermişti. Ondan ayrılacaktı. Her adımda ondan uzaklaştıkça gittikçe cılızlaşan sesi geliyordu arkadan. “Ben sana ne yaptım? Ben sadece seni düşündüm. Seni aldattım mı, sorumluluklarımı mı yapmadım, sevmedim mi seni? Ne yaptım, sadece sana bir şey gelsin istemiyorum. Endişe ediyorum. Ne yapayım ne ?”

***

İyilik evin içinde dolanıp duruyordu. Sabahtan beri İstismar’ı bulamıyordu. Nereye gitmiş olabilirdi? Kime sorabilirdi? Kendine kim yardım edebilirdi? Aklına abisi geldi. Ama onunla da Zehirli Merhamet’le evlendikten sonra arası açılmıştı. Çok demişti kendine bununla evlenirsen çok da hayırlı olmaz diye. Hele çocuğu İstismar doğduğunda onu sevmemişti bile. Bir gün de yoldayken kalbine dokunacak bir laf etmişti. O günden beri aklına her geldiğinde canı sıkılıyordu İyilik’in. Nasıl da gözlerinin içine baka baka “Güçle Kötülük’ün çocuğu oldu biliyorsun değil mi? Adını da Zulüm koydular. Ama senin çocuğun onlardan daha kötü bence! Çünkü onların çocuğu kötü olduğunu bağıra bağıra söylüyor ve öyle yaşıyor. Ve doğrudan rağbet görmüyor. Ama senin çocuğun öyle mi? Sen çocuğunu sanki çok iyi bir şey yapıyormuş gibi yetiştiriyorsun. Aslında kötü bir şey yapıyorsun. Ama bir de iyiliğini kılıf olarak kullanıyorsun. Sen Kötülük’ten de kötüsün şu an gözümde.” demişti. Haklıydı Adalet. Şimdiye kadar hiç hakkını yememişti. Burada da doğru söylüyordu. Bir yanlış diğerlerine zincirlenerek sürekli diğer yanlışları doğuruyordu. Ama şu an Adalet’ten başka arayacak kimsesi de yoktu. Kocası da yola çıkmış hemen geleceğini söylemişti. İstismar’ı eşiyle birlikte ne kadar çok sevmişlerdi. Bir dediğini iki etmemişler, etrafında pervane olmuşlar, ona hiç kimseden görmedikleri şefkati, sevgiyi göstermişlerdi. Arada abisi Adalet’in söyledikleri kulağına gelmiş, vicdan azabı çekmişti İyilik. Ama kocası Zehirli Merhamet’i hiçbir zaman ikna edemiyordu. En sonunda kendi de ona benzemiş ve sanırım kendisini kaybetmişti. En temel çatışmaları ceza konusundaydı. Adalet onlara sürekli “Çocuğunuzun yaptığı kötü şeyin arkasında durmayın, bırakın kötülüğün cezasını kendi görüp öyle vazgeçsin, böyle yaparak ona iyilik değil kötülük yapmış oluyorsunuz. Dünya sadece sizin çocuğunuzun etrafında dönmüyor.” diyordu. İyilik de buna katılıyordu. Ama Zehirli Merhamet hiçbir şeyi dinlemiyordu. Ona sürekli “O ne kadar üzülecek biliyor musun? Ceza verirsek kendini ne kadar yalnız hissedecek, psikolojisi bozulacak, dışlanacak, dünyaya küsecek.” diyordu. İyilik arada kalmış ve yaptığının kötü olduğunu bilmesine rağmen düşmanı Kötülük’e dolaylı yoldan boyun eğmişti. Çünkü tüm kötülerin böyle şımarık prens ve prenseslerden türediğini biliyordu. Öyle diyordu abisi sürekli. “Şimdi herkes prenses arkadaş, herkes prens! Kimsenin çocuğu ezilmemeli, kimse altta kalmamalı. Ne isterse verilen, gözü doymak bilmeyen ucubeler yetişmeli. Başkasının çocuğu ezilmiş, ötekinin çocuğu haksız yere ölmüş kime ne? Düşünülmeye layık değil onlar.” İyilik evlendikten sonra hele de böyle bir çocuk yetiştirdikten sonra her şey daha da karmaşık hale gelmişti. Herkes onu örnek alıyor, dünyaya kötülükten daha çok kötülük yapıyordu.

İyilik bu karmaşada boğulurken Zehirli Merhamet geldi. Ve abisi de. Birbirlerine söylenmeden İstismar’ı aramaya koyuldular.

***

Güç tırnaklarını yemeye başladı. Yakalamıştı işte. Zaten biliyordu kendisini aldattığını. En kötüsü yapabileceği tek bir şey dahi yoktu. Çünkü muhatap olduğu kişi varlığını insanları incitmek üzere kurmuştu. Ne diyebilirdi ki. O da onu bu haliyle kabul etmişti. Ama o Güç’tü! Kötülük herkese yanlış yapabilir, ona yapamazdı. Yaparsa cezasını çekerdi. Sadece kendisine yaptığı bir şeye ceza vermeyi düşünürken masum onca insana yaptıklarına hiçbir şey dememişti bu vakte kadar. Neden? Adalet sadece kendine gelince mi işliyordu bu dünyada. Bu dünyanın adaletine tüküreyim dedi? Zenginlere adalet, kahrolsun fakirler! Kötülere adalet, kahrolsun iyiler! Ama bu düzenin böyle dönmesinde kendisinin de parmağı vardı. O gün ona çarpan adam ne demişti? Adı Adalet’ti sanırım. “Allah seni bağımsız yarattı. Nereye gidersen orayı desteklemiş olacaksın. Ama görüyorum ki sen kötülüğü seçmişsin.” Evet, o gidip kötülüğü seçmiş, şimdi de beslediği karga gözünü oymuştu. Yerinde duramıyordu. Hayır, asla kabul etmeyecekti. O da gidip onu aldatacak, gününü gün edecekti. Evet, evet hatta en nefret ettiği kişiyle yapacaktı bunu. Adalet’le yapacaktı. Ve Kötülük’e gününü gösterecekti. Kendisine savaş açmak neymiş o görecekti.

***

Adalet burnundan soluyordu. İstismar’ı bir çatının tepesinde bulmuşlardı. Neymiş? İstedikleri araba ona alınmamış. Kendini atacakmış. Zehirli Merhamet bunu duyunca durur mu? Ağlamış, feryat etmiş, bin bir türlü vaatle indirmişti onu oradan. Adaletin kalbi daralmıştı. İyilik’e bir bakışla bakmış, İyilik de gözlerini kaçırmıştı. Ardına bakmadan gitmişti Adalet. Yere göğe sığamıyordu. Dünyada kimi insanların az yemekten kimi insanların çok yemekten öldüğü gibi kimi insanlar hiç sevilmemekten kimi insanlar çok sevilmekten ölüyordu. Ölüyordu insanlar. Hayatları kayıyordu insanların. Mutsuz oluyordu insanlar. Ve Adalet kahroluyordu. Tam bu sırada telefonu çalmaya başladı. Bilinmeyen bir numara arıyordu. Açtı. Telefonda Güç onunla önemli bir meseleyi konuşmak istediğini ve dediği yerde buluşmaları gerektiğini söylüyordu. Adalet anlam veremedi. Görüşmeyi kabul edip telefonu kapattı. Akşama kadar bu karman çorman düşünceler içinde boğuldu. Gidip bir dağ başına sabahlara kadar ağlamayı diledi.

Akşam bir taksiye atlayıp denilen yere gitti. Güç yanına gittiğinde ayağa kalktı, onu selamladı. Oturmasını söyledi. Adalet oturunca da söze başladı.

“Lafı hiç uzatmayacağım.” dedi. “Ben seni çok beğeniyorum. Bana diğer tüm erkeklerden farklı görünüyorsun. Bir kere çok değişik bir enerjin var. Böyle anlatamıyorum.”

Adalet’in kaşları çatıldı. Masadan ayağa kalktı.

“Sen de ben de zaten evli değil miyiz? Ne saçmalıyorsun?” dedi. Güç:

“Olabilir.” diye cevap verdi. “Böyle ahlak bekçilerinin dediklerine mi takılıyorsun? Seni sevmeye başladım diyorum.”

“Kes.” dedi Adalet. “Elde edemeyeceğin hiç kimsenin olmadığını beni de elde ederek ispatlamaya mı çalışıyorsun! Ama şunu o kafana sok. Benim ilkelerim var. Ben senin bir oraya bir buraya sündüreceğin lastik değilim.”

Güç gülümsedi. O da ayağa kalktı.

“Sinirlenme.” dedi. “Otur, ne güzel konuşuyorduk. Ben de senin ilkelerine âşık oldum zaten.”

Adalet oturmadı. Ve kendine bir adım yaklaşan kadından geri çekilerek mesafesini korudu.

“Neden o zaman o ilkeler sende yok? Boyundan büyük laflar ediyorsan yutamayacağın lokmayı ağzına almayacaksın.”

“Benim yutamayacağım lokma yoktur.” dedi Güç. “Ama sen çok asi birisin. Bu asiliğin seni bana daha da çekiyor.”

Adalet iyice sinirlenmeye başladı. Sesinin sertliği bir ton arttı.

“Hani elde edemeyeceğin bir şey olmadığını ispatlamak için değil, ilkelerim için beni sevmiştin? Yutamayacağın lokma olmaması bu dediğinle çelişki oluşturmuyor mu?”

“Oluşturmuyor.” dedi Güç. Adalet ne kadar sinirliyse o da o kadar sakindi. Ve hatta Adalet’in sinirinden haz alıyor gibi duruyordu. “Ben seni senin ilkelerinle çiğneyeceğim.”

“Peki. O halde buyur. Çiğneyebiliyorsan çiğne! Hodri meydan!”

Adalet bir hışımla yürümeye başladı. Sinirden yüzü kıpkırmızı olmuş, elleri titriyordu. Arkadan Güç’ün sesi geldi.

“Ayaklarıma kapanacaksın!”

Adalet de döndü ve bağırdı.

“Kahrolsun sen ve ayakların!”

Güç ellerini yumruk yapıp masaya vurdu. İçi gıcıklandı. Koşmak ve bu deli adama zorla sahip olmak istedi. Ama biliyordu mutlaka o da eğilecekti önünde. Kimler kimler eğilmemişti ki. Kimlerin kanına girmemişti egemen olma tutkusu. O böyle çok görmüştü büyük büyük laflar edenleri. Ama çoğu demirin ateşte eridiği gibi erimişti karşısında. Adalet de eriyecekti. O onu eritmesini bilirdi.

***

Adalet’in kalbi sıkılmış da sıkılmıştı. Tüm dünya tepesinde dönüyordu. Tek bir kelime edecek mecali yoktu. Bir banka oturdu. Telefonuna baktı. Korku uzun bir destan yazmıştı ona en son eline ulaşan boşanma dilekçesinden sonra. Güzellikle ayrılmış, başka bir eve geçmişti. Hakaret yemiş, hakaret etmemişti. Teşekkür etmiş, güzel günler dilemişti. Geçmişe gitmek ve her şeyi değiştirmek istiyordu Adalet. Ama geçmişe gidemiyordu. Geçmiş üstüne üstüne geliyor, gelecek kendinden kaçıyordu. Kendine hiçbir şey sığmıyordu Adalet’in. Bir köşeye sinmek ve saatlerce ağlamak istiyordu. Küçülmek küçülmek ve daha da küçülerek yok olmak. “Yok olmak istiyorum.” dedi. Tam o sırada kadim dostu Ahiret aradı. Ardını yasladığı, güven duyduğu, tek itimat ettiği.

“Efendim dostum.”

“Adalet koş. Beni öldürüyorlar.”

“Kim öldürüyor, nasıl, neden?”

“Kardeşim kaçırdılar beni. Zulüm, Şehvet ve Hırs. Toplanıp başıma üşüştüler. Beni yok etmeden işlerini rahat rahat göremiyorlarmış.”

“Nerdesin peki?”

“Bilmiyorum. Bilmiyorum.”

Tam o sırada arkadan birinin sesi duyuldu. Telefon kapandı. Adalet ne yapacağını bilmiyordu. Hiçbir şey bilmiyordu. Hemen telefona sarıldı. Güç’ü aradı. Tek çalmada açıldı telefon ve çok bildik bir edayla:

“Biliyordum geri döneceğini.” dedi.

“Kes geri dönmeyi falan. Kafandan uydurma. En yakın dostumu oğlun kaçırmış, şu an hayati tehlikesi var. Öldürmeye gidiyorlar. Acil onu kurtarmamız lazım.”

“Neden yapayım ki bunu? Neyin karşılığında?”

“Ahiret gidiyor diyorum. Ölecek diyorum. Düşünebiliyor musun dünyanın halini. Çivisi çıkmış bir dünyanın çivi tutmaz halini.”

“Düşünüyorum. Bana göre gayet güzel.”

“Kimden medet umuyorum ben. Yazıklar olsun sana.”

“Tamam tamam dur kapatma sakın. Sakince bir yerde akşam yemeği yemek karşılığında kurtaracağım onu.”

Adalet sinirlendi, belli etmedi.

“Peki.” dedi. Güç telefonu kapattı. On dakika sonra ona geri döndü.

“Tamam. Arkadaşını kurtardım. Bir hafta sonra bugün, geçende buluştuğumuz yerde. Saat 20.00’da.”

Adalet konuşmadı bile. Hemen Ahiret’i aradı. Onun güvende olduğunu öğrenince rahatladı. Camiye gidip namazını kıldı. Allah’a dua etti. “Allah’ım ayaklarımı doğru yoldan kaydırma. Ben varlığımı sana tertemiz koruyarak bugünlere kadar geldim. Ama sen beni Senden başkasının önünde eğdirme.” dedi.

Bir hafta boyunca düşündü Adalet. Eşinden ayrılmıştı. Güç’ün de eşinden ayrılması şartıyla onunla evlense miydi? Çünkü onun derinlerinde hırsının kapattığı bir iyilik numunesi görüyordu. Hemen kafasını sallıyordu sonra. Aynı yöne bakmadığı, temelden farklı olduğu biriyle evlenmenin sonunu görmüştü. Aynı hatayı tekrarlamayacaktı. Ki artık Güç kendini kaybetmişti, sözleri, ukalalığı, hırsı… İmkânsızdı. Eğilmeyecekti. Sonunda buluşma günü gelince denilen saatte oraya gitti Adalet. Masaya oturdu. Bu sefer çok sakindi. Güç gülümsedi.

“Ayaklarım kahrolmadı. Ayakların geldi.” dedi. Adalet de gülümsedi ona.

“Hadi öyleyse kapanmamı sağla o yüce ayaklarına.”

“Bekle. Hemen değil. Onu da ayarladım. Yemekten sonra otele gideceğiz. Acelen ne?”

“Senin yaşama amacın nedir? Ne oldun yani, doğdun, büyüdün, her şeyi elde ettin, sahip oldun. Aa, evet muhteşemsin sen! Evet de ne oldu yani?”

“Senin yaşama amacın ne?”

“Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir.”

“Hahahayy. Allah ha.”

“Evet Allah. Ne oldu beğenmedin mi? Olmaz zaten asla olmaz da eğer senle gençken ve evlenmemişken tanışsaydık ve sen özünü kaybetmemiş, tertemiz olsaydın, kötülük ruhuna sinmiş olmasaydı evlenebilirdik.”

“Çok acayip bir adamsın. Daha demin Allah mallah diyordun şimdi de bana evlenme mi teklif ediyorsun?”

“Sen zaten evlisin. Sana nasıl evlenme teklif edebilirim bunu diyorum o müthiş aklınla düşünebilsen keşke.”

“Off kıvırma, evlenme teklif ettin işte.”

“Hayır hanımefendi lafım bitmedi. Eğer senle o zaman evlenseydik ve ömrünü adadığın anlamlı bir şey olsaydı biliyor musun dünya bu halde olmazdı. Ben varım ama yetmiyorum. Sen de varsın ama yanlış yerdesin. İkimiz birleşsek bu dünyayı bir başka döndürebilirdik.”

“Şimdi birleşelim. Gel hadi gidelim.”

“Cevabımı merak ediyor musun?”

“Evet, hem de çok.”

“O zaman izle.”

Adalet ayağa kalktı. Güç merakla baktı. Arka cebinden bir tabanca çıkardı Adalet. Güç tedirgin oldu. Korumalarına baktı. Korumalarının hareket etmesine fırsat vermeden kafasına sıktı Adalet. Güç şaşkınlıktan kocaman açılan gözlerle baktı ona. Dondu kaldı. Son sözlerini duydu Adalet’in.

“Keşke bilselerdi her pislikle delinen kalbimim günden güne, lime lime öldüğünü.”

Kevser Evsen Arşivi
16 Sayı: 16 - Kasım 2017 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler