Gökyüzündeki Beyaz Bulutlar
TEMMUZ Sayı: 16 - Kasım 2017

Masada dirseğimi dayayacak boş yer bırakmamış. Yemeğe oturmadan iki defa tabakların üstünü sildi, bunu hep yapıyordu. Ahşap döşemeli vitrinden yeni çıkarmıştı hâlbuki. Babamın her zaman oturduğu sandalyeye oturttu beni. Oraya oturmayı her ne kadar istemesem de mecbur kalıyordum.

Ne yiyeceğimizi merak ettiğimden tencerelerin kapağını araladım. Babamın çok sevdiği, benimse görmekten usandığım taze bamya ve mercimek çorbası, şaşırmamıştım. Şaşırmayı uzun zaman önce bıraktım. Sevmediğimi bildiği halde iki kepçe tarhanayla doldurdu önümdeki kâseyi. Üstüne de bolca karabiber sepeledi. Onun için her şey alıştığı gibi ilerliyordu, olanları garipseyen bendim.

Hiç vazgeçmeyecekti, biliyordum. Bu eve ne zaman gelsem beni, aklında hala canlı tuttuğu hayali yaşatmak için zorlayacaktı. Onu kırmak istemiyordum, dediklerini sorgulamadan yaptığım tek kişiydi. Bunun farkında olacak ki istediklerini rahatça söyleyebiliyordu bana.

Ölü birinin hayalini canlı tutma çabası bana ağır bir yükü taşımak kadar külfetli geliyordu. Annemin bütün yalvarışlarına rağmen ayrı bir ev açabilmiştim aylar önce. Aybaşında aldığım memur maaşıyla ancak geçinebiliyordum. Elimdeki üç beş kuruşla yettiği kadar kitap alıyordum. Belki de babama benzeyen tek huyum buydu, kitaplara olan düşkünlüğüm. Babam öldükten sonra kitaplığına sahip çıkmak istesem de annem müsaade etmedi buna. Ondan kalan her şey gözünün önünde, elinin altında olsun istiyordu.

Bana yardım etmek gibi bir niyeti olmamıştı hiç. Babamdan kalan emekli maaşını onunlayken alıştığı şeyleri yaşatmak için harcıyordu. Yeni evime taşınalı üç ay olmasına rağmen, bir defa olsun görmeye gelmedi. Onun bulunmak istediği tek yer babamla evlendikleri zaman taşındıkları bu üç odalı evdi. Evin içinde bile en çok babamın oturup kitap okuduğu, kahve içtiği odada vakit geçirmeyi severdi. Sevdiğinden de değil, vazgeçemediğinden belki.

Uzun zamandır kendine ait bir saat bile geçirmemişti. İşlemeyi sevdiği kumaşları bir daha elinde göremedim. Pencere yanında asılı duran saat, babamı kaybettiği anda takılıp kalıyordu. Yaşananları geriye sarmak, anıları yeniden yaşamaya zorlamak ağır gelmiyor muydu, yoksa içten içe bundan memnun muydu anlayamıyordum.

Ona kızamıyordum. İçinden çıkılamaz bu garip hali seçmiş olmasına, hayatını bir anı gibi kaldırıp atmasına içerliyordum yalnızca. Babamdan önce de bir hayatının olduğunu göstermek istiyordum. Kendi gibi beni de geçmiş zamanın içine hapsetmesine izin veremezdim. Her şeyden önce onu geri kazanmak için yapacaktım bunu. Onu özlüyordum, çok özlüyordum.

Yemek bitince yine odasına kapanacak, gittiğimi fark etmeyecekti. En son çalışmaya başladığım gün geçirdi beni.

" Sofrayı sonra toplarım ben, geçe kalma git hadi." diyebilmişti.

Odanın kapısını kapatırken çoktan gittiğimi sanıyordu belki de. İlk defa kapıyı açmasın istiyordum karşı odada onun geçmişini aralarken. Önümde kocaman, kahverengi bir dolap, içinde annem saklı.

Kaldırdığı gençlik fotoğraflarını çıkarmayla başladım işe. Evlenmeden önce gittiği dikiş nakış kurslarından aldığı belgeler, okul arkadaşlarından gelen kartpostallar, işlediği kumaşlar, ne varsa dizdim salondaki masasının üzerine. Annemin gençliğine yaptığım yolculuk benim hoşuma gittiyse onun da hoşuna giderdi elbette, gitmeliydi.

Annem, babamın her zaman kahve içtiği saatte kendine kahve pişirirken, hazırlıkları bitirdim. Geriye yalnızca boğulmak üzere olduğu dalgaların arasından kurtulacağı halatı atmak kalıyordu. Bu defa bana dönecekti. Hayattaki tek varlığım olan annemin o halata tutunup nefes almasını istiyordum. Tutunabilirse bir hayali beklediği o pencereden bakıp maviliği görecek, gözleri yeniden gökyüzündeki beyaz bulutlara dokunacak.

Aysun Bahar Asar Arşivi