Yol:
Mezarlığın altındaki bir yol’um. Bir uzun yol’un bir parçasıyım. Köye girişte sağ tarafta mezarlık, sol tarafta büyük tarlalar, kuru otlar, tepeler var. Benim bir başlangıcım Günyüzü ilçesidir. Günyüzü ilçesinden çıkarsanız beş kilometre sonra Acıbaşı Köprüsü sonra da kantar gelir. Kantardan sola dönünce Sivrihisar’a, sağa dönünce; köye sonra da Sakarya köprüsüne ve Polatlı’ya ulaşılır. Hayat biter, yol bitmez. Yollar yollara, kaderler kaderlere karışır ve hayat bir bakıma devam eder gider.
Mezarlığın ortasında altı yaşında bir çocuk uzun yıllardır yatmaktadır.
YILLAR
TRAGEDYALAR
YAZGILAR
AYRILIKLAR
Bir bütün olarak hayatı tamamlamaktadır. Benim anlatacaklarım şimdilik bu kadar.
Çocuk:
Ben altı yaşında küçük bir çocuğum. Tam elli sekiz yıldır yalnız başına bu köy mezarlığında yatmaktayım. Baharlar, yazlar, güzler, kışlar, arılar, kelebekler, kuşlar; ben elli sekiz yıldır yalnız başına bu köy mezarlığında yatmaktayım. Mezarlığın sağ tarafında annem, sol tarafında babam yatmaktadır.
SESSİZ ESEN RÜZGÂRLAR
SESSİZ YAĞAN YAĞMURLAR, KARLAR
Ben birazdan uyanacağım. Mezarlıktan çıkıp, yol’da yürüyeceğim, o kum kamyonu beni bir kez daha ezecek. Ben ağabeyimi gördüğümü sanacağım. Ağabeyimin hayali kaybolacak, cansız cesedim 1959 yılının güzünde yol’a uzanacak. Kefenim beyaz, tabutum yemyeşil olacak. Annemin gözyaşlarını güz yağmurları sanacak, köyün altındaki Sakarya nehrine hayretle bakacağım.
Köy elli sekiz yıl önceki köy; doğumlar, ölümler bembeyaz bulutlar, kerpiçten evimiz, koyunlar, kuzular, geniş avlular…
Ölü bir çocuk olarak döndüm dolaştım, mezarıma yeniden uzandım. Annemin, babamın, ağabeyimin, kardeşlerimin hayaliyle avunacak, o büyük diriliş gününe hazırlanacağım. Ben elli sekiz yıl önceki bir kum kamyonunun ezdiği talihsiz küçük bir çocuğum.
HOROZLAR
BAYKUŞLAR
Ben o talihsiz küçük bir çocuğum. Anlatacaklarım şimdilik bu kadar.
Ağabey:
Tam elli sekiz yıldır Ankara’nın bir mezarlığında yapayalnız yatmaktayım. Akrabalarım beni unuttu. 1959 yazından bu yana bir akrabam beni ziyaret etsin diye boşu boşuna beklemekteyim. Babam beni bu mezarlığa gömdüğünde; on sekiz yaşında genç bir delikanlıydım. Dünya da yiyip içeceğim bu kadarmış demek. Demek hayat bu kadar kısaymış. Bir hastanede tam kırk yedi gün annemi bekledim. Annem gelmedi ve ben yalnız başına öldüm.
ANNEM BİR SERAP
SULTAN BİR SERAP
KOYUNLAR, KUZULAR
BAHAR ÇİÇEKLERİ
Bir serapmış meğer. Hayat başlı başına bir serapmış. Biz insanlar seraplarla gerçekleri birbirine karıştırırız. Ölüm ise en yeni bir gerçektir. Bir film karesi gibi; Polatlı ve Ankara’da ki hastanelerdeki ameliyatlarım. Doktorlar, hemşireler, hastabakıcılar bir filmin oyuncuları sanki. Serumlar, tabletler, iğneler, pansumanlar…
Ben de bir gün mezarımdan kalkacağım. Güneydoğu yönündeki o sonsuzluk ülkesinde babamla, annemle, kardeşimle, bütün akrabalarımla buluşacağım. O gün bir diriliş günü olacak. O gün bu hasret son bulacak, bütün ırmaklar bize katılacak. Anlatacaklarım şimdilik bu kadar
Baba:
Ben de bu mezarlıkta yalnızlık çekmekteyim. İki oğlumun acıları beni kalın bir urgan gibi boğmaktadır.
Oğullarımı on sekiz yaşında ve altı yaşında toprağa verdim. Toprak bir berekettir dedim. Ben de o diriliş gününe hazırlanmaktayım. Karım yanı başımda yatmaktadır. Birazdan onu uyandıracağım. Birazdan o büyük yolculuk hazırlıkları. Anlatacaklarım şimdilik bu kadar.
Anne:
Ben bir anneyim. Büyük acılar beni olgunlaştırdı, geliştirdi. Oğullarıma kavuşacağım o diriliş gününü sabırsızlıkla beklemekteyim. Yağmurlar, karlar, rüzgârlar, bereketli topraklar, bereketli buğdaylar…
İşte, güney doğu yönünde esmer oğullarımın hayalleri! Sonra işte karaltılar. Demek vuslat çok yakın. Demek ırmaklar bizi karşılayacak, bize bağışlar sunacak. Anlatacaklarım şimdilik bu kadar.
