Söz Uçar Yazgı Kalır
TEMMUZ Sayı: 16 - Kasım 2017

“Sarmışlar sımsıkı beni /
hep adanmışım gibi/
yerine gelecek ne bana göre?/
kurbana göre mi bu adak?”

Cahit Zarifoğlu

Ben bir göçmen kızı gördüm. Aynada. Gözlerinin içine baktım. Hangi aşikârı hangi gizliye saklayayım der gibi bakıyordu. Yanakları bunca yılın gülmelerini biriktirmişti çizgi çizgi. Gözlerinin altında nice yıkanmış mor halkalar… Kirpiklerini saymak istedim, kaç kere ince kaşları ok olmuştu da, gönüllere atılmıştı bu kirpikler? Kaç sevdadan sonra yorulmuştu da beyazlamıştı alnına düşen perçem? Bana ne kadar benziyordu yahut ben ona benziyordum. Ben onun aynısıydım, aynasıydım. İşte yine kendimi hatırladım, kırılası aynalar…

Unuttum dedim. Yalan söyledim herkese. Kendime de. Aslında unutmadığımı adım gibi bilerek ve adımı dahi unuttuğumu iddia ederek. Fakat başka seçeneğim yoktu kaçmak için. Kaçıp durduklarım beni bulmasın diye başka nereye gidebilirdim? Soranların sorgularına daha ne kadar lanet okuyabilirdim? Unutmanın kalesine sığındım.

“Sizi tanıyor muyum genç hanım?” dedim kızıma. Unutmam ilk olarak böyle başladı. Canım benim. Nasıl da telaşa kapıldı. “Anne!” dediğinde boş boş baktım. Başka nasıl ispatlayabilirdim unuttuğumu? Hâlbuki unutmadım. Oğlum oldu, kızım oldu, yine unutmadım. U-n-u-t-m-a-k kelimesi anlamını yitirdi biliyorum. Fakat ben de “Anne!” dediğimde bir çift boş bakışa yakalandığım o günü asla unutmadım.

Yaşıyordum ama nasıl? Çoğu zaman, çoğu yerde neden o vakitte orada bulunduğumu sorgulayarak, varlığımı irdeleyerek, yokluğuma imrenerek.

İlk sorgum bir bayram sabahıydı. Annemin aslında teyzem olduğunu öğrendiğim o sabah… “Benim annem sen değil misin?” diye sorduğumda yıllar sonra köyüne dönmenin sevinci kursağında kalmıştı. Nereden öğrendiğimi sordu ilkin. Kaynak önemliydi tabi, inkâr edebilirdi eğer zayıf bir kaynaktan öğrendiysem. Fakat kaynaklarım sağlamdı: köylü kadınlar. Beni gördüklerinde fısıldama edebine(!) bile gereksinme duymadan: “Hele Raziye’nin kızına bakın, ablasına verdiydi daha emzikliyken. Gözünün mavisi aynı anası!” diyerek iğreti bakışlarını üzerime kenetlemişlerdi.

İnkâr etmedi. “Benim bir bebem olmayınca çok ağladıydım yıllarca, kızkardeşciğim seni bana hediye etti. Rahime düştüğünü bilince bana haber saldı, bebem senindir dedi…”

Beni. Hediye. Etmiş.

“… bunca yıl bak gözüm gibi baktım sana.” deyip başımı aynaya tuttu. Bunca yıl dediği 7 seneydi. Gözlerimden o yedi sene oluk oluk aktı. “Ama dersen ki ‘ben artık anamın koynunda uyuyam’ gıkımı çıkarmam, elinden ben tutar götürürüm seni. Ha bilesin ki onlar bizim gibi değiller, yedi kişi aynı odada yatabilecen mi? Gündüz koyun güdüp gece iş tutabilecen mi? ‘He’ dersen şimdi götüreyim anacığının evine!” Beni yıldırma çabası içindeydi ama bunları söylerken sesinde hiç tereddüt yoktu. Kal da demedi hiçbir kelimenin ardından. Bir kusurum vardı ki beni ona verdiler. Bir kusurum vardı ki şimdi kal denmiyordu adımla beraber. Biliyorum.

Giden mi kusurluydu yoksa kalan mı?

Kabul ettim söylediklerini. Yedi yaşındaki bir çocuğun da gururu varmış demek ki, kal denmeyen yerden izini dahi silmek istedi. Yine aynı çocuğun bir gururu yokmuş ki doğumuyla beraber istenmediği yere davetsiz geri dönüyordu. Bir varmış. Bir yokmuş.

Gözlerimi hakikaten ondan almışım. Raziye Hanım. Yaşından daha da yaşlı gösteren haline ilişmiş bir çift mavi gözdüm. Ablasının hüznüne yüreği dayanmadığından daha emzikli bebeğini döşünden koparan, yedi yıllık hediyesini karşısında bulan bir çift mavi gözdü. Ben de onun gibi donuk mu bakıyordum? “Anne!” dedim. Gözlerini kırpmadı bile. Sanıyorum tek bir hücresi dahi kıpırdamadı. Saniyeler sonra başını sol yana çevirdi. Boşluk.

İçimde bir çift mavi boşluk kaldı ama pes etmedim. Benim yerim orasıydı, zorla da olsa bir gece koynunda uyuyacaktım. Diğer altı çocuğun sahip olduğu yavruluk vasfı bana da aitti işte. Bana ne! O benim de annemdi. Fakat bunun bir tek ben farkındaydım. Ellerinin pisiyle sofraya oturan, sümüklerini çeke çeke ayran yudumlayan diğer altı çocuk dahi olan bitenin farkında değildi. Merak da etmiyorlardı sanki benim kim olduğumu. Tembihlenmiş gibiydiler. Nitekim öyle olduklarını seneler sonra öğrenecektim.

Seneler sonra ben daha neler öğrenecektim? Onun ağzından hem de:

“Vallahi ciğerim söküldü. Kim bebesini sevinerek verir? Ablamın üzülmesine dayanamadım. Sor bak köydeki herkes bilir, onun umudu her tükendiğinde Kanlıderede baş başa verip de beraber ağladık, içim ezildiydi her seferinde. Benim üç bebem daha vardı o zaman, onları basardım bağrıma ya o ne yapaydı? Gebeyken yeminler içtim de er de olsa kız da olsa bebe onundur dedim, haber saldım kendine. Öz baban bir şartla razı oldu, asla gıkımı çıkarmayacaktım, hasta olsam bile doktor yüzü görmeyecektim. Doğurunca verecektim hemen ama emzir biraz dediler, yazıktır…”

Ne lütuf! Demek emzirmiş, ya o da olmasaydı?

“…Hele bir sonrasını dinle, vermekle bitti mi sanırsın? Ne acılar, ne ağrılar çektim. Vallah her yerimde yaralar çıktı. Sor bak köydeki herkese bir tane doktora görünmüş müyüm? Ablam kundaklayıp da götürürken seni, ciğerim dedim de başkaca söz dökülmedi ağzımdan…”

İnanmadım. Nasıl da inanmak istiyordum oysa.

“O gün gerisin geri geldin ya bize, bir bayramdı kurban mı ramazan mı bilmem… evvelinden haberim oldu geleceğinden. Baban yutacaksın dedi. Susacaksın dedi. Bizden yüz bulup da ablamı bırakma diye tembihledim kendimi, hem kardeşlerini de. Nasıl içim gitti sen anne deyince. Kulağıma merhem oldun da ben sana…” Bundan sonrasının ehemmiyeti yok.

Tembihler işe yaramıştı ve tekrar hediye edildiğim eve dönmüştüm. Dönmüştüm ama kendi hayatımı edinene kadar ara ara gittik köye. Onları dikkatle inceliyordum. Onlardan farkım neydi? Kız kardeşlerimden daha güzeldim hatta. Burnum küçüktü benim, gözlerim maviydi. Hem daha zekiydim. Okuldan hep pekiyi getirirdim. Deli gibi okurdum, öğrenmek için canımı verirdim. Fırsat verilseydi on yedimden sonra da okurdum. Bellerdim tüm ilimleri. Bilmekten başka çarem yoktu. Bilmek bir nimet olmuştu. Her şeyi bilirsem bana saygı duyarlardı, belki o zaman onun da evladı sayılabilirdim. Sayılmadım.

Üniversite imtihanlarına hazırlanırken hatırı sayılır bir talip çıkınca, kitaplarımı topladılar. Elimdeki tek kozu da kaptırmıştım. Devam etsem ya okula dedim. “Okuyan kızı almayız. Hem okuyan kız mı olurmuş!” demişler. Kızlar okumazmış, ölürmüş onların ilminde. Nitekim benim de ruhum öldü.

“Unutmak kolay mı deme / Unutursun Mihriban’ım

Oğlun kızın olsun hele/ Unutursun Mihriban’ım”

Oğlum da oldu kızımda. Fakat ben unutmadım. Hayatımın devamını hep göçmen kızı olarak yaşadım. Her yerden göçtüm, herkesten göçtüm. Yıllarca her şeyi bilmek istedim, fakat bir şeyi bilmenin ağırlığıyla yazgımın cahili oldum. Bilmeseydim ana kucağından teyze ocağına hediye edilişimi, böyle mi olacaktı hayatım? Böyle aykırı mı yaşayacaktım? Kırkımı geçince köye döndüğümde: “bak hele iyice şehirli kadınlara benzemiş ya bu, saçı başı açmış da ince esvaplar giymiş, cık cık cık…” cümlelerine maruz kaldım yine aynı köylü kadınlar tarafından. Hiçbirine sizin yüzünüzden diyemedim. Bilmek bir azap olmuştu.

Ebedi susuşa geçmeden önce aklımı susturmalıydım. Unutamıyorsam o bir çift donuk bakışı, soruyorsa hikayemi bilmeyen herkes ne yaptın da verildin diye, unutmuş gibi yapardım ben de. Yaptım ve bu hastaneye getirildim. Üç beş doktor başıma dikildi şaşkınlıklarından. Nasıl olur da hiçbir belirti olmaksızın birden unutulurdu her şey? Eninde sonunda hafızamı kaybettiğime kani oldular. Oğlum da oldu, kızım da. Kızım biraz zor inandı buna. Her “Anne!” deyişinde yüzüne donuk donuk baktım. Anneannesinin intikamını ondan mı alıyordum?

Şimdi bir hastanenin üçüncü katının bahçeye dönük penceresinde uzaklara bakarak yaşıyorum. Mevsimler geçmiyor, ben mevsimlerden geçiyorum, onlara dokunmadan. Doktor arada bir çağırıyor yanına: “Hatırla!” diyor.

Ah doktor, bilseydin “Unut!” derdin!

***

Annemi hastaneye yatırdık. Birden nasıl da unutuverdi her şeyi? Buz gibi bakıyordu. “Anne!” dedim. Gözlerini kırpmadı bile. Sanıyorum tek bir hücresi dahi kıpırdamadı. Saniyeler sonra başını sol yana çevirdi. Boşluk. Hayatım boyunca unutmayacağım bir çift mavi boşluk.

Eminenur İskender Arşivi