Geçenlerde şahit olduğum bir tartışma karşısında umut mu beslemeliyim, yoksa tedirgin mi olmalıyım, karar veremedim! Belki bunu zaman gösterecek ancak umudumu koruma taraftarıyım. Üniversite öğrencileri arasında yaşanan ve ahlak, toplum, kural, yasak gibi kavramları içeren bu tartışmadan, zihnime kazınanları paylaşayım öncelikle..
Zafer; Milletin daha çok para kazanmak için birbirinin gözünü oyduğu bir toplumda ahlak da neymiş? Ahlak, din ve hukuk ele ele vermiş, vaaz edip duruyorlar; ‘öldürmeyeceksin, çalmayacaksın, yalan söylemeyeceksin!’ ne işe yarıyor ki bunları bilmek? Bugünün düyası çıkar dünyası, eskinin değerleri bir işe yaramıyor, güçlü olan ayakta kalıyor! Aynen doğada olduğu gibi, ‘büyük balık küçük balığı yutar’ bunda yanlış bir şey yok bence! diyerek hırslı bir şekilde söze başladı. Birşeylerin canını sıktığı anlaşılıyordu.
Ne yani hayvanlar aleminde güçlü olan güçsüzü öldürüyor diye biz de mi öyle yaşayacağız? Cevabını veren Mert; benim savunduğum ahlak sadece başkasına zarar vermemeyi ve gölge etmemeyi içeriyor. Oysa toplum tarafından dayatılan ahlak anlayışı nasıl yaşamamız gerektiğini empoze ediyor ve kişisel özgürlüğümüzü engelliyor. Ailemin kararlarıma karışıp, duygusal şantaj yapmalarına, beni başkalarıyla kıyaslayıp, önüme hedefler koymalarına, kendi yapamadıklarını benim yapmamı istemelerine, iyiliğimi istediklerini söyleyerek hayatımı zindan etmelerine karşıyım! Ahlak birkaç davranışın yanlış olduğunu söylese sorun değil de, doğru yaşam biçimini dayatınca baskıcı oluyor!
Daha sonradan felsefe öğrencisi olduğunu öğrendiğim Akın; İlköğretim Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinde helal, haram, günah, sevap üzerinden dindarlığın ahlaklı olmaya yaradığı söylenirdi. Bir gün öğretmenime sordum; ‘Allah’a inanmayan birisi ahlaklı olamaz mı?’ Cennete ve cehenneme inanmayanların, içinde Allah korkusu olmayanların her türlü kötülüğü yapabileceğini söylemişti. Eve gidince dedeme durumu anlattım, o da; bunların insanın içinde olduğunu, yanlış bir şey yapınca duyulan vicdan azabının cehennem, iyilik yapınca kimse taktir etmese de yaşanan sevincin cennet olduğunu anlatmıştı! İçinde vicdan olan, cennet ve cehennemi başka dünyada aramasın, diye de ilave etmişti sonra!
Bu kardeşlerdeki sorgulama ve tartışma kültürü umutlu olduğum, bununla birlikte dinin alanına giren bu tartışmanın, Yaratıcıdan bağımsız kaynaklardan beslenerek yapılması, tedirgin olduğum kısım! Çorbada biraz da bizim tuzumuz olsun..
Bir ahlaki değerin tüm toplum tarafından kabul edilmesi onun doğru olduğu anlamına gelmez! Mesela ‘çalmak ahlaki olarak yanlıştır’ ilkesini tüm insanlar kabul etse bile, özel mülkiyeti eleştiren Proudhon gibi birisi ‘özel mülkiyet hırsızlıktır’ der ve ilkeye yeni bir renk katabilir. Ona göre sahip olmak çalmaktır ve bu yüzden mülkiyetten Robin Hood’luk yapılabilir!
Olan ve olması gereken arasındaki uçurumu, umutsuzluğa kapılmazsak aşabiliriz. ‘Her şey aslında olması gerektiği gibidir’ dersek, var olanı yüceltir, değişime ayak direr ve aykırı bir sesi tehdit olarak algılayan muhafazakar bir tutum alırız. Oysa değişime ihtiyacımız var..
‘Geçmiş zaman ne kadar güzeldi, insanlar ne kadar ahlaklıydı’ diyerek geçmişi abartmamak lazım. Engizisyonlarda yakılanları, köle pazarlarını, derebeylerini görmezden gelip, ‘eskiden hırsızlık yoktu, herkes kapılarını açık bırakırdı’ nostaljisi, romantik bir tasvir! Oysa ahlak konusu, geçmiş ya da gelecekle alakalı değil bilakis yaşanan zamana ait bir olgu. Şahitliği, salih ameli içinde barındırması gereken imanı tamamlayan, yaşam biçimi..
‘Zevkler ve renkler tartışılmaz’ lafını genişletip ahlaki değerleri de tamamen kişisel tercih meselesi yapıyor ve tartışılmaz hale getiriyoruz! Herkes kendine göre haklı olunca, Gandhi de Hitler de ahlaklı oluyor!
Öte yandan kültürel görecelikle, doğru ve yanlışı toplumdan topluma değiştiriyor, farklı adetlere saygı ve tolerans söylemini kullanarak, hem içten hem dıştan eleştiriyi imkansız kılıyoruz! Hatamız var olanı, olması gerekenle karıştırmak! ‘Kültürlerin farklı ahlak anlayışı vardır’ cümlesi nesnel olarak doğru olsa da, ahlaken doğru değil! Her biri kendi içinde iyidir, denildiğinde; İspanya’daki boğa güreşlerini eleştiremez oluyoruz!
Tabi bir de objektif ahlak söylemi var. Platon’a göre, objektif değerler bizden bağımsız bir yerlerde ve biz onları keşfediyoruz. Kant’a göre ise, değerleri yaratıyoruz! Kısaca; kişi doğru ve yanlışı icat etse de, bunu keyfi bir şekilde değil de, aklını ve mantığını kullanarak yaparsa, herkes için geçerli nesnel ahlaki ilkeler bulabilir, diyor düşünür. Yani nesnellik her ‘insanın aklını doğru şekilde kullanmasıdır’ sonucunu elde ediyor.
Kant’ın aydınlanma parolası; ‘kendi aklını kullanma cesareti göster’dir! Oysa David Hume, aklın gücünü yadsır ve onu araçsal bir akla indirger. Ona göre, ‘akıl arzuların kölesi’dir!
Anlaşılan o ki; bu iki yaklaşımda eksik ve sorunlu! Hem Hume’un dediği gibi hedefe en kısa yoldan nasıl gidileceğini hesaplayan, verili bir amaç için gerekli araçları belirleyen, araçsal aklımız, hem de Kant’ın işaret ettiği, bundan çok daha önemli olan, hangi amaçların daha değerli olduğuna karar veren amaçsal aklımız olmalı! En çok arzulanan her zaman en değerli değildir. Örn; sigarayı arzulayan kişinin, onun değerli olduğunu iddia etmesi abestir!
Ahlak ne işe yarar? sorusuna bireysel ve toplumsal olarak iki yanıt verilebilir. İlki, ahlak bireysel özgürlüğü mümkün kılar. Tam anlamıyla insan olabilmenin yolu özgür iradeyle mümkündür. Bunu ahlaki yetilere sahip olanlar yapabilir. İnsan olmanın şartlarından biri, özgür iradeyle aklını kullanarak, arzularının kölesi olmaktan kurtulmaktır. Eylemlerimiz akıl tarafından motive edildiğinde özgür olabiliriz ve ahlakı mümkün kılanda özgürlüktür.
İnsanların en büyük hatası ise, özgürlüğü kuralsızlık olarak algılamaları! Burada ikinci yanıt toplumsal ahlak devreye girer. Hayvanlar alemindeki, güçlü hayvanın güçsüzü yemesi, onun suçluluğunu göstermez. Oysa güçlü olan insan zayıfı ezdiği zaman onu suçlar ve sorumlu tutarız. Farklarımızdan biridir bu! Dünya ne kadar adaletsiz bir yer olsa da, böyle olmaması gerektiğini, ideal durumun, herkesin insanlık onuruna saygı gösterilmesi olduğunu, iddia ederiz.
İnsanı hayvanlar aleminin doğal bir parçası olarak gören anlayış ise, doğa yasalarına tabi herhangi bir nesneden farklı algılamaz onu! Davranışlarını sebep-sonuç ilişkisine indirger. Oysa insanın yegane farkı özgür iradeye sahip ahlaksal bir varlık olmasından gelir. İnsanın sorumluluğu da buradan kaynaklanıyor. İlginçtir Sartre; ‘insanın doğası gereği özgür iradeye sahip olduğunu ve hayatın bütün sorumluluğunu taşımak zorunda olması yüzünden özgürlüğe mahkum olduğunu’ söyler!
Evet, çoğu insan özgürlük isterken kendini kandırıyor! İstedikleri özgürlük değil, serbestlik ya da bedeli ödenmemiş bir özgürlük! Bu da yerçekimsiz bir ortamda yürümeyi istemek gibi bir şey! Yürümeyi mümkün kılan nasıl sürtünmeyse, özgürlüğü mümkün kılan sorumluluktur. İstiyorlar ki, canlarının istediğini yapsınlar, kimse de onlardan hesap sormasın! Özgürlüğü sınırsızlıkla karıştırmanın sonucu ahlak, özgürlüğü sınırlayan yasaklar olarak görülüyor!
Oysa insan isterse her an özgürdür. En zor koşullarda bile farklı bir seçenek mümkün. Örn. Cezaevindeki mahkumlar için özgür olmadıkları söylenir. Özgürlüklerinin sınırlandırıldığı doğru ancak bulundukları ortamda tercih yapma şansları var! Mahkumlardan birisi kaderine lanet okuyup, yüreğini karartabilir. Diğeri zamanını yabancı bir dil öğrenmeye, ya da kitap okumaya ayırabilir. Üçüncüsü arkadaşlarının dalga geçmesine aldırmadan, çay kaşığıyla sabırla tünel kazabilir.
Yani yaptığımız seçimleri ve eylemleri kendi kişisel ahlaki değerlerimiz belirler. Bu yüzden ahlak öteki insanlarla ilişkileri düzenlemeye yarayan sabit kurallar değil, öncelikle insanın kendisiyle ilişki kurma biçimidir. İnsanın en temel görevi kendini bilmek yani özgürlüğünü kabul edip bu bilinçle hayatına yön vermektir. Ancak insanların çoğu kendini kandırarak özgürlükten kaçar ve iradesini iktidar sahiplerine teslim eder!
Karekterinin ve seçimlerinin geçmişte yaşadığı birtakım şeylerin zorunlu sonucu olduğunu düşünen birisi, aslında suçu kendi dışına atarak, kendi istediği şekilde yaşamanın bedellerini ödemekten kaçmaktadır!
Mutlak özgürlüğün getirdiği sorumluluk sadece kendimize karşı değil; tüm insanlığa karşı bir sorumluluk. Birey kendini seçerken aslında insanı seçer. Sanki tüm insanlığın gözü üzerimdeymiş gibi karar vermeliyim. Kaygımın nedeni, muazzam bir sorumluluk hissinden kaynaklanmalı. Seçimlerimde tüm insanlığa karşı sorumlu olduğum bilinci beni doğru kaynağa da ulaştırmalı..
Doğru kaynak demişken; gelen haberi araştırmayı, insanların arasını adaletle düzeltmeyi, alay etmemeyi, ayıplamamayı, lakap takmamayı, zandan sakınmayı, kusur aramamayı, gıybet etmemeyi, hoşgörülü olmayı, bütün inançlara saygılı olmayı tavsiye eden, sağlam bir kulpa yapışmak istemez misiniz?
Romantik davranıp, ‘gelin bu dünyayı birlikte değiştirelim’ demeyeceğim ancak bizimle alakalı planlarım var! Değişime bir tuğlada bizim koymamız gibi! Öncelikle birbirimizi anlayarak başlayabiliriz, ne dersiniz?..
