Ben Mondragon’u hiç sevmem, cimbomu da. Yok, fenerli olduğumdan falan değil. Her şey Mondragon’un yüzünden. Adam sen onca topu çıkar çataldan, bir tek bizimkilere gelince burun kıvır. Olur şey mi?
Babam hasta cimbomlu. Annem bir tek cep telefonuna tutkundu. Özellikle arkadaş takımıyla bitmek bilmeyen telefon görüşmeleri annemin vazgeçilmeziydi. Son zaman feysti mevzumuz. Hele o gruplar, o gruplar... Annem meşgul kadındır. Hatta önce meşguldür sonra kadın. Hakkını inkâr edemem. Yoksa taş olurum billah. O kadar meşgul, o kadar meşguldür ki bana ayıracak zamanı nerdeyse hiç olmamıştır. Ben dişlerim yeni yeni sivrilmeye başladığında katı gıdaya o kadar antrenmanlıymışım ki kuzu sarmasını miğdeye indirebiliyormuşum pekâlâ. Komşular sen elma, havuç kemirerek büyüdün a çocuk diye severdi beni. Önceleri inanmazdım buna. İnanmak istemezdim diyelim. Ama şeyi hatırlarım. Neydi? Hah kendi altımı bağlamayı becerebildiğimi… Bu konuda övünmek gibi olmasın dünyada tekimdir herhalde. Veya bildim bileli üst başımı kendim giydiğimi. Ya da ilkokula giderken beslenme çantasında BİM’den alma bisküvi götürme rekorum mesela. Var böyle iftiharlarım. Kendimde öyle övgüye medar pek bir şey bulamasam da bu ve benzeri şeyleri şey edebilirim galiba. Annem bana hep oyunbozan derdi. Bazen de babası kılıklı. Yok, oyunbozan diline daha kolaydı. Ben bunu pek umursamazdım çocuk aklımla. Çocuk aklımın annesi ne anlatılır şeymiş öyle! Annem için ben bir çocuktan çok, doğuştan yetişkin olması gereken bir bireydim diyebilirim. Oyunbozan yatağını topla, oyunbozan misafirler var sakin odandan çıkma, oyunbozan ben geç gelirim beni bekleme dolaptan atıştır bir şeyler, oyunbozan okulun neyinle uğraşamam yap işte derslerini, oyunbozan oyunbozan. Vallaha bak.
Babam güzel adamdı. Babam hem cimbomlu hem güzel adamdı. Yok, babam hem güzel hem cimbomlu hem şoför adamdı. O kadar güzel o kadar güzeldi ki kafasının güzel olmadığı gün dünya hiç güzel olmamıştır misal. Hatırlarım- hatırlamayı hiç istemesem de tabi ki- kafasının güzel olmadığı günler bizim şaka günlerimiz olurdu. Annem böyle adlandırırdı diyelim. Ayağında yarım çizme eve salona girer, camın önünde durmadan tellendirir, annemden istediği bir şey anında yetişmezse böğürür, çoğu zaman buna fırsat kalmazsa güneş kendini belli edesiye kadar ağzını açmaz, gün doğmadan yollanırdı. Veya eve salona yine çizmesiyle girer, camın önünde tellendirip isteği şipşak yetişmezse annem babamın dart oyununa hedef olurdu. Hatta öyle ki babamın bu şakası annemim kol omzunda sargı olarak günlerce sürerdi. Bu mevzu bizim evin rutin hatta bahsi bile edilmemesi gereken bir detaydı. Babam için cimbomun galibiyet maçını izlemekle araba kullanmak başka şey demekti. Babam sanki annemle değil de arabasıyla evliydi. Gününün üçte biri bizim için fazlayken, gerisi cimbomla arabasına yetmiyordu. Ne de olsa şoför adamdı. Çiçek Abbas’ı yaşı kadar izlemişliği vardı.
Babamın eşşek kadar köstekli bir saati vardı. Bir de nerden kondurduysa yüzüne, çatık kaşları. Cimbom maçlarını o saatle izlerdi. Babam kafası güzel değilse bir tek cimbomun maçı günü eve neşeli damlardı. Annem cimbom maçı kazansın diye etmedik dua, yakmadık tütsü bırakmaz, eşten dosttan rica minnet cimbom ütülürse bize gelmelerini dilerdi. Babam karşı komşu Hayrullah Efendi’den çok çekinirdi. Hayrullah Efendi emekli imamdı. Onun olmadığı yerde “ Gölgeli bu adam, onu görünce gece karanlığında ışığı yemiş tavşan gibi kalıyor insan” derdi. Cimbom kazandı mı düğün bayramdı da ütülesiye Hayrullah Efendi bize düşerdi zaten. Nasihatler, öğütler, izahlar hüsnü dualar… Babam Hayrullah Efendi’yi gıkını çıkarmadan dinler ama sade dinlerdi.
Sırf bir tarih vermem gerekirse ortaokul yollarına yeni düştüğüm yıllardı. Sabah semesi esner, düşerdim yollara kafa durgun. Çoğu zaman yufka arası tel peynir elimde arşınlardım yolları o vakitler. Gülderen vardı. Hem de her sabah ve her zaman okul yolunda. Bizim evin önünden ilk köşeyi dönesiye şeytan gibi beni çarpardı. Le havle’yi çekemedim. Kızım git başımdan benim derdim bana kalası diyemedim. Sarı incecik örme saçları, yüzünde bir maske gibi taşıdığı tebessümü, omzunda kırmızı yün örme pançosu, önden düşmüş iki dişiyle Gülderen öyle vardı. Bir şey olduğundan, olacağından, olma ihtimalinden değil. Hayal bile değildi benim için. Bizim hemen yan sınıftaydı. Daha doğrusu öyleymiş ben sonradan çaktım durumu. Bir gün öğle arası avluda sokuldu birden yanıma. Sürekli bir şeyler anlatıyor ama nasıl desem? Susmak bilmiyor. Ben hiç dinlemiyordum tabi. Dinlemiyorum demeyeyim de nasıl desem onun kelimelerinin toplamı hiçbir anlama gelmiyordu bende. O gün resim yapmayı çok sevdiğini ve çok da iyi resim yaptığını anlattı da anlattı. Bir onu anlamıştım zaten. Kumru gibi konuşuyordu. Samimi aceleci sıcak… Çıkardı çantasından bir eskiz elime tutuşturdu. Ben yarı sersem, biraz bön, ne o diyemeden kuğu gibi süzüldü Gülderen sınıfa doğru. Katlı olduğu için evde bakarım diye attım çantaya eskizi. Akşamına elime aldığımda çaktım tabi köfteyi. Gülderen her sabah bizim sokağın köşesindeki karşılaşmalarımızı çiziktirmiş: siyah dik saçlar, ütüsüz önlüğün düşük yakasının rüzgarda sallanışı, elimde yufka arası peynir, gözler pörtlek… Resim kabiliyetine hayran oldum. Ertesi gün okulda onu bulamadım. Cesaret edip kimseye de soramadım. Bir iki üç gün derken o hafta gelmedi okula. Sonraki hafta öğrendim ki başka okula almış ailesi onu. Ötesini öğrenemedim. Yolun açık olsun Gülderen dedim. Durduğum kaldırıma çakılı içimden!
Babamın son zamam iyice azıtmasından ötürü Hayrullah Efendi bize daha sık gelir olmuştu. İyi de olmuştu çünkü babam durup durgunlaşmıştı kaç zamandır. Hayrullah Efendi’nin babama nasihatleri kaç gün, kaç hafta, kaç ay, kaç yıl sürmüştür bilmem ama babam son sene bir gün duşa girip, bayramlıklarını çekip, üstüne hacı yağı sürünüp, namaza durunca, annemle ben göz gözde bir tuhaf olmuştuk. Namazdan sonra babamın eline sarılınca ben, babam göğsüne bastırarak uzunca sıkmıştı beni. Babamın bana ömrümde tek sevgi davranışıydı bu zira, kıymetini bilmeliydim. Bilmeliymişim. Babamdan sonra saçlarımın ıslandığını hissetmiştim. Ben saçlarımın hiç bu kadar güzel ıslandığını bilmedim ömrümde. Annem zehir zemheri gibi boşanmıştı. Babam bu yola girince annem de kocamdır, onun yolu yolumdur, diye kapanıp namazlamıştı günlerini.
Bir gün beni hastanede unutmuşlar babamlar. Ön dişlerim yeni düşmüş daha. Doktor farenjit demiş. Birkaç gün kalmışım hastanede. Annem yanımda kalmadı elbette. Dedim ya meşguliyeti var. Bana o birkaç günde sağ olsun hasta bakıcım Müslim abi baktı. Bu hasta bakıcılar hep aynı kalem. Daima gülümser, her olumsuzluğa karşı şakacı, her şeye hazırlıklı metin, her muhabbete söylenecek illaki lafları var. Doktordan daha doktor, hemşireden daha hemşire. Rabbim bunlara siz böyle olun demiş. Müslim abi de bu model. Hem de kralından. Kaç gün oldu hasta mıyım eğlentiye mi gelmişim belli değil sayesinde. Sağ olsun. Bizimkiler beni almaya gelmişler güya. Gece karanlık. Siz tutun çıkış işlemlerimi yapın annem babam alır nasılsa diye, babam kadın kısmı niye var sanki diye düşünmüş olacak ki beni üst kattan almadan yollanmışlar. Bekliyorum bekliyorum gelen giden yok. O geceyi de hastanede sabah etmiştim. O gün cimbomun maçı günü zaten. Babam radyoyu çoktan havalandırıp basmış gaza. Cimbom üç atmış. Mondragon kaleyi kapatıp, bütün şutları çıkarmış çataldan. Babamın kafası kıyak. Babam arabayı gözü kapalı kullanırdı ama o keyif, o kafayla taliden gelen minibüsü geç fark etmiş. Sabah körüklü belediye otobüsüyle eve gelebilmiştim. Polis çok sonraları köstekliyi saydam bir torbada elime tutuşturduğunda anlattıydı. Ne olduğunu çok anlayamamıştım. Nasılsa bir ömür ne olduğunu anmak için iyi zamandı artık. Babamlar son kere unutmuşlardı beni şu dünyada.
Ben Mondragon’u hiç sevmem, cimbomu da. Yok, fenerli olduğumdan falan değil. Her şey Mondragon’un yüzünden. Adam sen onca topu çıkar çataldan bir tek bizimkilere gelince burun kıvır. Olur şey mi?
