debelenip duruyorum kendi çamurumda
katmanlara ayırdığım ruhumun dip köşesini temizlemeye niyetlendiğim
ve üşendiğim günlerden biri
kendimin bitmeyen iflah olmama sorunsalında duruyorum
oltanın ucunda solucan solucanın ucunda ben
duruyorum
kaybettiğim öz toprağım
her su katıldığında kaybettiğim yoğunluğum
anlamsız akışkanlığımın ihtimali kılçıklarıma kadar sızmış
oltanın ucunda, ben
ışığımın karanlığındayım
çer çöp topladığım dünyam,
yüzü sıcak, sevimli, davetkar! baş belası
varlığımın celladıyım
göle atılmış bir taş gibi önce çoğalıyorum helezonumda bölünmeden
bölünüp eksiliyorum tek halkaya dönüşüyorum sonra
dipteyim miyim?
say ki öyleyim
de ki öleyim
desende demesen de…
ayrışmayı beklerken homojenize oluyorum
neden?
Yaşamak için her zaman iyi bahanelerimiz vardı hâlbuki.
Kaynamakta olan suya bir avuç çay atmak için. Ölmemek için hazırdı bahanelerimiz.
Kızarmış ekmeğe bir parça reçel yahut bir kibrit kutusu büyüklüğünde kaliteli peynir koymak için hazırdı bahaneler.
Minibüse binmek için, AVM’ye gitmek için, sosyal ağlar/d/a dolaşmak için vs... Bitmemiş işlerimiz vardı her zaman. Derin düşünmemizin önünde itinayla hazırlanmış engeller.
Bir ölünün dediği “mezarlıklar işleri bitmeyenlerle doludur” sözü deyimsel bir ahenk dışında sarsıcı bir güce sahip değildi.
Hâlbuki yalan söylemez ölüler.
Konumuz ağaç dikmek yeşili sevmek kadar basit değil!
Konumuz sayıları kara köklerine bölmek, H2O’nun bileşenlerini çözmek. Konumuz su olmalıyken temiz. Gezegenin çölleşmesi de değil konu. Olamaz da.
Ekmek hiç değil konu, helal olanı ise girmedi müfredata henüz.
Çok ayaklı köprülerden geçerken gözümüz hedefe kilitleyip, yıkıp attıklarımız olamazdı konu. Bizi arkamıza bakmaktan alıkoyan hiçbir uyarı hedefimizden önemli olmazdı.
2012 Ahmet çarpım tablosunu bilmediği için çarpıldı şeytan tarafından.
2222 Pelin Mercidabık savaşını ezberlemediği için tekerrür etti tarih! Yönetenlerin olağanüstü kararlarında bir yamuk olamazdı.
Önder olmak, hal ile örnek olmak değildi konu. Önderleri her halükarda ritmik bir tempoda alkışlamayı öğretmeliydi çocuklara uygulamalı olarak.
Konumuz bedenleri ve beyinleri iğfal edilmiş çocuklar değildi olamazdı
Kadınların öldürülmesi de değildi konu. Zaten çoktu memelilerin sayısı.
Mesele, kendimizi lezzetin akışına bırakacağımız sofralar donatmaktı. Sunum masalarında ki mezeler kadar renkli ve ışıl ışıl şehevi gülümsemelerdi konu. Sadelik müfredata hiç girmedi.
Konu: Etli sütlü tıkınıp etliyle sütlüyü karıştırmamaktı. İyi marka duş jelleriyle arınmak, suya sabuna dokunmayan ruhlarımızı esanslara boğmaktı konu.
Temiz olduğu hissiyle avundu insanlık. Konu hakikat değildi. Bu konu da müfredata giremedi.
Babalar rehavette. Anneler çıldırdı. Çocuklar delirdi. İnsanlık öldü.
Ütopik bir mevsimden geçerken, hırkalarını hayatın renklerine uydurmakla meşguldü zamanın azizleri, erenleri, dervişleri!
Bir hırka ( Pierre Cardin)
Bir lokma ( Kaz Ciğeri)
“Konumuz bunlar değil! Otur 0! Dilek Erdem”
