İlmin Yolunda Bir Ömür: Orhan Okay
TEMMUZ Sayı: 16 - Kasım 2017

Orhan Okay 13 Ocak 2017 tarihinde Rahmet-i Rahman’a yürüdü. Bir kış günü aramızdan ayrılan Orhan Okay, arkasında onlarca talebesini ve bir o kadar da alanında en titiz emek mahsulü olan ilmi çalışmalarını bıraktı. Beşir Fuad, Ahmet Hamdi Tanpınar, Necip Fazıl gibi edebiyat tarihimizin önemli simaları üzerine yaptığı ilmi çalışmalarla önemli bir yer edindi. Bunların dışında yazdığı akademik makaleler, ansiklopedi maddeleri, düşünce ve deneme kitaplarıyla bu kubbenin altında ebediyete kadar işitilecek sözünü söylemiş oldu. Böylelikle o, adını yaşatacaktır. Kendisinden daima hayırla bahsettirecektir. Verdiği eserler okundukça, ilgilisine ulaştıkça amel defterinin sevap hanesi her zaman artacaktır. Bir insanın ömrü boyunca bu yolda çabalayabilmesi ve bunu başarmış olması, gerçekten hayranlık uyandırıcıdır.

Orhan Okay’ın ölümünün hemen ardından süreli yayınlar onun adına şubat ayından itibaren dosyalar düzenlediler. Bu süreli yayınların başlıcaları şunlardı: Türk Edebiyatı, Hece, Dergâh ve Edebiyat Ortamı dergileri. Bu dergilerde onun adına düzenlenen dosyalar onun hayatını, çevresini, münasebetlerini gün yüzüne çıkarmak noktasında önemliydi. Bu dergilerdeki dosyalar, arşivlenecek ve her daim de başvurulabilecek bir kaynak olma rolünü en güzel şekliyle üstlenmişlerdi. Onun bazı öğrencileri bu dergi dosyalarının her birine, hakkında ayrı ayrı yazılar vererek çeşitliliği en güzel şekliyle sağlamış bulundular. Hatırladığım kadarıyla bu isimler arasından bazıları şunlardı: Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesinden aşina olduğum Prof. Dr. Nazım Hikmet Polat, Orhan Okay’ın Sezai Karakoç’la ilgili çalışmaları yaptırdığı Prof. Dr. Turan Karataş, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesinde Türk Dili ve Edebiyatı bölüm başkanı olan Prof. Dr. Abdullah Uçman… Bunların dışında Âlim Kahraman, Beşir Ayvazoğlu, Nazan Bekiroğlu gibi pek çok isim onun hakkındaki bu dosyalara yazılar verdi. Bu, çeşitliliği sağlıyordu ve esasında onun yetiştirdiği insanların da böylece belirgin bir şekilde görünmesine vesile oluyordu.

Bir âlimin ölümünün bir beldenin ölümü gibi olduğunu söyleyen Efendimiz (a.s.)in hikmeti Orhan Okay’ın ölümünden sonra da tahakkuk etti. Tüm öğrencileri, sevenleri, dergilerde yayınlanan yazılarında bu konuda hemfikirdi. Onu, bizim gibi pek az tanıyan, hatta ölümünün ardından eserlerine, şahsiyetine merak duyan insanlar aslında yayınlanan bu dosyalar vasıtasıyla Orhan Okay’ı tanıyor, onun derin bir âlim olduğunun farkına varıyordu.

Türk Edebiyatı ve Edebiyat Ortamı dergilerindeki dosya kapaklarında Orhan Okay’ın birer portresi yer aldı. Orada gözlükleriyle bakan ve hafif gülümsüyormuş gibi duran, kâmil ve mütevazı bir Orhan Okay görünüyordu. Aslında bu yüzündeki ifadeyle okuyucunun zihninde yer ediniyordu. Onun biriyle tanıştığında sanki ezelden ahbapmış gibi hemen o şahsiyetle diyalog kurduğunu, onu rahat hissettirdiğini sanki onca zamandan beri tanışıyorlarmış gibi çaya, yemeğe götürdüğünü okuyorduk bu dosyalarda. Öğrencileriyle arasındaki mektuplaşmalara, onlara verdiği tavsiyelere tanıklık ediyorduk. Mesela bir öğrencisine çalış ve üzerine düşen sorumlulukları yap, üstünden at ve dediğim yolda devam et, seni koltuk, makam gibi şeylere götürecek işlerden uzak dur. Akademik çalışmaları yap, unvanlara takılma, sen onlara gitme, onlar senin çalışmalarınla sana gelsin diyordu. Bunların yanı sıra onun kitaba, araştırmaya, okumaya dair düşünceleri ve davranışları da bu dosyalar vasıtasıyla belirginleşiyordu. Otuz seneden fazla Erzurum’da yaşadı. O, taşranın da sıkıntılarını, zorluklarını yıllarca çekti. İsimlerinden bazılarını az önce anıldığımız öğrencileriyle de yolu bu şehirde kesişti. Bugün şöhret ve akademi merdivenlerini hızlıca tırmanmak isteyen ve Ankara, İstanbul gibi merkezi yerlerde bir kadro için çırpınan ve bunun için her türlü yola başvuranlar gibi asla olmadığını da gösterdi. Saygısını kendiliğinden getiren bir isimdi Orhan Okay. Bu dosyaları okuduğumuzda bu gibi sonuçları çok kolay çıkarabildik.

Kendisiyle ilgili söylenecek çok şey var Orhan Okay’ın. Onun tüm güzel vasıfları yetiştiği çevreden geliyordu. Abdülaziz Bekkine, Nurettin Topçu, Mehmet Kaplan ve daha nice isimler onun hayatında önemli bir yere sahipti, dahası onun şahsiyetinde payları vardı. Liseyi Vefa Lisesi’nde okudu. İstanbul Üniversitesi’nde Edebiyat tahsilini tamamladı. Otuz yılı aşkın süre Erzurum’da hocalık yaptı. Ve akabinde Sakarya Üniversitesi’nde de bulundu. Ömrünün son anına kadar tecessüsü bitmiyor, ziyarete gelen talebelerine kitaplarını imzalıyor, kitaplar alıyor-veriyor, yapılacak çalışmalar üzerine konuşuyordu.

Yazı; yazan, düşünen, âlem kitabını hayatı boyunca okuyan ve anlamlandıran için vazgeçilmez yegâne sığınaktır. Yazı, dünyaya alışamamamızın tezahürüdür. Yazı; yazarak yazıcısını rahatlatan, hakikatin perdesini aralayıp onu gün yüzüne çıkaran sahibine ufuklar açan bir araçtır. Orhan Okay yazarak, düşünerek yepyeni ufuklara ulaşmış, ömrü boyunca ulaştığı bu ufukları yine yazı vasıtasıyla öğrencilerine, okuyucularına göstermeye gayret etmiş bir şahsiyettir. İlmin yolunda o, bütün ömrü boyunca yürümesini bilmiş ve nicelerini yürütebilmiştir. Kendisinin sinirlendiğine, öfkelendiğine şahit olan hemen hemen yok gibidir. O, mütebessim çehresi ve gözlüklerinin arkasından mutmain ve huzurlu bakan gözleriyle hep hafızalarımızda yer edinecektir. Vermiş olduğu eserlere vakıf olan bir gençlik olabilmek ve gelecekte bu eserlere vakıf gençler yetiştirebilmek ümidimizdir. (Rahmet ile…)

Yavuz Balı Arşivi