Hesire
TEMMUZ Sayı: 16 - Kasım 2017

adın hasır atlaslara gerildi Hesire

adını semiz ülgerler eskitmedi

kemirgen yalvarışlar kıvrılmayacak çenelerinde

çan sütunlarınin korkunçluğuna bakıp

birlikte birşeyi unutmalıydık

çolak kapıların mandalsız tarafında

sahiden aynı acıyı mı unuttuk

şu süregiden?

atlarımız soyluların binekleri gibi ıslığa koşmuyor diye üzülme

sen acının kendisini yayan dolandığını anlatmıştın

Nuh'un palamara ihtiyacı olmadığını

acı sıkılır demiştin hani

aynı nabızda yükselip düşmekten

intihar ipi gerekli değil

bir ilmekte yokolmanın ardından oluşan düğüm

çözülmesin seni yadetsin

gel yürüyelim yalınayak

sina çölünün geceleyinki kumlarında

ben güzelliğin bana düşen sayrını yüklendim

ondan konuşalım biraz

sonra flemenk setlerine direnen kum tufanında

gülüşünde dövdüğün acıları yaşama yorduğunu

benimse tırnaklarım ölüme yatkındır

cansızlığı sudan öğrenmek gerek aslında

bazen de

akıp giden ne varsa

tarih kum ve sen Hesire

ıslık öğrenmedim atları çağıracak

zamanın tozu küfü yunsun diye yürüdüm Nil boyunca

gözlerinin kanlanışına boşanan nehir

mazinin çer çöpüyle sürüdü beni

sana kadar geldim

göğe tutmaktan, kollarımın

adımımı dengeleyişi yok oldu

sana kadar geldim

yürümek falaka oldu ayaklarıma

çöl ve incinik çölü gecenin ve senin çölün

acının genişleyen vahası

bana sürçük bir dil vadeddi adından sonra

ıslık öğrenmedim atları çağıracak

mahfuz yasına vardım senin

bazen hasır atlasta

bazen de papirüs çotuğunda okudum seni

Hesire hatırla

unuttuğumuz neydi adın değilse

Osman Hasdemir Arşivi