adın hasır atlaslara gerildi Hesire
adını semiz ülgerler eskitmedi
kemirgen yalvarışlar kıvrılmayacak çenelerinde
çan sütunlarınin korkunçluğuna bakıp
birlikte birşeyi unutmalıydık
çolak kapıların mandalsız tarafında
sahiden aynı acıyı mı unuttuk
şu süregiden?
atlarımız soyluların binekleri gibi ıslığa koşmuyor diye üzülme
sen acının kendisini yayan dolandığını anlatmıştın
Nuh'un palamara ihtiyacı olmadığını
acı sıkılır demiştin hani
aynı nabızda yükselip düşmekten
intihar ipi gerekli değil
bir ilmekte yokolmanın ardından oluşan düğüm
çözülmesin seni yadetsin
gel yürüyelim yalınayak
sina çölünün geceleyinki kumlarında
ben güzelliğin bana düşen sayrını yüklendim
ondan konuşalım biraz
sonra flemenk setlerine direnen kum tufanında
gülüşünde dövdüğün acıları yaşama yorduğunu
benimse tırnaklarım ölüme yatkındır
cansızlığı sudan öğrenmek gerek aslında
bazen de
akıp giden ne varsa
tarih kum ve sen Hesire
ıslık öğrenmedim atları çağıracak
zamanın tozu küfü yunsun diye yürüdüm Nil boyunca
gözlerinin kanlanışına boşanan nehir
mazinin çer çöpüyle sürüdü beni
sana kadar geldim
göğe tutmaktan, kollarımın
adımımı dengeleyişi yok oldu
sana kadar geldim
yürümek falaka oldu ayaklarıma
çöl ve incinik çölü gecenin ve senin çölün
acının genişleyen vahası
bana sürçük bir dil vadeddi adından sonra
ıslık öğrenmedim atları çağıracak
mahfuz yasına vardım senin
bazen hasır atlasta
bazen de papirüs çotuğunda okudum seni
Hesire hatırla
unuttuğumuz neydi adın değilse
