Hikâyesi ile Büyüyen Yazar: İsmail Özen
TEMMUZ Sayı: 6 - Ocak 2017

2014 yılının son günleri. Araştırma Hastanesi Onkoloji Servisinde, bilincini kaybetmiş annemin başucunda bir gece vakti refakatçiyim. Annemi izlerken, çocukluğumu, mahallemi, anne ve mutluluktan başka bir kelime bilmediğim günleri hatırlıyorum. Elimde İsmail Özen’in “Günler Ne Kadar Kısaldı”isimli kitabı var. Kitaba başlamamla birlikte cümlelerin, paragrafların, hikâyelerin akışına kendimi kaptırmam bir oluyor. İkinci hikâye olan, “Salyangoz Toplamaya Gidiyoruz”un ortasına geldiğim zaman, yazarla aynı yaşta olmamız lazım gibi bir düşünceyle, biyografi sayfasına dönüp de aynı yıl doğduğumuzu görünce ağzımdan dökülen ilk cümle, “hafızamı ortaya dökmüş” oluyor.

Mehmet Kaplan, “Hikâye Tahlilleri"nde, ‘Hikâyeci, hayatı ne kadar derinden kavrarsa, eser de o kadar zengin muhtevalı ve güzel olur’ diyor. İsmail Özen’in iki kitabında da, hemen her hikâyesi hayatı ne kadar derinden kavradığının ispatıdır.

Özen; kitaplarında, saf çocukluğu ve gençliği, mahalle kültürünü, kahveyi, düğün derneği, arkadaşlığı, dostluğu, paylaşmayı, aşkı, kısaca bizi ama kaybından elem duyduğumuz, özlediğimiz bizi anlatır. Bir arayış halidir ve bunu Aradıklarım bir mekânda değil, yitik zamanın içindeydi’ diyerek ifade eder.

Kahramanlar bizdendir, bu toprakların saf çocuklarıdır ve henüz kirlenmemişlerdir. Tüm yoksulluğa, acılara, karşılıksız aşklara, hasrete rağmen, insanlığını kaybetmemişlerdir. Küçük şeylerden halâ lezzet alırlar, bazen bir gazoz, bir uzun Samsun paylaşılır, bir şarkı hepsinin içini yakar, delikanlı gibi kavga ederler, dayak yerler ama gülmeye devam ederler. Hayat zordur onlar için ama asla hayattan kopmaz, hiç bir şeye, kimseye, kendilerine bile küsmezler. İman etmiş, kadere razı olmuş bir halleri vardır.

Özen’in hikâyeleri, çocukluğumuzu gelecek nesillere bırakmak isteyen bir tarihçinin vesikası gibidir. Bu çocuk, ister Balıkesir ister Çorum isterse Malatya'da olsun. Bu toprakların tüm çocuklarının hikâyesidir anlatılanlar. Çocukluğunun dünyasına özlem duyar, o günlerin güzelliğine mutlak bir inanç vardır ve bunun hasretinden bahseder: Çünkü o zamanlar dünya hep güzeldi’

Özen, anlattığı hikâyelerle, çocukluğumuza dokunur, belki de bundan daha önemli ve etkileyici olanı çocukluğumuzun üstündeki tozu siler, parlatır. “Salyangoz Toplamaya Gidiyoruz”hikâyesinde Hafızamın derinliklerinde kasabaya, çocukluğuma dair yüzlerce fotoğraf var. Akıp giden film kareleri gibi değil; donuk, durağan, siyah beyaz fotoğraflar. ifadesiyle buna vurgu yapar ve harika netlikte fotoğrafları sırayla önümüze koyar.

“Fotoğrafımızı Çeker Misin?” hikâyesinde olduğu gibi sadece kahramanlar, mekânlar değil o döneme ait kıyafetler, müzikler, arabalar, hatta sigara markaları bile tasvir edilir.12 Eylül öncesi, duvarlardan aşina olduğumuz, devrim, anarşik gibi kavramları bile hatırlarız. Çocukluğumuzun mahallelerinde, sokak sokak, kapı kapı, kahve kahve, ev ev elimizden tutup gezdirir. Bu ana izlek, hikâyeler ve kitaplar boyunca devam eder.

İlk kitaptaki hikâyelerden başlayarak; mekânlardan, kavramlardan, şarkılardan, sigara markalarından kronolojik bir devam hissedersiniz. Hemen her yerden müzik sesi duyulur. Barış Manço Yaz Dostum’u bitirdikten sonra,Ümit Besen Nikâh Masasını söylemeye başlar. Ardından, Cengiz Kurtoğlu, Gökhan Güney, Hakkı Bulut terennüm etmeye başlarlar. Çalan parçalardan bile yılları bilir ve o yıllara gidersiniz.

Bazen hikâyeler birbirinin devamı gibi görünür. “Günler Ne Kadar Kısaldı” kitabındaki, “Öğleden Sonra” ve “Salyangoz Toplamaya Gidiyoruz”da olduğu gibi, hikâyeler arasında geçiş çok rahattır, hatta öyle rahattır ki, ilk kitap ile ikincideki birçok hikâye birbiriyle bağlantılı, bazen birbirinin devamı gibidir. Bunda daha önceden duyduğunuz isimlerin ve yerlerin etkisi gözardı edilemez.

Yazar, hikâyelerin içinde bazen geriye dönüşlerle bir pencere açar ve bu pencereyi öyle kibarca kapatıp sizi yerinize döndürür ki hissetmezsiniz bile. Bazen anlatıcı hikâyeden gerçeğe, rüyadan hakikate döner.“Ürkü”metafizik bir hikâyedir,“ O Da Bu Gidinin” hikâyesinde olduğu gibi rüya ile gerçek ayrımını yazar size fısıldar. Bu arada dini motifler kullanmaktan çekinmez.

Özen, sanki hikâye değil de kendi hayat öyküsünü anlatır, birçok yerde bu duyguya kapılırsınız. Hatta“Akşama Doğru” hikâyesinde neredeyse emin olursunuz. “Beşiktaş Fenerbahçe Maçını Nasıl İzledim?” hikâyesinin sonundaki “Zeyl” bölümünde, anlatıcı araya girip okuyucuyu ve zihnini canlandırır, kurmacadan çıkartır, söylemek istediğini ifade eder, istediği zaman da tekrar hikâyeye dahil eder. Hikâyeler boyunca ritim hiç düşmez, anlattığı hikâyeyle birlikte, kullandığı kıvrak dil ve o şiirsel anlatım, sizi bırakmaz. Kahramanlar bizden biridir, yabancılık çekmezsiniz.

Hikâyelerde her şeyi güzel anlatır da aşkı bir başka güzel anlatır.“Bir Çocukluk” hikâyesinde ‘Geçtiği yerler yeni boşaltılmış çikolata kutuları gibi kokuyordu.’ diye tarif ederken,“Öğleden Sonra” hikâyesinde ‘Krem gibi kokuyor; ela gözlerinin içinde ufacık, yeşil kırıntılar var. Minik, şirin bir tırtıl karnının ortasından kalbine doğru yürüyor, içinin ısındığını hissediyorsun.’ diyerek çocuk aşkını, çocuk dünyasından cümlelerle ifade eder. Sadece çocukların aşkından bahsetmez, yetişkinlerin aşkını da, üstelik Efendimizin Hz.Aişe’ye olan sevgisine atıfta bulunarak, “Hepiniz Aynısınız”da anlatır.

Bazı hikâyelerde, metnin içine iktibas (montaj) ile alıntılar yerleştirilmiştir ama öyle iyi seçilmiş ve yedirilmiştir ki, haşiye olarak verilmese fark edemezsiniz. Bazen Marquez’den cümleler, bazen Akif Kuruçay’dan dizeler bulursunuz.

Ayrıca bir çok hikâyenin başında, Ahmet Murat, Behçet Necatigil, Önder Çakar, Turgut Uyar, Cortazar, Augustinus,’dan, bazen de Kehf Suresi gibi epigraflar karşılar sizi. Bunların içerisinde “Babamın Şarkısı” hikâyesinin başındaki daha farklı ve orijinal bir giriştir. Okuyucuya bir teklifte bulunur yazar: Yazıldığı gibi okumak isteyenler Tom Waits’ten “Strange Weather”, Anna German’dan “Gori Gori Moya Zvezda” ve bahsi geçen ilahiyi dinleyerek okuyabilir” der. (İlahi, güftesi Hayrullah Taceddin Efendi’ye ait olan Ey Güzellerden Güzel Ruhum Rasul-i Kibriya) Bu hikâye her eserle ayrı ayrı okunabilir ve hepsinden ayrı lezzet alınması muhtemeldir.

İsmail Özen, "daha çok yazsa da okusak" denilen yazarlardan. Muhtemel, niye daha çok yazmıyorsunuz sorusuna, “Derin İzleri Nasıl Yazdım Öyküsünde” şöyle cevap verir, Aslında okumayı yazmaktan her zaman daha çok sevdim ve yazmak için oturduğumda bir süre sonra okurken buldum kendimi’ ifadesiyle cevap verir. Belki en ilginç hikâyesi de budur. İsmail Özen’in hikâyeciliğini layıkıyla hissetmek -anlamak- için iki kitabını peş peşe okumak gerekiyor.

İsmail Özen, sosyal medyadaki bir ifadesinde Romanların da, öykülerin de bir okunma mevsimi var bende.’ der, fakat kendi hikâyeleri her mevsim okunan metinlerdir.

Hüseyin Cömert Arşivi