Her Ağacın Kurdu Özünden Olur!
TEMMUZ Sayı: 20 - Mart 2018

‘Kesinlikle okulda olmak isterdim, okuma ve yazma öğrenmek isterdim… Fakat nasıl yapabilirim? Annemin su getirmem/taşımam için bana ihtiyacı var!’

BM kalkınma Programı’nın (UNDP), 2006 yılında Bolivya’da yaptığı çalışmanın raporundan bu söylem! 10 yaşındaki El Alto; ‘okula neden gitmiyorsun?’ sorusuna bu cevabı veriyor!

Uyku ve hava nadir bedava karşılanan ihtiyaçlarımızdan... Belki de zannımız bu! Bakın suyu saymıyorum bile! Doğal nimetlerimiz de kapitalizmin nesnesi haline geliyor gün geçtikçe. Oysa doyumsuzluğun sebeplerinden biri de hazımsızlık ki hazmetmeden yuttuğumuz her bir lokma açlığımızı daha da derinleştiriyor!

BM programı yoksulluğun ana bileşenlerini de sıralıyor; yeterli beslenememek, hastalanma riskinin sıklığı, temiz ve güvenli bir mekanda yaşayamamak, yeterli ve temiz su bulamamak, temiz bir havaya sahip olamamak, ısınmak ve yemek yapmak için gerekli enerjiye sahip olamamak vs.

Küresel istihdamın, nükleer güç santrallerin, savaş ve sanayi bölgelerinin sürekli yoksul ülkelere kaydırılması yukarıda sayılan sorunların bugüne has sebepleri değil mi? Enformel sektörde köle statüsünde çalışanlar, savaşlarda katledilenler, sanayi ve nükleer enerji için görmezden gelinen riskler; Batı kaynaklı sömürüde, doyumsuzluğun modern zamanlardaki hali olarak karşımıza çıkmıyor mu?

Bugün dünyada ‘küresel su krizi’ diye bir sorunumuz var! BM insanların günlük temel ihtiyaçları olan içmek, yemek pişirmek ve temizlik için günde ortalama 35 lt suya ihtiyacı olduğunu belirtiyor. Oysa Mozambik gibi ülkelerde bu oran günlük 10 litrenin altındayken, Avrupa’da 250, ABD’de 575 litre. Muhtemelen, bu ülkelerin bunu çalışarak elde ettiğini söyleyebilecek arkadaşlarımız da olacaktır!

Raporda kibarca; ‘temiz suya erişememektedirler’ cümlesi kurulsa da soruna bağlı günde 30 bin kişinin, önlenebilir hastalıklardan öldüğü gerçeğini değiştirmiyor bu durum!

Kaldı ki dünyada kullanılan suyun tüketimindeki adaletsizlikler sürekli artarak devam ediyor. 2003 yılında Kyoto’da yapılan ‘3.Dünya Su Zirvesi’nde, suyun; ‘hak değil, insani temel bir ihtiyaç’ olduğu belirtildi. Metalaşarak, özelleştirilmesinin meşruiyetini sağlayan bu tabir, suya ulaşma konusunda problem yaşayan yoksul ülkelerin sorununu kronikleştirdi!

Artık çözüm üreten değil, sorun üzerinden ‘ihtiyaç sahiplerini bağımlı kılan’ politikalar revaçta! Liberal ideolojinin ve kapitalizmin egemenliğini tüm dünyaya dikte ettiği, çok uluslu şirketlerin belirleyiciliği, yeni pazar ve doğal kaynak havzası arayışları, bir ürün olarak suyun metalaşması sonucunu doğurdu!

Suyun en temel hak olduğu gerçeğini atlayan devletlerden, özellikle yoksullara bu hizmeti bedelsiz olarak ulaştırması beklenirken, bu devletler uluslararası su şirketleriyle pazarlık yaparak, yoksulların düşük ya da olmayan gelirlerinden su tüketimi yapmalarını beklemekte!

Bugün dünyada milyonlarca insan, özel su kaynaklarını hayvanlarla paylaşmaktan kaynaklı hastalıklardan ölüyor! Temiz su bulamayan, özellikle çocuklar; bağırsak kurtlarına, bodurluğa ve fiziksel eksikliğe maruz kalmanın yanında, zihinsel gelişim problemi yaşıyor!

The Walking Dead (Yürüyen Ölüler) isimli bir dizi var. Dizide insanlar bir virüse maruz kalıyor ve öldükleri zaman beyinlerindeki bazı kısımların reaksiyonu ile dönüşerek geri dönüyor! Dizinin bu kısmı fantastik, ancak tüketim toplumunda zombileşen insanlar gerçek!

Bununla birlikte diziden gündeme getireceğim konu bu değil. İnsanlar ilk zamanların şokunu atlattıktan sonra zombilerle mücadele edebilmenin yollarını buluyorlar. Bir zamanlar doğaya karşı mücadele eden insan gibi! Oysa asıl mücadele bundan sonra başlıyor ki dünyada azalan ve yok olma tehlikesine giren kaynaklar için insanlarla mücadele etme zorunluluğu doğuyor!

Kendi içlerinde birlikte hareket eden topluluklar oluşuyor zamanla. İlk başlarda ilkeseller. Erdemlerinden taviz vermek istemezler ancak yaşanan olaylarla, kendilerinden başkalarını düşünmemeye başlarlar! ‘Gelecek için’ gerekirse masum insanlar dahi feda edilebilir artık!

Bu arada; Negan isimli bir derebeyi, etrafına topladığı zorbalarla bir düzen kurmuş, öteki toplulukları kolonileştirmiştir. Her kolonide vahşice öldürdüğü, esir alarak yanında götürdüğü, işbirlikçisi yaparak kendine bağladığı, gerekirse acımasızca cezalandırdığı insanları; kendisine itaatkâr kılar. Savaşma refleksleri körelmiş ve korkularına yenik düşmüş topluluklar, her hafta düzenli olarak haraç verirler! Zorba topluluğu doyurmak oldukça zordur. Artan bir şekilde daha fazla çalışmak, daha fazla risk almak zorundadırlar.

Bu zorba topluluğun dizideki isminin ‘kurtarıcılar’ olması tesadüf olmasa gerek! Gerçek dünyanın kurtarıcılarından ilham aldıklarına şüphe yok senaristlerin! Bugün dünyaya egemen olanların ne farkları var bu Negan’dan? Peki Negan’lara itaatkar toplumlara ne demeli? Yoksa bizi bu kurtarıcılardan kurtaracak, ‘kurtarıcılarımız’ın henüz zamanı gelmedi mi?

Bir annenin deneyiminden yola çıkarak, doyumsuzluğun nasıl karekter haline dönüştüğünü anlayabilir miyiz? Evet anlarız! Hem oburluğun kökenine dair bir ipucu, hem de sınırsız serbestliğin aslında özgürlük olmadığına dair iyi bir örnek!

Liberalizmin temel ilkesi olan ‘bırakınız yapsınlar’ ideolojisi, henüz bebeklerimizin emzirme yöntemi ile karşımıza çıkıyor! Bu yönteme göre, bebek her ağladığında emzirilmelidir. Yani ne zaman ve ne kadar isterse, her zaman patron odur. Bir çok annenin uyguladığı bir metod!

Oysa bu yöntemle ne bebek, ne de anne mutludur! Çünkü sık sık emzirilen bebeğin midesinde işlenmiş besinle, işlenmemiş besin karışır ve gaz problemi oluşur. Gaz problemi oluşan bebek sürekli ağlar ve her ağladığında emzirildiği için tekrar iki gıda karışıp tekrar gaz yapar. Döngü böyle devam eder!

Sonuçta, sürekli emzirmeye hazır bir şekilde beklemek zorunda olan anne, zaman planlaması yapamaz, uyku dengesi bozulur. Annelik fıtratına rağmen çocuğuna karşı şefkat ve merhamet duyguları azalır! Bebek ise; hayatla ilk temaslarını, hazımsızlık ve doyumsuzluk döngüsünde kurmaya başlamıştır!

Bebeğin hazımsızlık ve doyumsuzluğu ile modern toplumdaki bireyin tüketim oburluğu ne kadar benziyor değil mi? ‘İstediğim zaman istediğim kadar süt içerim/hazza sahip olurum’ diyen insanlar, talepleri karşılandıkça sonunda ya obez oluyor ya da şımarık! Dünyanın kendi çevresinde döndüğünü zanneden ve kendisini dev aynasında gördüğü için de her şeyin en iyisini hak ettiğini düşünen, ‘koca bebekler!’ Dini; insanlığın bebeklik hali olarak gören anlayış, karşılığında dünyevi hazlarla olgunlaşabileceğimizi vaad ediyor. Bebekliğe has bir doyumsuzluk hali ile olgunlaşmak!

Ayrıca ‘paran varsa her şeyi satın alabilirsin’ düsturuyla özetlenen bu ‘serbest’ yaşam tarzı, özgürlük olarak sunuluyor! Oysa her şeyin fiyatının belli olduğu, fakat hiçbir şeyin değerinin kalmadığı bir zamanda, özgürlük yozlaşmadan hayatta kalabilir mi?

Oysa özgürlüğü yozlaştırmamak için; onun yaşama akılcı yön verme yetisini keşfetmek ve özgür bir birey olmakla, sorumluluk bilincine sahip olmanın ayrılmaz bir ikili olduğunu idrak etmek gerekiyor. Bunun için belki de çocuklarımızı daha emzirme dönemlerinden, ‘özgürlüğe zorlamak’ lazım!

Bebeklerimize gerektiği zaman ‘lokanta kapalı’ diyebilmek, her öğünde ne kadar sütün yeterli olduğuna, anne olarak karar verebilmek! Çocuklarımızın isteklerine sınır koyabilmek! Arzularının esiri olmalarına izin vermemek! Sağlıklı bir toplumun temelini atabilmek bizim elimizde değil mi?

Kant’ın ifade ettiği;‘kendini akılcı bir şeklide kontrol edebilmek özgürleşmenin anahtarıdır’ sözü belki de burada anlam kazanıyor, kim bilir?

İnsan neden her şeyi birden yapmak ister ki? İyi bir anne ya da baba olmak, her sabah yüzmek, her gün yürüyüş yapmak, rahat bir işte çalışmak, TV izlemek vs vs. Ve bunların hepsini hakkıyla yapmak mümkün olmadığı için telaşlı bir koşuşturmaca ve yarım yamalak yapıldığı için doyum vermeyen bir hayattan hayıflanmak!

Oysa reklamlardan hayatımıza düşmüş, kendine aşırı güvenen bir ablanın ‘çocuk da yaparım, kariyerde’ sloganı değil mi, bizi kışkırtan? Bu anlayış değil mi bizleri; ‘çocuğum hem piyano çalar, hem iki dil öğrenir, hem de tenis oynar’ hırsına sevk eden! CV’mizi ilginç hobilerle doldurduğumuz vakit sosyal yönü daha gelişkin bir imaj çizebileceğimizi ve böylece iyi bir iş bulabileceğimizi düşünmüyor muyuz? Peki, bu rekabet havasının evimizin içinde ne işi var?

Bu soruların cevaplarını, kapitalizmin teşvik ettiği ve yaygınlaştırdığı insan karakterinde bulmak mümkün! Arzuları sınırsızca kışkırtan, aklı arzuların hizmetine sunan, sürekli daha fazlasını talep eden ve her şeye hakkı olduğunu düşünen bireyleri normal gören kapitalizmde! Doyumsuzluğu ve açgözlülüğü günah ya da ayıp olmaktan çıkarıp, erdem haline getiren bir sistemde cevaplar sanırım! İnsanların zenginleştikçe tatmin olup doyması gerekirken, daha fazla acıktığı bir dünya!

Bu yüzden ‘elinde çekiç olan biri, her şeyi çivi olarak görüyor!’ Ezilmesi, sindirilmesi gereken bir çivi! Zulümden kurtulmanın yolu ise çivilerin insanlık onuruna yakışır şekilde hareket etmesi, çekiçlerin işbirlikçilikten vazgeçmesi ve gerekirse ‘o elin kesilmesidir!’ Ne diyordu, Namık Kemal; ‘İnsafsızca avcıya hizmet etmekten zevk alan yalnızca köpektir!’

Sinan Ön Arşivi