'Yetmiş'lerin Çocukları
TEMMUZ Sayı: 20 - Mart 2018

Papini, “Havuzda İki Yansı” adlı hikâyesinde; geçmişteki hali ile karşılaşan bir karakterden bahsediyor. Karakter eski tavrına, alışkanlıklarına, bilgisine, hayat tarzına öylesine tahammül edemiyor ki; en sonunda gençliğini öldürmek zorunda kalıyor. Yetmişleri araştırırken bu hikâye karakteri sıkça şu soruyu sormama sebep oldu: “İnsanlar sadece tahammül edebildiklerini mi anlatıyorlar, yoksa geçmiş birbirinden ayrılmaz bir bütün olarak mı çıkıyor karşımıza?” İnsanların geçmişlerinden neleri beraberinde taşımak istediklerini, neleri çoktan kuytulara gömdüklerini anlamak kolay değilmiş ama herkesin derinlerde gizlediği bir şeylerin olduğunu ve sözlü tarihe sadece, bütün tarih yöntemlerinde olduğu gibi varlığının bilinmesi istenen parçaların kaydolabileceğini fark ettim. Üzerinden çok fazla zaman geçmemesine rağmen yetmişlere, seksenlere aşina olmayan yakın tarihine yabancı bir nesil yetişiyor. Doksanlarda doğmuş kuşak olarak yetmişlerle aramızda ciddi bir “yaşam tarzı”, hayat koşulu farklılığı olduğunu ve aslında geçmişe dair ne kadar az şey bildiğimizi, zevklerin, kültürün, eğlencenin, acının, neşenin, sohbetin bugünden ne denli farklı olduğunu, zamanın ne kadar hızlı bir şekilde hayatlarımızı değiştirdiğini sadece gündelik hayata baktığımızda bile görebiliyoruz.

Sözlü Tarih, kişilerin hayat hikâyeleri üzerinden bir dönemi anlamlandırma, tasvir etme çabası olarak özetlenebilir. Modern tarih yazımı yöntemlerinden biri olarak sıradan insanların, toplumsal tarihin yazımı için etkili bir kaynak olarak işlevseldir. Bu minvalde üç kişi ile (Neriman K., Hatice T., Mehmet K.) konuştuğumu ve aşağıdaki sorular ışığında yetmişlere mercek tuttuğumu ifade etmek isterim:

Peynir Teneke Kapları ile Su Taşıyarak Güne Başlamak

Yetmişleri hatırlarken, konuştuğum çoğu kişi evlerinde bugünkü gibi rahatça ulaşabilecekleri musluklar yerine sabah erkenden almaya gittikleri su kaplarından bahsetti. Günümüzde olduğu gibi miskin gençler olarak öğlene kadar uyuyan, uyandıklarında kahvaltıyı önlerinde hazır bulan bir jenerasyondan bahsetmiyoruz, sabah ilk iş uyanır uyanmaz su çekmeye giden, sonrasında ise siyah önlüklerini giyip okula giden bir nesil... Neriman K. o günleri şöyle anlatıyor: “Sabah kalktığımda çeşmeden su taşırdım. Çünkü evimizde terkos denilen şehir suyu yoktu. En yakın çeşmeden su getirirdik. Tahtadan yapılmış kalınca bir değneğin iki yanından sarkan, yaklaşık bir metre uzunluğunda ucunda demir kancalar olan omuzluklara takılan kaplarla evimizin ihtiyacı olan suyu taşırdık. Bu kaplar bazen testi, bazen güğüm, bazen de büyük peynir tenekelerinden yapılmış kaplar olurdu.”

Annem Böyle Sebze Yetiştirmeyi Nereden Öğrendi?”

Her sabah ya da haftanın birkaç günü sütçünün geldiği, annelerin bahçelerinde bugün marketten aldığımız çoğu sebzeyi yetiştirdiği, her köşe başında bir market bakkal göremediğimiz zamanlarmış yetmişler. Her mahalleye en fazla bir bakkal düşer, bir kasap bulunur, esnaf birbirine itimat edermiş. Günümüzün hiper-süper marketlerinin soğuk reyonlarından değil ineklerini armutla, özenle besleyen sıcak teyzelerden süt alınırmış. Mehmet K.'nın anılarına göre: “Sütçümüz Ayşe Teyze kapımıza haftada iki gün gelirdi. Beykoz'un o zamanlar köyü sayılan şimdilerdeyse köyden çok İstanbul'un zenginlerinin villaları ile dolu bir yer haline gelen Zerzavat'tan gelirdi. Ayşe Teyze sütten başka bahçesinde yetiştirdiği sebzelerden meyvelerden de satardı. Annemler de daha uzaktaki pazara gitmekten kurtulurlardı. Zaten küçük bahçemizde annem neredeyse bize yetecek kadar sebze yetiştirirdi. Taze fasulye, nohut, biber kıvırcık, marul, mısır, domates, salatalık... Çünkü o zamanlar şimdiki gibi her yerde marketler bulunmazdı. Ayrıca Ayşe teyze metal güğümlerle sütü dağıtırdı. Elinde litre ölçüsü olarak da yine aynı metalden bir kap bulunurdu. Annelerimiz sütü kaynattıktan sonra ya mayalayıp yoğurt yaparlar ya da süt olarak kullanırlardı. Annemler kaynatılmayan sütlerin bozulduğunu söylerlerdi. Bunun yanında yoğurtçular da, omuzlarına astıkları omuzluğa benzeyen yoğurt kaplarıyla, sokaklarda yoğurt satarlardı. Ayrıca mahalle aralarında dolaşan, pamuk helva, macun, sahlep, simit, poğaça, leblebi ve un helvası satan satıcılar da vardı. Geceleri bozacı uzun uzun bağırarak sokaklardan geçer: 'Bozaaa' diye seslendikçe, korkutucu masallarımıza konu olurdu.”

Görüntü Net mi?”

Bir başka kavram ise modern zamanda hayatımızda eksikliğini yaşamaktan şiddetle korktuğumuz televizyon olsa gerek. Televizyonun olmadığı bir hayat ne dolu dolu geçer diye düşünmekten alamıyor insan kendini. Yetmişlerde televizyon yeni yeni evlere giren bir cihazdı. Pek çok evde görünen o ki esamesi okunmuyor henüz, ancak kimi evlere girmiş. Evlere girmiş ama yaşam alanını, insanların duygu dünyalarını işgal edebilmiş mi merak ediyor insan. Cevaplara bakılırsa tam olarak kapıda oturmaların yerini alamamış o yıllarda... Televizyon akşamdan akşama açılırmış. Gündüzleri kapalı, akşam da İstiklal Marşı’yla açılır gece de İstiklal Marşı’yla kapanırmış. Televizyon tek kanallı ve siyah beyazmış. Şimdiki gibi uydular yokmuş. Televizyon izlemek başlı başına bir mesai, çaba, vakit gerektiriyormuş görünen... Çatıya takılan antenlerle görüntü alınmaya çalışılırmış. “Maalesef hiçbir zaman görüntü daha iyi olmazdı ve sürekli karıncalanırdı. Bu yüzden iyi bir şey seyretmek istenirse, anteni düzeltmek için birinin antenin başında beklemesi gerekirdi.

– Görüntü net mi, nasıl, oldu mu?

– Sağa, daha sağa, şimdi biraz sola, eh biraz oldu, biraz bekle sanki tam olmadı, oğlum yine yapamadın, olmadı.

“Vb. sözler mahallemizde akşamları en çok duyulan sesler arasındaydı. diye anlatıyor Neriman K.

Gündüzleri genellikle radyo programları dinlenirmiş. Arkası Yarın, Çocuk Bahçesi gibi her gün yayınlanan tiyatroların yanında müzik programları her gün dinlenen programlardanmış. Özellikle "Radyo Tiyatrosu" adıyla yayınlanan diziler döneminde oldukça meşhur ve popülermiş.

“Radyomuz kulağımızda biz de işimizin başında olurduk. Pazar sabahları radyo dinlemek ise bir başka olurdu; oyun havaları, Türk sanat müziği ve diğerleri eve bir canlılık getirirdi.” diyor Hatice T. Evinde televizyon başrolde olmayan yetmişli yılların çocukları daha ziyade kapıya çıkar, misafirliğe gider, akrabalarda yatıya kalırlarmış.

“Bir Maniniz Yoksa Annem Size Oturmaya Gelecek.”

Eve sık sık gelen misafire ihtimam hat safhadaymış, misafirliğe gitmenin de bir adabı olur, komşuyla yapılan ayaküstü konuşmalar, kapıdan görünüp kaybolmalar misafirlik safhasında değerlendirilmezmiş. Eve gelen misafire ev yapımı börek, bisküvi, lokum, gofret ve yanında çay verilirmiş. Daha ilerleyen zamanlarda ise kek ve poğaça vermek adet olmuş. Ayrıca bu dönemde sadece bayramlarda yaptığımız kolonya tutma âdetini, eskiden eve her gelene uygularlarmış.

“O zamanlar misafirliğe gitmek için yakın komşulara haber verilmezdi. Ancak uzakta oturanlara haber gönderilirdi. Eğer o gün annem komşuya gitmek isterse beni gönderir:

–Git sor bakayım Münire Teyze’nin işi var mıymış? 'Bir maniniz yoksa annem size oturmaya gelecek' de; derdi. O zamanlar evlerde telefon yoktu, anneler ya aynı fabrikada çalışan eşleriyle ya da aynı okulda okuyan çocuklarıyla birkaç gün öncesinden haberleşmeye başlarlardı.” diye bahsediyor eski misafirliklerinden Neriman K.

Ya Kal Ya Terk Et!

Anlaşılan, gündelik hayata bugünden farklı olarak neşe katan en önemli şey yatılı misafire gitmek ya da misafir ağırlamakmış yetmişlerde. Normal zamanlarda pişirilmeyen yemekler yapılırmış misafir geleceği zaman. Eve gelen misafire çok özenilirmiş. Fazla kalamayan misafire küsülür, ev ne kadar küçük ve ev halkı ne kadar kalabalık olursa olsun, misafirin yatıya kalmasına ısrar edilirmiş. Mehmet K.’nın şu cümleleri durumu özetler nitelikte: “Çok sık yatıya misafir gelirdi. Ya da biz sıkça ailecek giderdik. Şimdilerde ailecek gidip misafirlikte yatıya kalmak kulağa anormal gelse de o dönem için sıradan bir adetten ibaretti. Özellikle genelde memleketten günlük değil, haftalık ya da aylık misafirler gelirdi. O zamanlar 'tatile gitmek' yazın bir akrabanın yanına gezmeye gitmek ya da çocukları yeğenleriyle, kuzenleriyle iyi vakit geçirmesi için akrabalarına göndermekti.”

Buzlukta Değil Turfanda

Her gün kapıda oturan canlı mahalle, zerzevatçı arabasıyla, sokak çocuklarıyla, yaşlısıyla, kızgın, ihtiyar teyzesiyle canlı bir sokak hayatı varmış. Elinde elişi olan kadınlar bazen de çekirdek çıtlatırlarmış. Çocukların sorunları, kız çocuklarının çeyizleri ile ilgili konular konuşulurmuş mahallelerde. Bazen birbirlerinden yemek tarifleri, elişi örnekler alınıp verilir, birbirlerinin sorunlarından bahsedilirmiş. O zamanlar kız çeyizleri çok önemsenirmiş. Ailelerin durumları pek iyi olmadığı, genellikle ailede bir tek baba çalıştığı için anneler, hem aile bütçesine destek olmak hem de evlatlarının geleceği için dantelden vitrin örtüleri, dantel masa ve yatak örtüleri, kenarları oyalarla süslü yemeniler, kanaviçeden yatak takımları, etaminden seccadeler, buzdolabı örtüleri, sehpa ve televizyon örtüleri yaparlarmış. Kız çocuklarını el işine alıştırmak için daha küçük yaşlarda tığ kullanma ve şişle örgü örme gibi işler öğretilirmiş.“Özellikle kız çocukları okutulmak istenmez, en fazla liseye kadar okumasına izin verilirdi. Okumasına diyorum; çünkü aileler o zamanlar kız çocuklarını okutmak istemez bu ancak çocuğun isteğiyle, o da zorla olurdu. Erkek çocukları da yazları eli iş tutsun, eve yardımı olsun diye küçük yaşta bir işte çalıştırılmaya başlanırdı, bunun örneklerinden biri de cam dekor atölyeleri gibi atölyelerdi. Eğer çocuğun okumakta gözü yoksa bu cam atölyelerinde çalışır, daha sonraki dönemlerde de cam fabrikasına ya da bir iş yerine işçi olarak girerdi. Konumuza gelirsek bazen mahallenin genç kızları olarak birlikte börekler yapar, pişirip çayın yanında hep beraber yerdik. Ya da bahçelerden toplanan meyveler; mevsimine göre kirazlar, erikler, üzümler, dutlar, elmalar sofraya getirilir, hep beraber yenirdi. O zamanlar meyve ve sebzeleri sadece zamanında yerdik, yaz meyvesini yazın kış meyvesini de kışın... Mesela domates, salatalık, biber gibi sebzeler kışın hiç olmazdı. Yazın başlarında ilk çıktığında ne tatlı olurdu onlar, şimdikiler gibi lastik gibi değillerdi. Yılın ilk çıkan meyvesine sebzesine turfanda denirdi. Şimdi bu söz bile unutulup gitti, sanki lügatimizde hiç yer almamış gibi.”

Akşam Ezanı Okundu Hala Dışarıdasın!”

Kapıda, seksek, ip atlama, salıncakta sallanma, evcilik, saklambaç, yakar top, çelik çomak, çember çevirme, beş taş, dokuz taş, voleybol gibi oyunlar oynanırmış. Bu oyunlar bugün hali hazırda sürdürdüğümüz gelenekler. Ancak büyük bir dezavantajla oynanıyor bugün bu oyunlar ki bunu da Mehmet K. ispat ediyor: “Oyunlarda öyle kalabalık bir çocuk sürüsü olurdu ki, öyle; bir çocuk, iki çocuk, üç çocuk değil, on-on beş tane. Çünkü o zamanlar etrafımızdaki ailelerin şimdiki gibi bir iki çocukları yoktu. En az dört tane beş tane; mesela biz dört kardeştik. Çocuklar daha okula gitmeden dışarı çıkar, akşamın geç saatlerinde de sokakta oyun oynarlardı. Eve yemek için girilmezdi anneler çocuklara salçalı, sana yağ sürülmüş ekmekler uzatırlardı ara ara. Şimdiki gibi bizi eve bağlayan bilgisayarlar, televizyonlar ve cep telefonları yoktu. Öyle ki; akşamın gelmesi hepimiz için üzücü olur eve zor girerdik. Annelerimizin:

– “Akşam ezanı okundu hala dışarıdasın!” diye başlayan cümleleri her gece bizim direncimiz bitene kadar sokakta yankılanırdı.”

Çocuklar dünyalarını ceplerine sığdırır ve orada bir dünya taşırlar. Cepleri boş bir çocuk görmek ne büyük hüzündür ki, günümüzde cebini kirletmemeye odaklı küçük çocuklar etrafımızı sarmış durumda. Merak edip yetmişli yıllara bakınca, bu çocuklar ceplerinde hangi dünyaları, hangi renkleri, hangi neşe ve hüzünleri taşıyorlarmış diye sorunca öğreniyoruz ki; erkekler genellikle misket-bilye, gazoz kapakları, topaç, kibrit, çikletlerden çıkan fotoğraflar, ip, çakı, pil taşırlarmış. Kızlar ise genellikle elişi yapmak için tığ, fırça, sakız, çekirdek, şeker gibi şeylerden bir dünya kurmuşlar, saklamışlar.

Anneyle Başlayan Baba ile Biten Gün

“Babamız akşam eve geldiğinde genellikle evimizin önündeki bahçede oturur, eve geçince abdest alıp namaz kılar, ailecek yemek yedikten sonra, biz çocukların dersleri ve sorunları ile ilgilenirdi. Sofra hazırlamada anneme yardım eder, dört çocuğuyla uğraşmaktan yemek yapamadığı günlerde, işten eve yorgun bile gelse yemeği babam pişirirdi. Bazı yağmurlu gecelerde elektriklerin kesik olduğu zamanlarda, gazete okur ya da masallar anlatırdı. Komşular arasında gece oturmaları çok yaygındı. Bu ziyaretlerde hikâye anlatacak kişi yüksekçe bir yere oturur, etrafını da çocuklar sarar ve her anlatışta da farklı hikâye anlatılırdı. Bu hikâyeleri kafadan mı atıyorlardı, yoksa daha önce birinden mi duymuşlardı bilmiyorum ama gerçekten ondan sonra başka hiç bir yerde duymadığım o hikâyeler inanılmaz keyif verirdi. Kahveci Güzeli, Biri Deli Üç Kardeşin Hikâyesi, Sultan ve Oğulları, Devler Ülkesi bunlardan aklımda kalanlar...

Bunun dışında ayrıca bilmece sorma oyunu oynanırdı. En heyecanlısı da buydu herhalde. Mesela bir tanesi şöyle aklımda kalmış; bir kamyon şoförü yolda giderken trafik polisleri durdurmuş, yanındaki kim diye sormuşlar, o da, o benim oğlum fakat ben onun babası değilim demiş, peki neyiymiş? Aman Allah’ım ne cevaplar; üvey babası, amcası, dedesi... Ama hiç biri doğru cevap değil.

Babam eve geldiğinde müthiş karşılanırdı. Eğer biz sokaktaysak babamın işten çıkış saatini öğrenmek için sık sık eve anneme saati sormaya o kadar giderdik ki artık annem bize cevap vermekten bıkardı. Saat beşi çeyrek geçe babam yokuşun başında göründüğünde bilirdi ki çocuklarını kollarını yana açmışlar yokuştan aşağıya kendilerini salmışlar koşarak geliyorlar. Elindeki fileyi kenara bırakıp, hepimizi teker teker kucaklayıp yukarı kaldırırdı. Daha sonra en küçüğümüzü omuzlarına alarak hep beraber yavaş yavaş yokuşu tırmanırdık. Eve gelen babamın hemen elinde ne varsa alınır, çünkü ben babamın eve hiç boş geldiğini hatırlamıyorum, mutfağa konurdu. Babam, dışarısını bilmiyorum ama evimizde, bolca sevgi ve hürmetle karşılanırdı.”

Mehmet K. ise babasının ne denli otoriter olduğu ile ilgili güzel bir anekdot aktarıyor konuşma esnasında: “Babalara saygı sonsuzdu. Şimdiki gibi rahat hareket edemezdi çocuklar, anneler akşam eve girmemekte ısrar eden çocuklara babasının geldiğini söyler söylemez çocuklar içeri koşuşurdu. Baba karşılanmalıydı. Önce elini yüzünü yıkayan babam, sonra gelir bizim ödevlerimizi kontrol eder, sonra hep birlikte masaya otururduk. O zamanlar babam bize bakkaldan gofret getirirdi her akşam. Bir gün ben, daha beş-altı yaşlarımdayken, babama hoş geldin demeden önce ‘Baba gofret getirdin di mi?’ diye heyecanla koşunca babam hafiften bozulmuş ve ‘Benim gelişimi gofret için bekler oldu, bundan sonra gofret yok.’ diye tavır koymuştu.”

Karşılıksız sevmenin öğretilebildiği, karşılık beklemeden, çıkar ilişkilerinden uzak, şımartılmayan çocukların yetiştirildiği yıllar şimdilerde kulaklarımıza tuhaf geliyor. Çocukları en ufak başarılarında ödüllere boğan, hayatta yaptıkları her şey için güzel bir karşılığı bu dünyada almak zorundalarmış gibi fazlaca bonkör yetiştirilen, çocukların oyuncaklarına değer vermediği, küçük ceplerinde büyük dünyalar taşıyamadıkları bir çağdan bakınca; yetmişlerde insanların günlük hayatlarını böylesi sıradan, içten, samimi, birlikte yaşamaları tatlı bir geçmiş rüzgârını yüzümüze sertçe çarpıyor. Zamanın ne çok şeyi bizlerden çaldığını, ailelerimizden, geleneklerimizden alıp bir daha getirmemecesine götürdüğünü görüyoruz. Havuzda İki Yansı Hikayesi'nde de bahsedildiği gibi insanlar geçmişlerinin tahammül edemedikleri eksikliklerinden, yetersizliklerinden uzaklaşmaya çalıştıkça kendinden o denli uzaklaşmakta.

Emine Nur Çakır Arşivi