Arkamı dönersem üzülür müsün diye sordu karanlık odanın yoldaşı karşı karyoladan. Böyle gecelerde bu sorunun cevabı ya cevapsızlık olurdu ya da sırtını dönerken yorgan ile yatak arasındaki masum sürtüşmenin hışırtısı. Odada yalnızca onun olduğunu bildiğim gecelerde, göz kapaklarım daha davetkâr olurdu uykunun hüküm sürdüğü beyazlığa. Bu gece ise, hep o bildik yatak odamızda olmadığımızın ayrımına, kum tanecikleri arasında yolunu karıştıran küçük karıncaların uyku tulumu altında kıpırdanması ile vardım. Küçük çadırımızın içinde uykumuza, davet etmediğimiz halde çıkıp geliveren kâbus kahramanları ve sıcak bir yaz gününden emanet aldığımız azgın güneşin burnumuzu her çekişte canımızı acıtması eşlik ediyordu. Gecenin karanlığının denizin ürkütücü sakinliği ile birleştiği yerde, yan yana uzanmıştık yine. Yıllarca birlikte büyüdüğümüz odada; kimi zaman nefret ettiğimiz TV programları sesi, kimi zaman tüttürülen sigara dumanı, ama istisnasız her gece bizi yalnız bırakmayan bir horultu hâkim olurdu. Bu gece ise ne kadar da huzur doluydu!
Tüm bir gün güneşin kavurduğu tenimize ferahlık veren soğuk su altında misafir olmuştuk balıklara. Denizden çıkıp sert rüzgârın bizi üşütmesine fırsat vermeden, atmıştık kendimizi havlularımızı kurutan mandalina ağaçlarının altına. İçi kumla doldurulmuş minderlerde doğrulup karpuzun peynire yaz aşkına şahitlik edip lıkır lıkır olana kadar midelerimiz, kemiriyorduk kabuklarını doğal ferahlatıcının. Akşama dönmeye yüz tutan günün suçlusunu ararken, üzerimizde yönünü arayan karıncalara, tuzlu sudan sertleşmiş saçların sırtımıza batışına, ıslak mayoların ısrarla üzerimizde kurumasına engel olamıyorken güneş ise pırıl pırıl enerjisini aya emanet ediyordu bile. Ne güneş mani olabildi geceye, ne deniz imkan verdi susmaya ne de yapraklar dayanabildi gecenin karanlığında bilinmezliğe sallanmaya. Yalnız geçirilememiş yüzlerce geceye inat biz memnunduk halimizden, gecenin inişinden, denizin tuzundan, üstümüzde dolaşan karıncadan ve mandalina yapraklarından.
Yavaşça yürüdük çadırımıza doğru, hissedilen sert rüzgar yanında ayaklarımıza batan çakıl taşları, sırtımıza içimizde ukte kalan heveslerin zaman içinde göstermesi gibi kendini batıveren kazıklaşmış saçlar ve cayır cayır yanışını hissettiğimiz kızarmış omuz başları ile. Evden çıkarken hazırladığımız yollukları idareli kullanım sonucu, ziyafet denebilecek bir akşam yemeği sofrası kurulumu başlamıştı bile, kazınan midelerin gurultusu eşliğinde. Telefonumuzdan açılan müzik, tamamladı gecenin huzurunu. Hele de, ayrı anları paylaşırken aynı dünyada, kulaklarımıza denk gelen o ayrılık türkülerini birbirimize göz atarak yan yana dinlemenin mutluluğu, yan yana olmadan ayrılığımıza ağladığımız o ortak zamanları sadeleştirdi her ikimizin de hayatından. Payı paydasından küçük anlardan ortak paydada buluştuğumuz anlara gülen gözlerle içli türkülerin eşliğinde ulaşıverdik. Aldığımız her nefeste bir an daha ekleyerek zamana, gece ile karanlığı, korku ile heyecanı, derin iç çekişlerle rahatlamayı yer değiştirdik. Tuzu eksik kalan salatayı, kurumuş makarna tanelerini, ezilmiş dilim börekleri ağzımızın tadı ile birleştirdikten sonra güne yaraşır bir son için hazırlandı bedenlerimiz. Çadırın içine yerleştiğimizde yataklar birbirine sırt sırta vermiş yastıklarla, nemden soğumuş pikelerle, nereye koyacağımızı şaşırdığımız yedek iç çamaşırı ve çoraplarla tepemizde yanık duran sarı ampulün yaydığı aydınlıkla huzura davet vardı anın içine yerleşmiş nesnelerde. Kimsenin kalmadığı kumsalda, kimse kalmamıştı hayatlarımızda. Ellerimiz, ayak bileklerimiz, hatta yastık uçları dahi değerken birbirine aynı şakayı yapmak geçivermişti ikimizin de içinden. Çok sevdiğimiz şarkının aniden radyoda denk gelmesi kadar kısacık anlarda yakalayabildiğimiz mutluluk, şu anda neredeyse koca bir güne yaslamıştı kendini. Uzun sahiller boyu dalgaların yayılması gibi kumsala, mutluluk dağılmıştı zamanın içine, anlardan kalan tüm boşluklara sirayet etmiş göz gözü görmez bir huzur bırakmıştı içimizde. Ayrı geçirdiğimiz onlarca gecede, yastığımızı ıslatan sessiz hıçkırıkların gözyaşları şimdi gülmekten kırılan bu iki kardeşin yanaklarından süzülüyordu sicim gibi.
Arkamı dönsem üzülür müsün diye soramadım gülmekten. Karnımın üzerindeki ellerim, çatlayacakmış gibi gelen bedenimi yatıştırıyordu sanki muzurca. Nereye döneceksin şey kadar yerde cümlesi kavuşana kadar tümcesine, kim bilir kaç dalga çarptı aynı kayaya an içinde? Lambanın sarı ışığı gözlerimizde, göz kapaklarının ağırlığına dayanamayan zihin bıraktı kendini salıncağına uykunun. Ölüm gibi, dalgaların bıkmadan kayaya kavuşması gibi tıpkı sırayla geçtik huzuruna salıncağın. Ben verdim sıramı önce, yalnız onunla uyuyacak olmanın rahatlığını çekeyim istedim içime sigara dumanı yerine. Televizyondan gelen program sesi yerine denizden gelen balıkçı teknelerinin motorlarını dinledim sessizlikte, salıncağın yavaşça gidip gelmesini dinledim nefes alış verişlerinden. Teslim edip canımın diğer yarısını uykuya ben geçtim salıncağın başına. Arkamı dönsem mi diye geçerken aklımdan, bıraktım aklımı arkamda.


