Attilâ İlhan Türkçe edebiyat için önemli bir isim. Şiirleri, romanları ve düşünceleriyle yakın tarihe damga vuran edebiyatçalar arasında yer alır. Etkin olduğu yıllar başta olmak üzere yakın zamana kadar hem edebi kişiliği hem de siyasal tutumu ile ön planda kalmayı başarmıştır. Kendisini sosyalist olarak tanımlayan İlhan, sosyalistliğinden evvel Kemalizm tutkusuyla bilinir ve kendisine özgü bir Kemalizm yorumuna, ulusçu bir anlayışa sahiptir.
İlhan’ın edebiyat çevresinde tanınmaya başladığı 60’lı yıllarda aydınların, yazarların önemli bir kısmı iç içe geçen sol-Kemalizm ideolojiyle hareket etmekteydiler. İlhan da bu anlayışa sahip olmasına rağmen özellikle romanlarında dönemin sosyalistlerini adeta karikatürize ederek ağır biçimde eleştirmiştir. İlhan toplumsal şartları ve gelişen sonuçları sosyalist bir yaklaşımla ele almakla birlikte yakın tarihi Kemalizm ideolojisiyle yorumlamakta ve özellikle bu yorumunu diğer Kemalistlerden farklılaşacak tarzda “milli-ulusçu” bir temele dayandırmaktadır. Yaşadığı dönem itibariyle solun ve Kemalizm’in içinden gelmesi nedeniyle yorumları ve analizleri en çok sosyalistler tarafından eleştirilmiştir. Ne var ki dönemin sosyalist aydınları tarafından pek benimsenmese de entelektüel donanımı, edebi yeteneği ve eserlerinde ortaya koyduğu kabiliyet sayesinde edebiyat ve siyaset alanında kendisine önemli bir yer edinebilmiştir.
Attilâ İlhan, 20. yy.’ın başından itibaren gelişen siyasal ve toplumsal süreci romanlarında ayrıntılı biçimde ele alır. Tanzimat’tan sonra gelişen emperyalist kuşatmayı, Birinci Dünya Savaşı’nı, Kurtuluş Savaşı’nı ve Cumhuriyet’e giden süreci, Mustafa Kemal’den sonraki tek parti iktidarını, 27 Mayıs öncesini ve darbe sürecini anlattığı “Kurtlar Sofrası” ve “Ayna’nın İçindekiler” roman serisi sadece bir tarihi roman örneği değildir. Bu romanlar, İlhan’ın düşünce dünyasını yansıttığı geniş bir tarihi zemini işaret eder. İlhan olaylara bir edebiyatçı duyarlılığı ile yaklaşmak yerine daha çok bir tarih tezi oluşturma gayretiyle hareket eder. Bu nedenle bu geniş tarihsel kesiti siyasal ve sosyal yönlerden değerlendirmeye çalışırken Kemalizm’e yeni bir yorum getirmek, sosyalizmi bu ulusçu alanda ele almak ihtiyacı hisseder. Dönemi, kapitalizmin ve emperyalizmin tesirinde ortaya çıkan sosyo-ekonomik gelişmeler bağlamında okur; Kurtuluş Savaşı koşullarının ortadan kalkamadığını, o koşullara karşı örgütlenen ruhu yeniden yakalamakla mücadelenin mümkün olacağını idealize eder.
Attilâ İlhan’ı kimi sosyalistlerin dediği gibi sadece bir romantik idealist olarak tasvir etmek haksızlık olur. Kendine ait bir düşünce dünyası inşa etmiştir İlhan. Çağdaşı aydınların kurtarıcı olarak gördüğü Kemalizm’i kendi bakış açısıyla bu aydınların tekelinden kurtarmak, ona ulvi bir anlam vererek sürekliliğini sağlayan bir canlılık katmak, milli ve kurtarıcı bir motife dönüştürmek ve belki de tasavvur ettiği dünyayı kendi Kemalizm’i ile inşa etmek için çok çabalar. O nedenle İlhan’ın Kemalizm’e farklılaşmaya meyyal bir anlam katmaya çalışması, Kemalizm’i bilindik olumsuzluklardan arındırma gayreti her fırsatta göze batar. Dönemin aydınlarının ilericilik namına Kemalizm’e saplantılı bir tutkuyla bağlanmaları bir yana İlhan’ın tarihin geriye ve ileriye dönük geniş perspektifini Kemalizm merkezli yorumlaması başka bir saplantıya denk düşer.
Kendisine ait bir tarih kurgusu, statik toplum algısı var yazarın. Özellikle romanlarında karakter tipolojileri ve toplum arasındaki ilişkiyi zaman düzleminde sürükleyici bir kurguyla anlatmaya çalışırken kimi zaman hümanist bir anlayışa ve çoğunlukla bir “ahlak” tezine işaret etmek ister. Toplumsal çelişkiyi, sınıflar arasındaki farklılıkları “sapkınlıklar” üzerinden anlatmaya çalışır. O nedenle İlhan’ın romanlarındaki abartılı ahlaki sapkınlığı toplum kesimlerinin ya da sınıfların ahlaki düzeyleriyle ilişki bir sapma (kendi tabiriyle ‘yabancılaşma’) şeklinde okumak mümkündür. İlhan’ın, her toplumsal sınıf ve tabakanın her toplumsal dönemdeki davranışına tekabül eden bir sapkınlık biçimi olduğuna inandığını söyler Murat Belge.1
Kurtlar Sofrası
Attilâ İlhan’ın romanlarını birçok konu bağlamında irdelemek mümkündür. Geniş bir tarihi dönemi işlerken kişiler ve zaman arasında kurduğu sağlam ilişkilerle birçok meseleye değinmiştir İlhan. İlk dönem romanları ve sonrasında yazdığı düşünce kitapları, denemeleriyle yazarın fikir dünyası kavranabilir. Denebilir ki İlhan 70’lerde yazıya döktüğü, romanlarında işlediği düşünceleri ölene dek muhafaza etmiştir. Kemalizm’in düşünce dünyasını şekillendirdiği İlhan’ın, 27 Mayıs’la ilgili görüşleri temelde çok farklılık arz etmese de diğer sosyalist-Kemalist romancılardan iç eleştiriler ve dışsal faktörler yönünden ayrışmaktadır. Bununla beraber Aynanın İçindekiler serisinde referans noktası olarak 27 Mayıs’ın alınması, yakın tarihi bu darbe merkezli işlemesi de epeyce manidardır. Bu noktada İlhan’ın 27 Mayıs’la ilgili söylediği şu sözler önemlidir: “Herkes gibi 27 Mayıs’ı ben de önce istibdattan kurtuluş gibi algılamıştım. Düşündükçe yakın tarihimiz içindeki asıl anlamını kavramaya yöneldim, çetrefil bir şeydi bu, bana öyle geliyordu ki Osmanlı’nın çöküşünden başlayıp 27 Mayıs’a kadar birbirini izleyen olayların bir iç diyalektiği, bunların gelişim ve etkileşim süreçlerini bir roman içinde toparlamak ilginç olabilir (…) Beş ciltlik bir roman şemasını çizdim. Olaylar 27 Mayıs’la Mütareke arasındaki süreyi kapsayacak, çıkış noktası daima 27 Mayıs olacaktı.”2 Bu satırlar Aynanın İçindekiler serisinin yazılma gerekçesini açıkladığı kadar İlhan’ın 27 Mayıs sürecine gösterdiği ilgiyi de ortaya koyuyor.
Attilâ İlhan, “Aynanın İçindekiler” isimli roman serisinde 1908-1960 arasındaki yarım asırlık dönemi anlatıyor. Bu geniş tarihsel kesiti siyasal ve sosyal yönlerden değerlendirmeye çalışıyor. Yazarın 27 Mayıs’a ilgisi daha önceden başlar aslında. “Kurtlar Sofrası” romanı “Aynanın İçindekiler” roman serisinden önce yazılmıştır. Kurtlar Sofrası’nın yazımına 1954’te başlayan İlhan, romanı 1961 Eylülün de tamamlamış ve 1963’te ise basmıştır. Bu eserin genel çerçevesini Fethi Naci şu sözlerle özetler: “Attilâ İlhan, DP’nin altın çağının sona erdiği, baskı döneminin başladığı yıllar Türkiye’sinden toplumsal bir kesit vermek, DP iktidarının niteliğini belirterek eleştirisini yapmak, CHP’nin geçirdiği değişimleri çözümlemek, sosyalistlerin yanılgılarını, sosyalizmin ülkemiz için bir ham hayal olduğunu vurgulamak ve Türkiye için kurtuluş yolu göstermek istiyor Kurtlar Sofrası’nda. Ve Atatürkçülükte buluyor bu kurtuluş yolunu.”3 Bu hacimli romanda İlhan, DP iktidarı dönemini işliyor ve DP’ye çok sert eleştiriler getiriyor. Özellikle DP’nin iş çevreleriyle irtibatı, bakanların gizli ortaklıkları, vekillerin akçeli işleri, partinin bir çıkar şebekesi olarak tüccarlarla iş tutması, sağlanan nüfuzla servet edinilmesi gibi birçok olumsuz husus DP’nin genel karakteri olarak sunuluyor. DP ile ilişkisi kurulan tüm karakterler, hep olumsuz özellikleriyle öne çıkartılıyor.
İlhan, bu eserinde DP’nin iktidara gelişini CHP diktasından bıkan halkın ilk fırsatta alternatif bir partiye yönelmesine bağlasa da DP’yi inkılâp aleyhtarı bir parti olarak görüyor, DP iktidarının öncekinden daha şiddetli bir diktaya yol açtığını iddia ediyor. İlhan’ın DP’ye yönelik halkın teveccühüne dair yorumu diğer sol-Kemalist yazarlardan farksız. DP iktidarının ekonomiyi büyüterek başta köylü kesim olmak üzere halkı bundan faydalandırması, bürokratik oligarşinin toplum üzerindeki baskısını belli oranda azaltarak görece hak ve özgürlükleri temin etmesi, toplumsal değerlere savaş açmaması mezkûr teveccühün esasını oluştursa da bu gerçekler Attilâ İlhan dâhil Kemalist yazarların pek ilgisini çekmemiştir. Halk, anlamayan bir yığından farksızdır onlar için. Bu yığının işçisi de köylüsü de aydını da hala uyanamamıştır. Demokrasi aslında bu uykudakiler için çok ileri bir sistemdir lakin demokrasi sonrası nesillerin Kuva-yı Milliye davranışı edinmeleri, yeni inkılâp sentezleri aramaları gerekir ancak bunun sağlanması bir kaç aydın kuşağının emek vermesini gerektirir; yani uzun bir süre lazımdır. Attilâ İlhan tüm eserlerinde bir Kuva-yı Milliye şuurundan bahseder, sorunların çözümünü buraya atıflarla aramaya çalışır. “DP diktasından” kurtulmak, romandaki Kuva-yı Milliyeci karaktere göre ancak askerin tahakkuk ettireceği bir demokrasiyle mümkündür. İlhan, prensipte askeri darbeye, militarist tahakküme karşı değildir. Demokrasiyi bir burjuva özentisi, arayışı olarak görür. İlhan için önemli olan Kemalizm’in egemen olmasıdır. Kurtlar Sofrası romanı bir Kemalizm anıtını andırmaktadır aynı zamanda. Romanın hemen her yerinde Mustafa Kemal’e ve onun konuyla ilgili ilgisiz sözlerine yer verir İlhan.
Sosyalizm mevzusunda da nettir İlhan; Türkiye’deki sosyal şartların sosyalizmi olanaksız kıldığını, teşkilatlanan işçi ve aydınların bu gerçeği önemsemediklerini vurgular. Sosyalistleri ahlaki açıdan çok sert eleştirir bu romanda. Özellikle Aynanın İçindekiler serisinde sosyalistlere çok ağır yüklenir, onları aşırı sapkın ve her türlü ahlaksızlığı icra eden kişiler olarak takdim eder. İlhan’ın romanlarında sola dönük sert eleştirileri, bilindik sol-içi tartışma konularından fazlasıyla farklılaşmakta, adeta sola ve onu temsil edenlere karşı bir saldırıya dönüşmektedir. İlhan bu yönüyle sosyalist yazarların çoğundan ayrışmaktadır.
İlhan’ın romanlarında cinsellik ve cinsel sapkınlık yoğun biçimde yer alır. Kurtlar Sofrası’nda da bu sapmaya yer verir yazar. İlhan, sorunlu tiplerin cinsel eğilimini de sorunlu kılmaya çalışır hemen her defasında. Tıpkı Kemal Tahir gibi o da cinsellik temasıyla romanlarını çok sık meşgul eder. İdeolojik öğretiye boğdukları bu romanların aynı yoğunlukta cinselliği barındırması, bunun bir de toplumun genel hali olarak resmedilmeye çalışılması hem romanın inandırıcılığını zedeler hem de okuyucunun yazarın görüşlerine mesafesini artırır. Bir yandan kendilerince altyapısı sıkı sıkıya örülmüş bir öğreti ve onun sağlam temsilcileri diğer tarafta aşk romanlarında bile pek görülmeyen sapkınlıklar tablosu… İkisinin bir arada bulunması bu romanların kişilik ayrışması yaşadığını gösterir okuyucunun geneli için.
Kurtlar Sofrası bir Kemalizm manifestosudur her yönüyle. Roman karakterleri insana ait psikolojik gerçeklerle, yaşadıkları hayatlarla, insana ait olanla tasvir edilmez, daha çok temsil ettikleri ideolojik ve sınıfsal özellikleriyle sunulur. İlhan, okuyucuya, kendi ideolojisini net biçimde aktarır, karşı olduğu düşünceleri ve temsilcilerini de konumlandığı yerden hırpalamaya çalışır. Bu tarz doktriner romanlar, eğitici mahiyet arz ettikleri için roman türünün insan -ve kendisine ait dünyası- merkezli evrensel ilkelerine aldırış edilmez. Okuyucu ya romancının görüşlerini benimsediği için esere ilgi gösterir ya da kurgunun sağlam olması ve sürükleyiciliği okuyucunun ilgisini çeker. İlhan’ın bu romanda hem kurgusal açıdan birçok karakteri birbiriyle ustaca ilintilendirebildiğini hem de sürükleyici bir yapı inşa ettiğini söylemek gerek.
Aynanın İçindekiler Serisi
Attilâ İlhan’ın Hürriyet’in ilanından (1908) 27 Mayıs 1960 darbesine kadar geçen yarım asırlık dönemi anlattığı roman dizisidir. Bu seri Bıçağın Ucu (1973), Sırtlan Payı (1974), Yaraya Tuz Basmak (1978), Dersaadet'te Sabah Ezanları (1981), O Karanlıkta Biz (1988), Allah'ın Süngüleri Reis Paşa (2002), Gazi Paşa (2006) isimli yedi romandan oluşmaktadır. İlhan bu seriyi ustaca kurgulamış, oldukça titiz bir teknik çalışma yürütmüştür. İlk başta seri beş kitap olarak tasarlanmış ancak iki binli yılların başlarında yazdığı iki romanla seriyi yediye tamamlamış, olgunlaştırdığı fikirleri bu son iki romanda kalınca vurgularla bir kez daha hatırlatma ihtiyacı hissetmiştir.
Attilâ İlhan, güçlü bir şairdir aynı zamanda. Ancak kendisini bir şairden çok romancı olarak tanıtır. Romanlarını öğretici-aydın rolüyle kaleme alır, bu pozisyonda durmaya önem verir. Şiirleri oldukça lirik olmasına rağmen romanları didaktik ve hatta fazlasıyla doktrinerdir. Attilâ İlhan, aynı zamanda siyasi görüşlerini, tarihe ve topluma bakışını kaleme aldığı çok sayıda düşünce-deneme kitabı da yayımlamıştır. Bu kitapları hiç okumayan biri bile Aynanın İçindekiler serisinin birkaç kitabını okumakla İlhan’ın sahip olduğu fikir örgüsünü rahatlıkla kavrar. Çünkü o bu seride tarihe, topluma ve hayata bakarken salt bir siyasal-sosyal çözümleme yapar ve kendince inandığı bir kurtuluş yolu teklif eder. Serinin tüm romanları şu epigrafla başlar: “Bu kitapta anlatılanların gerçek kişilerle ve olaylarla hiçbir ilgisi yoktur. Onları ben, büyük bir aynanın içinde gördüm. Üstelik ayna dumanlıydı ve olmayan bir şehirde geziniyordu.” İlk roman 1973’te yayımlanır ve tüm romanlardaki karakterler, olaylar zaman içinde ileri ve geri gidişlerle birlikte anlatılsa da aralarında kurulan bağlar ve romanın yapısı çok iyi kurgulandığı için hangi romandan başlanırsa başlansın seriyi topluca anlama imkanı sağlanır.
Attilâ İlhan romanda karakterleri çok önemsiyor; onların her birinin anlatacağı bir şeyler, yazarın kendilerine yüklediği çeşitli misyonlar yer yer alegorik temsilleri var. Karakterlerin kendilerine ait yaşamları, duyguları, psikolojik halleri de ancak yazarın hayal dünyasının imkân verdiği ölçüde mesajı gölgelemeden işleniyor. Bu da çoğunlukla bireysel psikolojinin cinsellikle anlatılması şeklinde tezahür ediyor. İlhan kendi roman kişileri için şunları söyler: “Benim romancılığımda, bu ‘kahraman’ işi çok önemli! Nasıl oluyor bilmiyorum; çeşitli kişilerden toparlanmış izlenimler, zamanla bir bileşim (daha doğrusu, acaba 'bileşke' demek mi?) oluşturuyor; bu bileşke, gittikçe 'fizik' nitelikler kazanıyor; o kadar ki oluşma süreci tamamlandıktan sonra, o kahraman benimle birlikte yaşayacağı olayların anaforuna dalıyor. Demek ki her kahraman tanışılmış, birlikte yaşanmış, en azından çok iyi gözlenmiş birkaç tipin bileşkesidir; birisinin toplumsal / sınıfsal konumu, ötekisinin bireysel / cinsel diyalektiği, berikinin fizik nitelikleri, bu bileşkenin içinde erimiş, yeni bir kişiliğin doğmasına neden olmuştur! Ama bir kere bu gerçekleşti mi composant'lar yiter artık, yaşamaya başlamış olan 'kahraman' kendi kişiliğini edinmiştir, kendi 'biyografisini' sürdürür. Aynanın İçindekiler’deki kahramanlardan ilk doğan, elbette, sonradan dizide bazen Binbaşı, bazen Miralay rütbesinde görünecek olan Ferid Bey'dir. Bir de, Ruhsâr Hanım. Ümid Ersoy (Keleşoğlu), Hüsnü Faik, Münif Sabri vs. gibi.”4 Bunlar önemli itiraflar. Zira İlhan’ın hem karakter çizimi hem de bunları seçerken yaptığı gözlem ve öne çıkarttığı kişiler, yazarın neyi amaçladığını net biçimde ortaya koyuyor. Attilâ İlhan’ın karakterleri oldukça yapay, uçları temsil eden kişiler. Bir hayli çarpıcı, olağan dışı özelliklere sahip olan bu değişik tipteki roman kişileri; Kemalizm, sol ve cinsellik temalarını anlatmak için üretilmiş. Ama bu toplumda yaşayan, toplumun numunesi diyebileceğimiz kişilerle hiçbir ilgileri yok, fazlasıyla suniler. İlhan bu uç karakterlerle belli bir kesimin toplumsal yabancılaşmasını anlatmak istediğini belirtiyor ancak toplumsal norma hiç atıf yapmadığı için tuhaf bir tenakuz ortaya çıkıyor. Taner Timur Aynanın İçindekiler serisindeki karakter tipolojilerini üç ana başlıkta toplar. İlhan’ın kahramanları sürekli bazı siyasi fikirlerin ve tezlerin temsilcisi olarak seçilir ve yakın tarihimizin belli akımlarının sözcüsü olarak kullanılır. Kahramanların büyük çoğunluğu varlıklı sınıflardan gelir, solcu olanların ailevi sorunları vardır, ailelerinden kopmuşlardır, sosyal ilişkileri gevşektir ve bunlar yabancılaşmış kişiler olarak sunulur. İlhan’ın kahramanlarının hemen tümünün bir cinsellik sorunu vardır. Sadomazoşist eğilim gösterenlerden eşcinsel davranış sergileyenlere kadar her türlü cinsel sapmaya yer verilir.5
Attilâ İlhan Aynanın İçindekiler serisine 27 Mayıs’la başlar. Serinin ilk iki kitabını –“Bıçağın Ucu(1973)”, “Sırtlan Payı(1974)”- incelemek, 27 Mayıs’ın yazar için nasıl bir anlamı olduğunu ve durduğu yerden yaşananları nasıl bir kurmaca tanıklığa dönüştürdüğünü anlamaya yetecektir. Bu iki romanda yaşanan olaylar dolayımında DP ve CHP çözümlemeleri yapılarak 27 Mayıs’a nasıl gelindiği anlatılmaya çalışılıyor. Bazen emekli bir Miralay bazen de Binbaşı olarak seride yer alan Ferid Bey serinin en önemli karakteridir. Roman serisinin diğer önemli karakterleri; Ferid Bey’in kardeşi ve travesti hayatı yaşayan Hayrun Hanım, onun kızı Suat, Suat’ın kocası ve zalim bir ağa olan Halıcızâdelerden bacaksız Abdi’nin başarısız aktör oğlu Halim, Bacaksız Abdi’nin seks düşkünü ve sonradan Menderes’in yakın vekillerinden olan oğlu Osman, Ferid Bey’in yakın arkadaşı ünlü Marksist Ahmed Ziya, Ferid Bey’in silah arkadaşı Hayrullah’ın yeğeni Yüzbaşı Demir, romanda faşist olduğu altı çizilerek vurgulanan Dr. Sevim vb… bu karakterlerin hepsi bir biriyle bazen akrabalık, bazen cinsellik bazen de farklı tarihi kesitlerde ilişki kurularak bağlantılandırılır.
Attilâ İlhan bu iki romanda değinmedik konu bırakmaz. Her karakter bir yaşanmışlığı, tarihi bir kesiti aktarmak ya da İlhan’ın siyasal-sosyal tespitlerini yansıtmak için görevlendirilmiştir. Romanda İlhan’ın görüşlerinin asıl sözcüleri Miralay Ferid Bey, Ahmet Ziya ve Yüzbaşı Demir’dir. Diğer karakterlerden özellikle kardeşi Hayrun, Abdi Bey ve oğulları yabancılaşmayı, DP iktidarının çürümüşlüğünü, kokuşmuş alafrangalığı sembolize eder. Yeğeni Suat, onun eşi Halim, öğretmen Doğan Bey ise bencillikten başka bir şey bilmeyen sosyalizmin kötücüllüğünü resmetmeye yarar.
Emirgan’daki evinde karısı ile sade bir hayat yaşayan Ferid Bey’le DP iktidarının son yıllarında tanışıyoruz. Kendisi müzmin bir DP muhalifi. DP iktidarını her yönden oldukça sert biçimde eleştiriyor. Kemalizm’in tepeden inme yöntemlerini benimsiyor, demokrat görünmesine rağmen seçim sistemini de pek içine sindirmemiş bir asker. Yazar, Ferid Bey’i yurtsever, dürüst ve sadık bir Kemalist olarak tanıtıyor bizlere. Ferid Bey darbeyi sevinçle karşılar, geç kalındığını söyler, orduyu yüceltir, idamları savunur ve askeri her şeyin teminatı olarak görür ancak seçim ilan eden paşalara da çok kızar. İlhan, “Seferberlik Kuşağı”nın bir neferi olarak gördüğü Miralay Ferid’i önemser onu sempatik bir kişilik olarak tanıtır. Ferid Bey kardeşi Hayrun’dan utanır. Onunla ilişkisini, yaşadığı travesti hayatı nedeniyle kesmiştir. Hayrun Hanım’ın solcu kızı Suat da annesinin yalıdaki burjuva yaşantısı nedeniyle kendisine tahammül edemez. Seride Hayrun Hanım’ın darbeden önce de sonra da Menderes’i desteklediği görülür. Kızı Suat ise çeşitli psikolojik sorunlar nedeniyle solcuğu seçmiş, bir dönem harekete destek vermiştir. Suat oturmamış bir kişiliğe ve bunalımlarla dolu bir yaşantıya sahiptir. Eşi Halim de kafası karışık bir solcudur ve bir süre tutuklu kalmasının ardından soldan ve sosyalistlerden nefret eden, babasının mirasının hayaliyle yaşayan bireyci bir karakterdir.
İlhan’ın siyasal görüşlerine en yakın roman kişisi Ahmet Ziya’dır. 1908-1960 dönemini Ahmed Ziya’nın ağzından anlatır ve kendisi de aşağı yukarı onun gibi bakar meseleye. 27 Mayıs sürecinin içsel nedenlerini Ferid Bey’in ağzından aktaran ve büyük oradan bu görüşlere katılan İlhan darbe dinamiğinin dış faktörlerini ise Ahmet Ziya’ya havale eder. Ahmet Ziya Birinci Dünya Savaşı sırasında mühendislik tahsili için Almanya’ya gitmiş, orda devrimci harekete dâhil olmuş, bu bilinçle ülkesine döndüğünde Kuva-yı Milliye’ye katılmıştır. 1920’de de Rusya’da eğitim almaya gitmiş, oradan bir yolunu bulup ülkesine geri dönüp burada Marksist faaliyetler içinde olmuş, çok defa tutuklanmış, Nazım Hikmet ve bazı ünlü solcularla hapis yatmış, sonunda aktif devrimciliği terk ederek ancak Marksist düşünceden vazgeçmeden iaşesini temin yolunu seçmiştir. Bu dönemde sol ve sosyalizm üzerine düşünmüş, çeşitli eleştiriler ve çözümler getirmiştir. Ahmet Ziya ve diğer karakterlerin yaşadıklarını tarih içinde ileriye ve geriye dönüşlerle anlatan İlhan, adeta bir tarihçi titizliği ile hareket etmiştir. Ancak bu titizliği, tarihsel “gerçekleri” olduğu gibi aktarıp karakterleri bu gerçeklere tanık kılmak konusunda sergilememiştir. İnandığı bir tarih tezi var yazarın. Belli oranda resmi tarih dediğimiz şeye yakın bir görüşe sahip. Ancak kurgusal temelde tarihsel aktarımı iyi planladığını söyleyebiliriz. Bu döngüyü, Ahmet Ziya karakterinin etrafında dönen anlatımlarda daha iyi görme imkânı var. İlhan bu seriye başlarken okuyucusuna genel bir çözüm sunacağını vaat ediyor. Yarım asırlık dönemde yaşanan ve ülkeyi halen bir bunalımın içinde tutan sorunların kaynağına inmek istiyor. Onun çözümü net; Galiyevci sosyalizm ve Atatürkçü ulusçuluk. Bunu roman boyunca Ahmet Ziya üzerinden işliyor. Attilâ İlhan’ın, emperyalizme ve kapitalizme karşı tavrının ideolojik kaynağını Atatürk ilkeleri ve Sultan Galiyev’in fikirleri oluşturur. Kurtuluş Savaşı vs sonrası süreci “Anadolu İhtilali” olarak değerlendiren İlhan, bunu Galiyev’in tezleriyle ilişkilendirmiştir tüm hayatı boyunca. Galiyev, Marksizm ile ulusalcılığı sentezleyen Türk asıllı bir Sovyet devrimcisidir. Sultan Galiyev Komünizm ile Müslümanlık ve Türklük arasında bir sentez arayan, Orta Asya'daki Türk topluluklarını birleştirerek, komünist bir Türkistan devleti kurmak isteyen, "Turancı ve Müslüman bir Komünizm" akımını savunmuştur. Galiyev’in Batı prolteryasına inancı yoktur; devrimin sömürülen Doğu toplumlarında gerçekleşeceğine inanır. İlhan Atatürk ile Galiyev’in fikirlerinin yakın olduğunu düşünür.
1940’larda CHP’nin Milli Şeflik sistemine geçmesi, Nazilerle flörtü ile başlayan faşist dikta, sonrasında DP iktidarının yol açtığı ekonomik ve sosyal tahribatla birlikte zirveye çıkıyor: Kemalizm’in temel ilkelerine ihanet eden İnönü ve ülkeyi gericiliğe ve batı emperyalizmine mahkûm eden Menderes diktası. Ancak 27 Mayıs askeri müdahalesi de ülkeyi diktadan kurtarmak için yapılmıyor, Ahmet Ziya’nın ağzından 27 Mayıs’ın bir devrim değil ilkel bir askeri darbe olduğu sözleri dökülüyor. Yazar bu görüşünü dışsal faktörlere bağlıyor, Menderes’in blöf yaparak Rusya’ya seyahat düzenleyeceğini söylemesi nedeniyle kendisine karşı darbe yapıldığını ve darbenin ardından cuntanın yayınladığı ilk bildiride NATO’ya bağlılığını bildirdiğini belirtiyor yazar. Bu noktadan sonra yazar darbeyi devrimci bir hamle olarak görmenin yanlışlığını Ahmet Ziya’ya anlattırarak devam ediyor çözüm önerisini üst noktaya taşımaya: Batılılaşmanın inkılapçı olmanın ön şartı olarak sunulmasının büyük bir numara olduğunu, iki asırdır halkı istismar eden Batı’nın, aydınları Batılılaşma ile aldattığını, her kesimden aydının bu oyuna geldiğini, bunun Batılı emperyalistlerin yanı başında yer almak anlamına geldiğini vurguluyor. Siyasette ulusalcılık ve millilik, sorunların çözümü olarak sunuluyor. Attilâ İlhan, Batılılaşmayı Avrupa merkezli bir ırkçılık olarak görür. Atatürk’ün Batılılaşma değil, çağdaşlaşma taraftarı olduğunu söyler. Batı’da evrensel olanın yöntem olduğunu, yöntemin de “bilim, bilimsel düşünce” anlamına geldiğini ifade eder. Bilimin batılısının doğulusunun olmadığını belirtir. Bu nedenle Tanzimat’ı Batılıaşma uğruna emperyalist Batı’ya teslim olmak şeklinde yorumlar. Bu bir ilerleme değil, tam anlamıyla teslim olmadır. Bu yönleriyle Batılılaşma olgusu bir yabancılaşma halidir yazar için. Yabancılaşmayı yoğun bir cinsel sapkınlıkla özdeşleştirerek anlatan İlhan, bazen de fikirde ve davranışta yabancılaşan toplum kesimlerinin düşünsel açmazlarına değinerek bu tespitini temellendirir.
Birinci kuşak ve ikinci kuşak kahramanların genel portreleri, İlhan’ın amaçladığı her neyse ona hizmet eder. Kemalizm ve sosyalizm arasında gidip gelen darbeci subaylar, kafası karışık tipler, sadece cinsellik peşince koşan bencil solcular, ilkesiz ve halk düşmanı DP’liler vb… İkinci kuşak karakterler arasında yazar için en önemli roman kişisi Yüzbaşı Demir’dir. O da Jön Türkler’den bu yana en ilerici güç olarak orduyu görür. Dindar bir ailede yetişen ancak emekli asker olan amcası Hayrullah’ı örnek alan ve askeri okula yazılan Demir, lise yıllarında egemen sistemden rahatsız olur “Donanma Davası”nda yargılanan Nazım’ın görüşlerinden etkilenir. Kore savaşına üsteğmen olarak katılır ama bunu hep sorgular. Mustafa Kemal’in ölümüyle devrimin yarım kaldığına inanır ama orduya umut beslemeye devam eder. Ancak hem bir yandan NATO’culuğa karşıdır hem de NATO’nun ordusundan umut beslemeyi sürdürmektedir. Bu çelişkiler sık sık işlenir romanda. “Kadro”cularla aynı tezlere sahip bir karakter olarak çizilen Demir Yüzbaşı şahsında Kadrocu tezlerin iflas ettiğini anlatmaya çalışır yazar. Sonunda Demir Yüzbaşı da 27 Mayıs’la ilgili Ahmet Ziya’nın fikirlerini benimser: DP’nin Rusya ile flört etmesi cezalandırılmıştır, Batı emperyalizmine boyun eğmiş mevcut sistemin devamı için darbe yapılmıştır, Güney Amerika’da darbeler neden yapıldıysa, İran’da Musaddık neden devrildiyse (Musaddık, petrol endüstrisini millileştirerek İngiltere ve Amerika’nın İran’daki çıkarlarına zarar verdiği için darbeyle devrildi), Menderes de o yüzden devrilmiştir, aralarında mahiyet farkı yoktur, sadece derece farkı vardır!
Attilâ İlhan, ele aldığı tarihsel kesiti, sınıfsal değil ulusçu bir temelde irdeliyor. O nedenle emperyalizm ve kapitalizm değerlendirmesini klasik sol şablonların dışında milli menfaatler, ülkenin koşulları ve yakın tarihte başarıya ulaşan Kemalist devrimin ilkeleri esasına göre yapıyor. Attilâ İlhan, Marksizm yöntemini kendi ulusal koşullarına uygulayarak elde edeceği sonucu önemser, halkın kabul edeceği bir formül olması gerektiğini söyler. Kemalist devrimin ana ilkelerine sahip çıkan insanlarla işbirliği yaparak tam bağımsızlık sağlanmadıkça sosyalizmin gerçekçi olmayacağını belirtir. Sovyet sosyalizminin giderek “Rus”laştığını, Kemalist anlayış temelinde ulusal bir solun gerekli olduğunu ifade eder. Kominternci (Rusçu) sosyalistlerin bilinç ikileşmesi yaşadığını, benliklerinde “anti-inkılâpçı” bir eğilim taşıdıklarını, tutarsız ve bencil olduklarını niteler. Ulusal komünistler ise olumlu tipler olarak tanıtılır, o dönem işçi sınıfını örgütlemeye çalışanların da aslında bunlar olduğunu anlatmaya çalışır. Ama ne var ki İlhan’ın hemen hiçbir romanında öne çıkan olumlu bir “devrimci” karakter bulunmaz. Aksine sosyalizm ve onların şahsında komünizm çok sert biçimde tenkid edilir. Yine bu seride Marksist bir analiz bulmak mümkün değildir. İlhan’ın bu serisi için Fethi Naci Türkçede yazılmış en antikomünist roman ifadesini kullanır. Mete Tunçay da bir mülakatında ilhan’ın ulusal kültür uğruna sağa savrulduğunu söyler ancak bu savrulmanın sol içinde bir sağa savrulma olduğunu vurgular. Romanlarında ne işçi sınıfı ne de köylü sınıfı yer alır İlhan’ın. Sınıf çatışması değ
il, Kemalist ilkelerden uzaklaşıldığı için ortaya çıkan ulusal çelişki daha önemlidir yazar için.
1- Murat Belge, Edebiyat Üstüne Yazılar, İletişim Yayınları, s. 111
2- Attilâ İlhan, Bir Romancının itirafları, Türk Dili Dergisi, Sayı: 306, Mart 1977
3- Fethi Naci, Yüz Yılın 100 Türk Romanı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, s. 400
4- Attilâ İlhan, Bir Romancının itirafları, Türk Dili Dergisi, Sayı: 306, Mart 1977
5- Taner Timur, Osmanlı-Türk Romanında Tarih, Toplum ve Kimlik, İmge Yayınları, s.273


