Tunay Özer, 1976 yılında Ağrı’nın Patnos ilçesinde doğdu. Hacettepe Üniversitesi Kamu Yönetimi bölü münden mezun oldu. İstanbul’da ikamet etmektedir. Şiir ve düz yazıları; Birnokta, Türk Dili, Yedi İklim, Temmuz, Mahalle Mektebi, Hayal Bilgisi, Barbar, Lacivert ve diğer edebiyat dergilerinde yayımlandı. Okur Kitaplığı’ndan 2016 yılında çıkan Kaçırılmış Buluşmalar isimli kitabıyla 2017 Hayal Bilg isi Şiir Ödülü’nü aldı.
Röportaj: Ercan Ata
- Şiirin mayınlı ve tehlikeli sularına niçin demir attınız? Bir tür ve kendinizi ifade biçimi olarak şiirde karar kılma sebebinizi öğrenebilir miyiz?
Dünyada en iyi yaptığım iş yazmaktır, dersem abartmamış olurum. Kendimi en güzel, yazıyla ifade edebiliyorum. Bir sanat dalı olarak şiir; çok katmanlı, çağrışımlara açık ve yoğun yapısı ile atmosfer yaratmaya en elverişli edebi türdür. Ruhumu en iyi yansıttığına inandığım şiirle yoldaşlığım hep vardı; bidayetini hatırlamasam da. İçte yıllarca biriken şiirin tazyiki ve taşmaya meyyal hâli beni yazıyla buluşturmuş oldu. Diğer taraftan “Hakikat hastalık gibidir, paylaşılmadıkça kurtulunmaz. Hakikat bizde kaldığı sürece hakikat olmaktan çıkar” der J.Baudrillard. Bir söyleyiş biçimi ve ifade imkânı olarak şiirde karar kılmış olmamı bu şekilde açıklayabilirim sanırım.
- Nasıl yazarsınız?.. Şiire başlama ve bitiş süreci arasında hangi yollardan geçerek bitmişlik ve mutluluk hissine ulaşıyorsunuz?
Şairler, eserlerinin oluşum sürecini, özel kılma babında, onu eşsiz bir ihtimam eşliğinde, bir tür seremonik havada anlatmayı sever. Kuşkusuz, iç dünya gibi mahrem ve saygıdeğer bir alana tutulan aynadan yansıyan, yılların emek ve birikiminin verimleri olan (olması da gereken) şiirin yazılma sürecini bu şekilde anlatmanın elbette anlayışla karşılanması gereken bir yönüvar. Öte yandan, şehir hayatı ve çalışma koşulları, yazı uğraşınızı gönlünüzce planlayıp sürdürmenize izin vermiyor ne yazık ki. Buna bağlı olarak, kalabalık veya tenha ortamların, uzun ya da kısa zaman fasılalarının ve diğer bazı koşulların, yazma refleksinizi engellememesi gerekiyor bu yüzden. Şiirin en güzel zamanları şunlardır, şu şeylerle o zamanı verimli kılmak mümkün, başlığı altında sayılabilecek koşullar bana pek kısmet olmadı. Böy lebir konfor benim için hep lüks oldu. E.E.Cummings, mealen “Bir şaire nasıl yazacağını söylemek, ona nasıl bir insan olacağını söylemektir, saçmadır” derken, şiirsel üslubu oluşturup sürdürmenin biricikliğini ve şaire özgülüğünü vurgulamak istemiştir. Şiir ilhamla yazılır elbette, lakin, önemli bir kısmının gayret ve donanım kaynaklı olduğu unutulmamalıdır. Şiir için genelde ön hazırlık yaparım, almış olduğum notlar olur. Şiire oturmadan önce bir miktar dergi ve kitap karıştırmak (çağrışımlar oluşturmak suretiyle) önünüze farklı pencereler ve algı kanalları açmaya vesile olabiliyor. İmkânlar çerçevesinde bunu da yapıyorum. Şiirin basıncını, taşma eğilimini ve yarattığı huzursuzluğu hissedince de yazmaya koyulurum. Bundan sonra, şiirin ilk hâli kâğıda dökülür. Onun gövdesinin sizden kopup ayrı bir varlık kazandığı ve ses gibi bir takım rötuşların yapıldığı süreç ise rahatladığınız ve görece daha keyifli olduğunuz anlardır.
- Eserleriniz Okur Kitaplığı’ndan yayınlanıyor. Günümüz edebiyatına dair yayınladığı nitelikli eserlerle dikkat çekiyor Okur Kitaplığı. Özellikle ilk kitabını yayımlamak günümüzde şairler ve yazarlar için meşakkatli bir yoldur. Yayınevleri, tanınmamış ediplerin kitaplarını yayınlamak istemez ve özellikle şiirin okunmadığı, satmadığı düşüncesine vurgu yapılır. Sizde eserlerinizi yayınlatma süreci nasıl gelişti, yayınevinizle ilgili neler söylemek istersiniz?
İlk kitabım yayımlanmadan çok önce şiirlerim dergilerde çıkıyordu zaten. Daha öncesinde ise bir ozalitçide amatörce bastırdığım iki kitap çalışmam olmuştu aslında. Bunun şöyle bir faydası oldu: İlk kitabın basıncını, tabiri caizse, hevesini bu şekilde bertaraf etmek suretiyle, olası bir hatanın ve pişmanlığın önüne geçmiş oldum. Yanı sıra, şiirlerimi bütünlüklü olarak, kâğıt üstünde görme ve inceleme fırsatım oldu. Daha sonra gerekli tashih, ekleme ve geliştirmelerden sonra ilk kitabım Okur Kitaplığı’ndan çıkmış oldu. Okur Kitaplığı Genel Yayın Yönetmeni Sayın Ünsal Ünlü ile uzaktan da olsa bir tanışıklığımız ve selamlaşmamız vardı. Daha sonra ondan gelen bir telefonla süreç başlamış oldu. Devamında ikinci şiir kitabım da aynı yayınevinden çıktı. Çok nitelikli yazarların eserlerine aracılık eden güzide bir yayınevidir Okur Kitaplığı. Bu halkanın bir parçası olmaktan da çok memnunum.
- Şiirin senin hayatındaki karşılığı nedir? Sence şiir neye yarar, acıları sağaltır, ağrıları dindirir mi?
Şiirin kendimi en iyi ifade edebildiğim dilsel mecra olduğunu söylemiştim. Yazarken geçmişimi yeniden yaşayıp yatıştırıyorum âdeta. Şiirde gerçeklik ve sahicilik önemlidir. Yapay bir birey, sentimentalist, hayali acılar varsa, şiir karşıdakine geçmez. Yaşamadığım veya hissetmediğim, diğer bir deyişle, bana dokunmayan bir şeyi yazmam o yüzden. Şiir özü itibariyle, bireysel bir tecrübedir. Öte yandan, başka bireyleri ilgilendiren veya genellik arz eden meseleleri anlatırken de kendi prizmanızdan geçirip şahsileştirmeniz, böylelikle deneyimleyip yansıtmanız onu etkili kılar. Bu şahsilikten üreyen kimya ile ancak şiirde başkasına dokunabilir ve onun hüznüne, sevincine ve türlü duygularına yaklaşabilirsiniz. Daha iyi olmak isteyen birinin işini kolaylaştırabilir şiir. Bilinçaltındaki yara izlerini okşar. Teskin edici, sağaltıcı ve insan benliğini daha bereketli kılan bir düzleme taşıyıcı yönleri var. Her insan biriciktir kuşkusuz, fakat her ne hâl üzere bulunuyorsa bulunsun, benzer bir yönünün az veya çok diğer insanlarda da mevcut olduğunu ve bu yolda yalnız olmadığını izhar etmek suretiyle, dünya serüvenine bir anlam ışığı düşürmeye çalışır şiir. Bu da ona bir yonga, bir tutamak olur.
- Lirik yönü ağır basan, yaşama dair önemli ipuçları içeren, felsefi derinliğe sahip, estetik yönü güçlü şiirlerle okurun karşısına çıktınız. Kendi şiir anlayışınız üzerine neler söylemek istersiniz?
Şiir, özünde lirik bir şeydir zaten. Kimi şairlerin sakin ve yumuşak bir sesi var. Ama gür sesli, çağıltılı ve koçaklamalı şiirler yazıyorlar. Belirtilen nedenlerden dolayı, sürdürülebilir bir içselleştirme mümkün olmuyor burada. Felsefe ve düşünce, şiiri besleyen önemli kaynaklardır. Düşünce, duygunun içinde mündemiç hâlde geliyor bana. Mısracı bir şairim ben. Gittikçe daha sade, yalın, rahat bir söyleyişe kavuşmuş, yoğun şiirler kaleme alıyorum. Bunu ne kadar başardığım, okuyucunun takdirine ve zamanın hakemliğine kalmıştır artık. Amacım, derin berrak bir şiire ulaşmak. Bireyin varlık sancısını, sevincini, hüznünü ve türlü hâllerini, felsefi bir altyapı ve yüksek bir estetik form ile insanlığın ortak hafızasına nakışlayan eserler zamana direnerek yoluna devam eder. Bu kategorinin en kayda değer örnekleri klasik eserlerdir. Konjonktüre bağlı, zamanın sınayıp yanlışlayabileceği gelgeç kıymetler ve görece hükümler üstüne bina edildiğinde, şiir, değerinden çok şey kaybeder.
- Bir şiirinizde “hüzün iyi bir öğreticiydi eskiden” diyorsunuz. Hüzünden, kederden neler öğrendiniz bu hayatta?
Yakınlarda, bir batı ülkesinde ‘yalnızlık bakanlığı’ kuruldu bilindiği gibi. Buradaki ‘yalnızlık’tan; banliyölerde, metropol sokaklarında, köprü altlarında barınan evsizlerin, alkol ve uyuşturucu bağımlılarının durumu ile bunun için, yaşlılar başta olmak üzere, terk edilmiş, yardıma muhtaç insanlara devlet tarafından, profesyonel şirketler aracılığıyla sunulan hizmetler kastedilmektedir. Kuşkusuz bu kapsamdakilerin kahir ekseriyeti, ruhu ve bedeni örselenmiş, bir kısır döngüde tükenişe zorlanmış bireylerdir. Tercih edilmiş yalnızlıklar ve sınanmalar ise ruhu besleyen ve iradeyi kavileştiren sonuçlar doğururlar. Bu yönüyle hüzünden ve kederden öğrendiğimiz çok şey var elbette. Buna ehil bir hâl üzre bulunuyorsak,şiir mutlaka elimizden tutup yardımcı olacaktır. Modern zamanlar çok fazla bağlılık ve yükümlülükler ile kuşatıyor insanı. Dünyanın yoran sesinden dolayı içinizi dinleyip duyumsayamıyorsunuz çok fazla, kendinizle baş başa kalmaya fırsat bulamıyorsunuz. Keza, modern zamanlar, davranış kalıplarını ve duyarlıkları değiştirip dönüştürüyor, kişiyi daha benmerkezci bir konuma itiyor. Oysa hüzün ve kederin, merhametle bir ilintisi var. Kalbimizi dinlediğimizde eski/aşina bir ses, diplerden bir yerden bize bunu fısıldayacaktır, eminim. Başkalarının acılarına sırtımızı rahatça dönerek geçip gidemeyeceğiz böylece. Benlikten sıyrılıp başkalarıyla hemhâl olmaya meyyal bir duruma gelebileceğiz.
- Şiirlerinizde güçlü bir bireysel duyarlılık var. Kendi öz beninizi, varoluş maceranızı etkileyici bir biçimde ortaya koyuyorsunuz. Bununla birlikte, toplumsal sorunlara yönelik göndermeler de mevcut. Şiirinizin toplumsal boyutu hakkındaki sözleriniz ne olur?
Ben bir başkasıdır, der Arthur Rimbaud. Bu açıdan, hiç bir gerçek edebiyatçı salt ‘kendi’ özel duygularını anlatmıyor. İnsan teki, başlı başına bir dünyadır. Denebilir ki insanın ontolojisi ve nüvesi edebiyat için büyük bir kaynaktır. Dünya edebiyatının başyapıtları hep bu felsefeden neşet etmiştir. Bu hususu göz ardı etmeden insanla ilintili tüm meseleler şiire dâhil edilebilir, pek tabii ki. Diğer taraftan, insanın varoluş meselesini teğet geçen, edebiyatı salt bir ekonomi politiğin ve iktidar mücadelesinin konjonktürel bir aracı ve naşiri olarak gören anlayıştan büyük eserler çıkmaz. Zamanın yanlışlaması riski ile de karşı karşıyadır bu anlayış. Hayat tek tek bireyler için de, toplum için de yaşanılması daha zor durumlara doğru evriliyor gün geçtikçe. Çevre kirliliği, tabiatın bozulması, plansız şehirleşme, savaşlar, türlü suçlar, cinayetler vd. herkesi etkilediği gibi şairleri de derinden etkilemektedir. Bireysel gibi görünen bir konunun mutlaka toplumsal boyutları da olabiliyor. Şiirsel izdüşüm bende hep böyle yer edinip gelişiyor. Çavdar Tarlasındaki Çocuklar ünlü kitabının yazarı J.D.Salinger, ördeklerin yüzdüğü koca bir göle bakarak şöyle der: “Göl donarsa nereye gider ördekler?!” Bu metaforla; iç dünyasının soğuyan iklimini tasvir ettiği gibi, buz gibi havalarda, sokak çocuklarının ve banliyölerdeki evsizlerin akıbetine ilişkin bir sorgulama da yapmış oluyor. Benim şiir anlayışım da böyledir. Başka bir yazarın, sayfalar boyunca anlattığı bir olayı, edebiyatçı, bir tek cümlede veya dizede ortaya koyabilir. Yine, Filistin şiirinin önemli isimlerinden Mahmut Derviş şöyle der: ‘Bir şiirle savaş uçağı düşüremezsiniz ama pilotunun düşüncelerini etkileyebilirsiniz.’ Edebiyatın ve özelde şiirin gücünden kaynaklanıyor bu durum.
- Sizin için Tunay Özer kendi şiir sözlüğünü oluşturmuş bir şairdir, deniyor. Gördüğümüz kadarıyla bu sözlükte öz Türkçe, günümüz Türkçesi ve yabancı kökenli sözcükler ahenk içinde mezcediliyor. Nasıl bir sözlük sizinkisi?
Şiirin mekânı dildir. Şiir, saydam bir kan gibi, kelime öbeklerinin oluşturduğu çevrimde dolaşıp durur. Şair, dilin imkânlarını, zorlamalar ve türlü kombinezonlarla değiştirip geliştirmeli. Her sözcüğün şiirde yeni anlamlar üretme yollarını araştırmalı ve bir kuyumcu titizliği ile şiir binasını inşa etmelidir. Bunun için de söz(cük) dağarının geniş olması, yanı sıra, görünüşte birbirine benzeyen ama farklı ses ve anlam nüansları içeren çok sayıda kelimeyi, deyimi vs. temellük etmesi gerekir. Çünkü şiir kelimelerle yazılır nihayetinde. Şiirimizin ve medeniyetimizin upuzun bir geçmişi var. Şairin kendini belli bir dönemle sınırlamaması ve bu muazzam havzadan ve kaynaktan besleniyor olması lazım. Eski kelimeleri ve Türkçe’ye yabancı dillerden geçenleri kullanmaktan gocunmuyor ve imtina etmiyorum ben de. Yeter ki şiirin yapısına uyumlu birer tuğla olabilsinler.
- Tunay Özer’in şiirinde tabiata dair pitoresk öğeler başat birer unsur olarak ilerliyor. Adeta kelimelerle tabiatın gizil dilini resmediyor, canlandırıyorsunuz. Nereden geliyor bu tabiat sevdası? Bu hususta nasıl bir açıklama yapabilirsiniz?
Şairin duygu ve düşünce dünyasında belirginleşen temanın dışa yansıtılmasında ve yazı diline çevrilmesinde birer somutlaştırma aracı olarak çeşitli öğeler kullanılabilir. Bunların da ayaklarının yere basan, hayatın gerçekliğinde karşılığını bulan göstergeler olması gerekiyor. Şair, tabiattan feyiz alır. Doğanın sükûneti, bir tefekkür alanı açıyor önümüze. Şiirde anlam, tabiat ile insanın çatışmasından değil, uyumundan doğar. İnsanla tabiat arasında ontolojik bağlar kurmak mümkün. Modern şehir hayatının bizi kuşattığı her an, doğanın o dinginliği, ruhumuzda bir özlem hâlinde gittikçe büyüyor. Doğayla iç içe büyüdüm. Çocukluğum öyle geçti yani. Çocukluğa özlem ve şehir hayatının hoyrat yapısı ile mekânın tazyiki, beni tabiatın çağrısına çokça muhatap kılıyor. Tabiatın bileşenleri, sözlük anlamlarından daha fazlasını ifade ediyor.Şiir, çağrışım zenginliğine sahipse, yani bir şey, ne kadar başka şeyleri hatırlatırsa o kadar iyi olur, diyebiliriz.
- Normalde günlük hayatta yan yana gelemeyecek kelime ve kavramları, sembolleri ustalıkla yan yana kullanabiliyorsunuz?(Islak çıra, Siyah süt vb.) Bu yetenek ve başarınızı neye borçlusunuz?
Şiir için bazen yanlışlıkla ve belki de dilsel bir alışkanlıkla, ‘ses ve biçim uyumu’ tabiri kullanılır. Oysa şiir tam da, ses ve biçimin geriliminden doğar, örneğin, bıçkın bir insandan bıçkınca sözler sadır olması normaldir ve şaşırtıcı da olmaz bu ama söz konusu kişiye, efendice ve usturuplu sözler söyletmek, söyleyişte bir reaksiyon yaratır. İşte, şiir bu tür gerilimlerden doğarak bize kendini duyurur. Kelimeler bazında da oluşturulan ve oksimoron tabir edilen rezonanslar, zıtlıklar şiir için birer imkândır. Söyleyişi daha etkili ve estetik kılmak için zaman zaman ben de bu tür buluşlardan faydalanıyorum.
- Tunay Özer, hayata karşı duyarlı, “zaman” ile meselesi olan bir şair. Şiirlerinizde “zaman, vakit, mevsim, sonbahar, an” gibi kavramlar çok fazla geçiyor. Nedir zamanla alıp veremediğiniz şey?
Öğrenimim sebebiyle bir nevi göçebe gibi, birçok şehirde yaşadım. Ayrıca, bir kamu kurumunda müfettişlik yaparken neredeyse tüm Anadolu’yu gezdim. Bir de karakterimden kaynaklı bir özellik olsa gerek, kendimi bu dünyanın tam bir yerlisi sayamadım hiçbir zaman. Beslendiğimiz düşünce geleneği de bu göçebelik ve yersizlik duygusunu pekiştiriyor.Dünyaya çoğunlukla uzaktan baktım, bir şöleni veya eğlence alanını kenardan seyreder gibi. Dâhil olmak istediğim zamanlarda da ona çarpıp afalladım. Tökezleyince de onu şiirle kavramaya, tanımaya ve sonrasında da tekrar doğrulup yürümeye devam ettim. Şiir, önüme ışık düşürdü, bana yol ve yordam oldu. Yol azığı oldu. Omuzlarıma kuş ayaklarıyla konup kılavuzluk yaptı. Nihayetinde şiir bana bir yurt armağan etti. Şair özne için zaman ve mekânın sınırları ortadan kalkar çünkü. Zamanı biz, lineer olarak algılarız. Bir tren katarı gibi hızla ilerliyor ve onun kompartımanlarından birinden, yanından geçtiğimiz dallara elimizi uzatınca kanıyor ve acı çekiyoruz. Bende hep bir geç kalmışlık duygusu var oldu. Neye baksam uzakta beyaz, nereye varsam hep geç kalmışlık hissi… Zaman bize verilmiş bir mühlettir ve bazı aşkları taşımaya yetmiyor bu. Zamanla didişmemin, onu mesele edinmemin ve teskin olamayışımın bir nedeni belki de budur, kim bilir!
- Günümüz şiirinin evrildiği yönü tutarlı buluyor musunuz? Şiir sizce nereye gidiyor?
Günümüz şiiri adına ümitvarım. Dünya şiirinden hiç de geride değiliz. Şiir kalple yazılır, yeter ki o kalbimize iyi bakalım, hızla ilerleyen zamanın kompartımanlarında islenip katılaşmasına izin vermeyelim. Eski şiirsel biçimlerin dağıldığı ve çeşitlendiği bir dönemdeyiz. Çok sesli bir şiir var. Gelişen iletişim araçları; daha yalın, kısa ve yoğun bir şiire el veriyor, diye düşünüyorum. Eskiye kıyasla, şiirin daha içine kapandığı ve sesini kıstığı da bir gerçek. Toplumsal koşullar ve uygarlığın yol aldığı güzergâh da buna neden olmuştur. Ayrıca, sanatsal ifade kanalları çeşitlendi, çoğaldı. Örneğin, birer endüstri çağı ürünü olan roman ve sinemanın ön plana çıktığı görülüyor. Şunu da görmek lazım: şiirin yalnızlığı, onun müdahaleye ve kirletilmeye en az açık, bu yönüyle de bakir ve temiz kalmış bir liman olduğunu imliyor aslında. Şiir yine de kaybettiği topraklarına geri dönmeli. İnsanlığın buna ihtiyacı var çünkü.
- Tunay Özer; üretken, velut bir şair? Çok fazla şiir yazıyor eleştirileri hakkında neler söylemek istersiniz?
Genç şairlerin bitmemiş şiiri yoktur, der Mayakovski. Bundan olsa gerek, ilk kitapla, içimde biriken şiiri, hayatımın o evresine kadarki yekününün hesapla(ş)masını yapıp tamamladım. Çok çalışıyorum, kendimi besliyorum. Son dönemde epey şiir yazdığım doğru. Bu yönüyle velut bir dönemimdeyim, diyebilirim. Çok çalışmanız ve beslenmeniz şiirde tek başına yeterli değil, farkındayım. Zaman ve mekânın sınamasından, türlü koşulların ve yaşanmışlıkların içinden de geçerek, bulanıp durularak kendini bulması gerekiyor şiirinizin. Esrik bir tutumla ve uyanık bir bilinçle şiiri kollamak ona varmanız için gereklidir. Yazdıklarınızın olgun şeyler olması ve içinize sinmesi de görece olarak çok yazmanızın anlayışla karşılanmasına yol açar, diye düşünüyorum.
- Biraz da okuma ve beslenme sürecinden bahsedecek olursak beğendiğiniz, etkilendiğiniz, örnek aldığınız, aşmaya çalıştığınız şairler kimlerdir?
Çok kitap ve dergi okurum. Müzik dinler, film izlerim. Sosyal medyayı bazen takip ederim. Sosyal medya,şiirin yaygınlaşmasına hizmet ediyor, denebilir. Ayrıca iletişim platformlarının çokluğu ve yaygınlığı, edebiyat çevrelerinde öteden beri oluşan geleneksel grup, kanon, klik gibi toplaşmaları parçalayıp dağıtmıştır, diye düşünüyorum. İyi bir şair; felsefe, siyaset, tarih vd. disiplinleri de bilmelidir. Şiirle iştigal ettiğinizde hayata şiir penceresinden bakarsınız. Ayrıntıları daha iyi gözlemlemeye başlarsınız. Bazı şeyler ruhunuzda birer menfez açar. Geleneksel şiirimizi, dünya şiirini ve şiir akımlarını inceler, günümüz genç şairlerini takip edip okurum. Tabiri caizse, az miktardaki suda rahatça yüzemezsiniz de çok suda manevra alanınız geniş olduğundan dolayı daha özgürce kulaç atarsınız. Şiirde bilgi, deneyim ve donanımın derinliği de böyledir. Bu çerçevede, okuyup istifade ettiğim çok sayıda şair var elbette. Fakat uzun bir liste teşkil edeceğinden dolayı buraya yazmak istemem o isimleri.
- Tunay Özer, bundan sonra nasıl bir şiir kitabıyla karşımıza çıkar? İçerik, biçem ve tematik yönlerden bir sürprizle karşılaşabilir miyiz? Gelecekte şiir anlayışınızda dikkate değer bir kırılma, ayrışma, farklılaşma olabileceğini öngörüyor musunuz?
Şiirimde ve şiir anlayışımda radikal bir kopuş meydana geleceğini düşünmüyorum bu saatten sonra. Turgut Uyar’ın tabiriyle ‘efendimiz acemilik’. Heyecanımızı kaybetmeden, daima çalışmalıyız. Şiir yazma sürecinde, yani o yol üzereyken sesinizi bulup oluşturuyor ve poetikanızı imgeliyor, çatıyorsunuz. Bir süreklilik içinde gerçekleşir bu olgu. Şiirsel yoğunluk bazen azalır, bazen artar ama hep devam eder. İnsan var olduğu sürece şiir hep vardır çünkü. Yeter ki onu unutmayalım ve gerekli ihtimamı gösterelim. Diğer taraftan, mısracı bir şairim ben, fakat, bunu kaybetmeden, daha düzyazıya yakın; salt izlenimci değil, anlatımcı ve analizci bir şiir yazmak istiyorum. Bireysel ve toplumsal yanların dozunda katıştırıldığı bir şiir. Daha sade, yalın ve yoğun bir şiire ulaşmak isterim. Nazım Hikmet’in bir dizesinin modifiye edilmiş hâli şöyledir: ‘En güzel şiir henüz yazılmamış olandır.’ Bunun sonu yok yani… Bakalım zaman ne gösterecek!
- Size göre günümüz şiiri toplumsal etki ve kabul açısından eski gücünü yitirmiş midir? Şiir can çekişiyor,ölmek üzere teranelerini geçerli farz etsek, şiir ateşini harlamak için ne yapmak vacip gelir?
Şiir ölmedi, can da çekişmiyor. Geçmişe takılıp kalanların, şiirin evrildiği yönü takip edemeyip uzağına düşenlerin ürettiği sözlerdir bunlar. Bir geçmiş romantizmi ve güzellemesi her insanda az veya çok vardır. Yine de şairin, geçmiş birikimlerden beslenmesi, ondan dersler çıkarmasının yanında kendini güncellemesi de gerekiyor. Ben altı adet edebiyat dergisine aboneyim, bunun yanında satın aldığım veya bana gönderilenler de oluyor. Kayda değer işlerin yapıldığını görüyorum oralarda. Poetika-şiir kuramı kitapları okuyorum. Sadece şiir ve düzyazı okuyarak şiir yazmak doğru değil. Diğer yandan, günümüz şairi çok da hayatın içinde değil; sokağı,mahalleyi, gecekonduyu, köyü vs. ‘bilmeden’ yazıyor. Her şeyi birebir yaşamak mümkün olmuyor, kurgulamak da gerekiyor ama yaşantıların ve yoğun hissedişlerin, edebiyat için bir gereklilik olduğunu unutmamak kaydıyla… Edebi değeri yüksek eserler bir gün mutlaka fark edilecektir. Bu uğurda çabayı elden bırakmamak gerek.
- Son olarak gençlere tavsiyeleriniz nelerdir? Şiiri hangi ucundan kırmak gerekir?
Geleneksel şiir birikimimizi bilmek, dünya şiirini okumak, günümüz şiirinin evrildiği yönü görmek ve kavramak gerekiyor. Hayatın içinde, ideallerimizin peşinde umudu kuşanmak gerek. Şiir dışı disiplinlere de aşina olmak lazım. Zamanın sınamasından geçmiş eserlere öncelik verilmeli. Gençlerin, sanat anlayışını kendine yakın bulduğu dergileri takip etmesi, ürünlerini ilk önce oralarda yayımlatması faydalı olacaktır. Buradan gelen bildirimler, kendilerini geliştirmelerine yardımcı olacaktır. Çünkü şiirin nabzının hâlen yoğun şekilde attığı yerlerdir dergiler. Çok dergide görünmenin de iyi bir şey olmadığını eklemeliyim.
Güzel teveccühler barındıran sorularınızla bana kendimi ifade etme imkânı sağladığınız için size çok teşekkür ederim ayrıca.


