Kalkmak Zor, Kaçmak Güç
TEMMUZ Sayı: 20 - Mart 2018

Gün ağarmadan çıktılar yola. Baba siyah paltosunun yakasını kaldırdı, korusun diye soğuğa, ayaza karşı. Atladı yaylının üstüne, aldı dizginleri eline “bismillah” dedi. Hayata, güne, geleceğe, ekmeğe, hilalin parıltısına; gücenmişliğe, korkutulmuşluğa, kimsesizliğe inat… Kadın hiç konuşmadan bindi, yaylının arkasında yer bulup kendine; burukluğa, bu suya damlayan zehir gibi geceyi bilinmez bir griliğe, laciverte boyayan mahzunluğa tahammül edercesine “bismillah” dedi içinden.

Adam duymuş gibi döndü arkasını… Hayret eder gibi bakmadı ağaran günün yüzüne. Çocuk bir çıkın dolusu hayaller getirip koydu anasının kucağına. Sokuldu “uyu sen yavrum” diyen sesin sıcaklığına.

“Hayda!” çekti adam iki yaşlı kısrağa kırbaç niyetine. Uzun kavak ağaçlarının altından geçtiler patika yollardan, kurumuş ırmak kenarlarından, yakılmış bir ormanın heyulasından. Gün bir türlü ağarmıyordu. Ay ışığıydı yol gösteren. Yaylının ahşap tekerlekleri çiğ düşmüş toprakta iz bırakıyordu. Bir garibin, içinden çıkılmaz kader izleriydi.

Esen rüzgârla eğilen kavak ağaçlarının çıkardığı ürpertici ses çocuğu uykusundan uyandırdı. Adam bir sigara yakmıştı, dumanı kadının yüzüne vurarak geriye doğru savruluyordu. Yaylının dönen, döndükçe sarsan tahta tekerlekleri sessizliği bölen tek şeydi.

Adamın suratında ince bir çizgi vardı. Kırışık alnının ortasından çenesinin altına kadar uzanan bu çizgi arkasında bıraktığı “her şeye” dairdi. Geri dönülmeyeceği bilinerek çıkılan bu yolda gidecekleri tek bir istikamet vardı ve şu anda o yol üstündeydiler.

Bu kaçış, kadının içine hiç sinmemiş lakin adını koyamadığı bir sessizlikle de apar topar toplamıştı eşyalarını. Kocasının arkasında hep bir dağ misillü durmanın gereğini anasından öğrenmişti, gereğince hareket ettiği için gönlü hoşnuttu. Aklında yeni çevirdiği kasnakta yarım kalan işlemesi kalmıştı. Çıkarken almaya fırsat bulamamıştı. Varsın olsundu…

Kucağındaki çocuk, kadının hayra yorduğu bir düşüydü. Kadın, Memişin Tekke’si derler, köye inen son selde yıkılıp yerle bir olması beklenirken hiçbir zarar görmemiş olmasıyla ziyaretçi sayısının artmasından yıllar öncesinde gitmişti oraya. Başında dua etmiş, kabrine su dökmüş, kabrin yanına da küçük bir taş dikmiş idi. Ol gecenin içinde gördüğü düşte Memiş ona bir elma vermişti “yarısını sen ye, yarısını da erine yedir” demişti…

Adam kuvvetle çekti dizginleri kendine doğru. Hafif bir sessizlik oldu. Bir yol ayrımına gelinmişti. Yol çatallamış adam çocukluğundan bu güne belki de binlerce kez geçtiği bu iki yol karşısında bigâne kalmıştı. “Atlar biraz soluklansın…”

Kadın uyuşmuş ayaklarını açmak için çocuğu kucağından alıp yanındaki minderin üzerine bıraktı. Ağır ağır indi yaylıdan. Adam iki eli belinde, yine o acı izin buruşturduğu yüz ile baktı kadına. “Evladımın üzerine yemin ederim. Yoksulluğumun ve kırılan onurumun üstüne de yemin ederim. Ben yapmadım beyim dedim, dinletemedim.” dedi adam. Kadın hiçbir şey sormamışken.

Adamın çaresizliğini gözlerinde görmüştü kadın. Hava aydınlanmamıştı ama o siyah gözlerin içindeki canlılığın yerinde olmadığını görmüştü. Adam âdeti olmadığı üzere üst üste iki sigara içmişti, kadın bunu görmüş hiç ses etmemişti.

Yol ikiye ayrılmış kaderin onları hangi yöne sevk ettiğini görememişti adam. İçinden çıkılmaz bir haldeydi ki çocuk seslendi. “Ana…”

Kaçmak erkeklik onurunu eziyor, kemiriyor, paramparça ediyordu ama başka bir çıkar yol mu var ki diyordu. “Benim gücüm yetmez Allah’ım, ben onlarla baş edemem… Sen.. Allah’ım…”

Sefa Toprak Arşivi
20 Sayı: 20 - Mart 2018 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler