Buğday filmi, Semih Kaplanoğlu’nun yönetmenliğini, senaristliğini yaptığı ve nihayetinde insana armağan ettiği bir film. Yaşanılandan hareketle yaşanılması arzulananı anlatan ve asıl olana tutunan bir hikâye. Anlatılmaya, gösterilmeye değer olanı 2017’nin sonlarına doğru seyretme fırsatı bulduk.
İç yolculuğunun kıvrımlarından geçen insana nefes aldıracak bir film. Kalp ve zihin yoruldu mu, hale yansıyan güzellikler temaşaya değer. Velhasıl Kaplanoğlu yaşadığını aktarmış. Filmi ön yargılardan bir sıyrılıp izlemekte yarar var. Bilgi ve varlık alanıyla ilgili çokça tespit sunulmuş; alegorik bir yapısı olduğu gözlenen film bu yönüyle izleyiciyi de kıyıdan deryasına çekiyor. Aslında bu sizi de buyur edeceği boşluklarda yorumlarınızı beklediği anlamına geliyor. Film böylece biraz davetle başlıyor.
Başlangıçta umut için bir sebep var. Hiçbir bozuluş bir diğerinden bağımsız değil. Bir çöküş diğerine gebe. Bitmek bilmeyen ifsat. İfsat nereden başlıyor diye soruyorsak bu filmle ortak bir noktada buluşuyoruz demektir. İfsat bugün mültecilere kapı çarpan “en ileri” öyle ileri ki “ışığa” ulaşmış, karanlığın olmadığı “aydın” insanla başlıyor. Aydın insan, tüm insanlığı karanlığa boğmasıyla meşhur. En ufak ünsiyet belirtisine tahammülü olmayan bir tarz. Duyargalarını insana değil, çağa dünyevi “fayda” getiren bilgiye odaklamış. İnsansa bu bilginin nesnesi, hatta belki daha da altında olmaktan öte bir konum arz etmiyor. Bunu bilimin gereği olarak yapıyor. Peki bilim ne yapıyor? Filmde bilim hakikate cephe almış ve hakikatin bulunduğu kenti salgın hastalıklar diyarı olarak göstermiş. Oraya asla girilmemeli. Hakikat cephesi virüslü bir dünya, dogmalarla dolu, orada türlü felaketler var.
Film en çok insan üzerine düşündürüyor. İnsan, üzerine en çok düşünülen varlık. Alemde ahsen-i takvim olarak yaratılmış ve iradesiyle vahye muhatap olmuş. Bu itibarı insan koruyabilmiş mi? İnsan, statüsünü ne uğruna feda etmiş durumda? İnsanla ilgili yapılan tanımlardan biri “insan denen yapı mevcudatın bir nüshasıdır” şeklindedir. Bu tanım bizde pek çok kez mana itibariyle devam eder, tekrarlanır. İnsanı alem-i suğra gören, ona bu değerle bakanlar özünü koruması gerektiğinin farkındadır. İnsanı korumak için de mevcudatı korumak gerekir. Alemden insana, insandan aleme bakıldığında bir birliktelik hissi kaydedilir. Ne demişti Şeyh Gâlip;
Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen
Kirlenmiş, bozulmuş, ekinin ve neslin katledilmiş olduğu bir âlemin özü olmayı kimse istemez. Böyle bir alemin özüne de hoşça bakılmaz. Ekvânın gözbebeği olan insan Allah Tealâ’nın insana bahşettiği alemde varlık sahasında itibar bulmuş insandır. Alem-i suğra anlayışında insanla alemin birbirinden kopuk düşünülmediği ortadadır. Hakikatte de bu böyledir. Attığımız her adımın, eylediğimiz her fiiilin yeryüzünde karşılığı bulunmaktadır. İnsanın alemde dinamik bir rol oynadığı açıktır. İnsanın doğaya her dokunuşu nihayetinde bir şekilde kendisine ulaşır. Durum böyle olunca sürekli “ilerleyen” insanın elinden çıkan teknolojinin kontrolsüz hızı sanıldığı kadar takdire şayan mıdır? Teknolojiyle ahlak bir ahenk içinde mi?
Bugün insan, sadece hızlandığı ve bir yerlere, bir şeylere yetiştiği ölçüde kendini vâsıl olmuş addediyor. Oysa ki insan hız uğruna kaybettiklerinin veya verdiği zararın yani kaybettirdiklerinin farkında değil. “Yüce” teknoloji insanı doğaya karşı vurdumduymaz ve kendi arzularını merkeze alan bir metaya çevirdi. Halbuki insanın bizatihi kendisi alem için değerli ve merkeziyet atfolunan bir varlık. Bu anlamın şuurundan uzaklaşmak insana pahalıya maloluyor, haliyle tüm mevcudata da. Çünkü o bunları öğreneceği kaynaktan, rehberden uzak düşmüş bir halde, şaşkınlık içinde. Yerden kalkıp kesilen nefesine ulaşıp derin bir solukla bâki olanın Allah Tealâ olduğu bilincinde bir yol haritasına muhtaç. En büyük ihtiyaç.
Bugün buğday, insanın alemden kendinde filizlendirdiği, gerekli ama yeterli olmayan bir şey. İnsana yetecek nefesin peşinde olması ancak bir rehber edinerek yolunu bulması gereklidir. Bu insandaki hızı kesecek ve kendisinin alemi suğra bir yapı teşkil ettiğinin farkına varacağı bir yoldur. Tefekkür, tedebbür, tezekkür, tefakkuh hep bunun için emredilir. Başını göklere kaldırmayı unutan insan yeryüzünde dolaşırken bile duvarlarla kaplı bir yolda gibidir. Gökler de pek çok ayet gibi hatırlatıcıdır. En başta insana nereye bağlı olduğunu hatırlatır.
Ekini ve nesli yok eden hırslar, hakimiyet arzusu, daha çok sahip olma endişesi ve bitmeyen depresif hayatlar sonunun hüsran olacağının sinyallerini verse de Buğday filminin de alt mesajı gibi daima bir umut vardır. Özüne dönmek ya da özüne dönmeye dair hâlis bir istek, bir irade, güzel olanı güzel yapmaya yönelik bir adım, insana kaybettiğini kazandıracak, onu düştüğü yerden kaldıracaktır biiznillah.
Buğday’ın yönetmeni, evrendeki yaratılmış her şeyin ortak bir belleğe sahip olduğunu söylüyor. Böylece modern insanın evrenin ortak belleğiyle ilişkisindeki kopuşların, menzilden kaç mil uzakta patladığını gösteriyor. Yapay olan hiçbir şeyin barınamadığı en azından barınmasının uzun sürmediği gerçeğini sunuyor. Hislere tercüman olan filmde Kur’an-ı Kerim’in Hızır ve Hz. Musa ile ilgili ya da bilge bir adamla Hz. Musa ile ilgili kıssasının üzerine olayların kurgulandığı seyrediliyor. Modern kaosun kurtuluşa kaçırttığı Prof. Erol’un, Cemil Akman ile buluşması ve sürgün insanın yolculuğunu kıssayla irtibatlı anlatım, bir özgünlük duygusu uyandırıyor. Doğrusu beyaz perdede böylesi yolculukları çokça görmek istiyor insan.
Duvarların olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Modern zindanları var insan zihninin. Aşılmayan sınırlar. Modern insan komşusu açken tok yatıyor. En ufak iyiliğe teşvik etmiyor. Sırtında bilginin hamallığıyla yaşıyor. Bilgi de eşya da kendisinden şikayetçi. İşte Kaplanoğlu böyle bir insanın dünyayı nasıl bir hale getirmekte olduğunu aktarmış. Ona göre bu çokça zikerdildiği üzere distopya ya da apokaliptik kelimeleriyle tanımlanamaz. Çünkü bunlar bize ait kavramlar değil, içinde umut barındırmıyor. Buralarda öz eleştiri yapmamıza ve yüreğimizin yorulmasına sebebiyet veren yönetmen, duvar aşılınca çiçekler yeşertiyor. Tabi film hep siyah-beyaz devam ediyor, böylece farklılıklar renk boyutunda olmaktan çıkarılıyor.
Film Yunus Emre’den telmihle Buğday-Hikmet (nefes) hikâyesini temelde irdeliyor. “Her şey bozulduğunda insanı yaşatacak olan nedir?” sorusu, burada izleyiciyi kendi derinliklerine biraz daha götürüyor. Ekolojik bir yıkım var ve insan ekolojiden asla bağımsız değil.
Artık öze dönüş çabalarına girmiş Erol, Cemil Akman ile hakikate ulaşmaya çalışır. Filmde insanın koptuğu yerden kalkacağı yer de tertemiz bir toprağın bulunduğu tek yer olan metruk bir caminin altındaki toprak olarak sunulmuş. Bu insana coşku veren bir sahneydi açıkçası. Caminin böylesi önemli bir öge olarak gösterilmesi sinema için çok yeni ve takdire şayan. Yine bilginin tekelleşmesine karşın “her bilenin üzerinde bir bilen olduğu”na dair Kur’ani bir öğütün de tezahürünü görmek güzel.
Tüm bunlarla birlikte filmde keyif veren bir akış var. Söylenilenlerin aksine sıkmıyor ve zaten filmin içinde seyirci de rol alıyor. Her sahneyi burada tek tek açıklamak mümkün değil. Ancak bilim anlayışı ve hikmetin çatıştığını, müteal olana meyletmekle kurtuluşa erişileceğini ve iç sıkıntıların teskin edileceğini Buğday’daki anlatımdan çıkarabiliyoruz. İnsanın nefsiyle mücadelesinin önemini vurgulayan sahneleri de atlamamak gerekir. “Hepimiz rüyadayız, ölünce uyanacağız” derken de aslında sürekli canlı tutmaya çalıştığı dünya-ukba arasında asıl yurdun ehemmiyetini çarpıcı bir şekilde vurguluyor. İnsanın kapılıp gittiği bu rüyadan elbette uyanacağını hatırlamaya teşvik ediyor. Bu süreçte insanın arayışı ve tutturacağı ölçü önemlidir :
“Ey gönül, kendini vezn etmeye kantar ara bul!
Yürü git, kantarına halis olan a’yar ara bul!”
Buğday filminde insanın statüsünün nereden nereye vardığı ve nerede olması gerektiği iyi bir dille işlenmiş. Çok söze ihtiyaç duymayan film, anlamlı diyaloglar ve çarpıcı görsellerle mesajını izleyiciye ulaştırıyor. İnsanın aleme nasıl bir dokunuşla dokunacağı da Halil Cibran’ın kaleminden şu satırları hatırlatıyor;
“Dişlerinizle bir elmayı çiğnerken ona gönlünüzde deyin ki: Tohumların benim bedenimde yaşayacak ve geleceğinin tomurcukları benim yüreğimde çiçek açacak. Rayihan benim nefesim olacak, birlikte sevineceğiz bütün mevsimlerde.”
Kâinatta böyle bir bağ kurmak, yaptığını yüreğiyle yapmak insanın belki de yakalayacağı en sağlam diyalog olacaktır. Bu sürekli bir teyakkuz ve bilinç halidir. Böylece kapılıp gitmek, unutmak, dünyevileşmek karşısında sağlam manevi bir duvara dönüşebilir.
Sinema için Buğday filmi, yeni bir dil ifade ediyor. Filmi izlerken bozulmuş dünyanın umutla yeşereceğini insan ruhunda hissediyor. Bu dilin tutunmasını, böyle çabaların çoğaltılmasını görmek güzel olacaktır. Sinemaya gelen bu yeni dile hoş geldin diyor, emek verenlere teşekkür ediyoruz.


