‘Tabak, İçini Dolduran Şeyle Değerlenir.’*
TEMMUZ Sayı: 19 - Şubat 2018

Matrix filminde Cypher isimli karekter, önündeki bonfilenin gerçekte olmadığını bilse bile, bunu görmezden gelerek ‘cehalet büyük mutluluktur’ der. Bu sahneden yola çıkarak, ‘bilinç başımıza bela mıdır, yoksa nimet mi?’ sorusuna cevap arayabiliriz.

Her zamanki gibi sorunun cevabı kişiden kişiye değişecektir. Oysa cevap oldukça basit bir denklem içeriyor. Hakikati sorgulamadan yaşamak rahattır ancak gerçeği bilmek acı verir!

Thomas Gray bir şiirinde; ‘cehaletin mutluluk olduğu yerde, aklı başında olmak deliliktir’ diyor. Bu ironiyi ‘deliliğe övgü’ olarak algıladığımızda, dünyayı anlamlandırmaya ve kendini bulmaya çalışan birine, ‘fazla düşünme, delirirsin!’ nakaratı aklımıza geliyor.

Şairin ne demek istediği de öznel karşılıklar bulabilir. Örn; biri cehalet içinde mutluysa ona karışma veya bu anın tadını çıkartmaya bak ve gelecekle ilgili ‘aklı başında’ düşüncelerin şimdiki mutluluğuna engel olmasın ya da bilmediğin şey canını yakamaz, gibi…

Öte yandan bilmeyi özgürlüğün aracı kılanlar, bilinci bir nimet olarak değerlendireceklerdir muhtemelen. O zaman bilinç; hayattaki nihai amacı mutluluk olanlar için bela, ancak temel hedefi özgürlük olanlar için nimettir, demek abartılı olmasa gerek…

Bilinçli insan daha eleştirel olduğu için, adaletsizliklerle dolu bir dünyada mutlu olması zorlaşır ama farkındalığı arttıkça daha özgürleşir.

Oysa katliamları, hukuksuzlukları, sömürüyü, mazlum ve mağdurları bilip, eylemleriyle hiçbir şeyi değiştiremeyen birinin özgürleştiğinden bahsetmek garip değil mi? Evet çaresizliğinin farkında olan sınırlarının da farkındadır ve kendini tanır. Kendini tanıyan ise Rabbini tanır. Bu yüzden özgürlük istediğini yapabilmek değil, kendini ve Rabbini bilmek üzerinden tanımlanırsa bu garipliği anlayabiliriz.

‘Kendini bilmek’ olgusunun bugün temel bir problemi var; yabancılaşma… Öncelikle temel sorunlarımızdan yabancılaşma aşılabilir mi? Bunu sorgulamak lazım!

Ölümlülüğün bilincinde olan tek varlık olan insan için varoluşsal kaygı kaçınılmazdır. Ölümü kaçınılmaz yok oluş olarak gören birisi için; ‘ölüm beynimde bir kıymıkken bu sınırlı yaşamı en iyi nasıl yaşayabilirim?’ sorusu anlamlı olabilir belki!

Tanrı’nın öldüğünü ilan eden Nietsche, yabancılaşmanın kaçınılmazlığını belirtmek için başka bir yol tercih eder ve içinde yaşadığımız modern toplumda ‘birey’in ‘sürü ahlakı’ ile ezildiğini söyler.

Bu anlayış varoluşçuluk akımının cazibesini koruyan temel argümanı. Daha önce hiçbir akım onlar kadar ‘birey sorununa’ odaklanmadı. Örn; liberalizmin temeli de bireydir ancak, onlarda birey sorunu yoktur. Çünkü liberal birey, temel hak ve özgürlükleri koruyan sınırlı bir devlet olduğu sürece özgürce kendi çıkarları peşinde koşabilir. Kendileri için neyin iyi olduğunu bildikleri için; neyi, nasıl seçmeleri gerektiği konusunda hiçbir dış otoriteye ihtiyaç duymazlar! Onlarda sorun birey değil, bireye müdahale eden dışsal faktörlerdir!

Batıda, binlerce yıldır nesnel değerler sisteminin kaynağı olan Hıristiyanlık zayıflayınca, bireyin ahlaki seçimleri için hangi kıstasları kullanacağı sorunu doğdu. Din ‘ne yapmam gerekiyor?’ sorusunu cevaplamaya çalışırken, varoluşçular ‘nasıl seçimler yapmalıyım ki kendim olabilmeliyim?’ sorusuna odaklandı. Oysa ‘kendin olmak’ ne yaptığınla alakalı…

Dinin zayıflaması demişken, bunun en somut nedeni bireysel ahlak anlayışı olsa gerek! Weber’e göre çağımızın yazgısını; ‘akıllaştırılma’ ve ‘düşünselleştirme’ ile daha da önemlisi ‘dünyanın büyüden arındırılması’ belirliyor. Sonuç ‘Tanrısız ve peygambersiz bir çağ’ ve kendini bulmak, yaratıcıdan bağımsızlaştırılarak dünyaya indirgeniyor. Dinsel dogmalardan özgürleştiğini zannedenler ise; kula kul olarak, asıl özgürlüklerine pranga vurduruyorlar!

Bir insanın en büyük handikapı ‘kendine yabancılaşmak’ olsa gerek. Kendine, toplumuna, kültürüne, inancına ve tabi ki; yaratıcısına yabancılaşan, yolunu ve yol haritasını kaybediyor. Sonuç ise; hem bu dünyada hem de ahirette nimetten soyutlanmak…

16. yy’da temelleri atılan, 18. yy’da iktidarını ilan eden burjuva için başat unsur bireysellik. ‘Çağın Peygamberleri’ için insan tam anlamıyla zoon politikon! İnsan yalnızca toplumcul bir hayvan değil, aynı zamanda kendisini bir birey olarak yalnızca toplum içinde geliştirebilen bir hayvan! Toplum ise, salt özel amaçların gerçekleştirildiği bir araç!

Toplum bireyi ezer! Orta sınıf, halk hareketlerinin yükselişinden tedirgin! Sınıfsal bakış ezilenlerden yana! Onların mücadelesi, ezenlerin olmadığı (ezilenler değil) bir toplum ümidinde! Oysa, halkı küçümseyip sürüye indirgeyen elitist bakış ile halkın bilinçlenip, itaatkarlığından silkinip, ürettiklerinin karşılığını talep etmesini alkışlayanlar; müthiş bir popülizm içerisindeler…

Çünkü; ancak hegemonyayı karşısına alma cesaretini gösterebilenler özgürleşebilir. ‘Çokluk Tanrısı’na uyup, itaat etmeyi tercih eden ‘sıradan’ birey ya da örgütlenmiş ‘kitleler’ değil! Ne kadar tanıdık bir görüş değil mi? İşte karşımızda birey-toplum ikiliğini kaçınılmaz olarak gören tüm bireycilik biçimlerinin temelindeki ortak varsayım! Birisi, birey olmanın diğeri ise kitle olmanın sahte özgürlüğü!

Dinsel, aristokrat ya da liberal bireyciliğin ortak yönü; modern toplumda kamuoyu baskısı ve konformizmin insanları tek tipleştirmesi ile değerli bireylerin ortaya çıkma zorluğudur!

Yani, bireyin toplumun istediği gibi değil de kendi istediği gibi yaşayıp davranmasının önündeki en büyük engel ‘otorite baskısıdır!’ Sonuçta; birey ya toplum karşıtı, ya toplum dışı ya da bir hayli toplumsaldır.

‘Birey mi toplumdan önce gelir, yoksa toplum mu bireyden önce gelir?’ sorusu tavuk-yumurta hikâyesi gibi beyhude. Oysa bireysellik ve toplumsallık ancak bir arada gelişebilen, oto kontrol mekanizmalarıdır.

Örneğin, İstanbul’a göç etmek zorunda kalmış bir kişi, İstanbul’un ‘taşının, toprağının altın’ olmadığını çok geçmeden anlar. İyi bir iş bulamaz ve seyyar satıcılık, kâğıt toplayıcılığı gibi işlerde şansını dener. Kendine ‘şehirli’ diyenler, giyimi ve aksanı (aslında yoksulluğu ve ‘ötekiliği’ ile potansiyel ‘suçlu’dur!) yüzünden onu dışladıkça, daha da içe kapanıp, yaşadığı gecekondu mahallesinden dışarıya fazla çıkmamaya başlar. Yaşamı ile zenginlerin yaşamı arasındaki uçurumu gördükçe bir yandan onlara öfkesi, öte yandan kıskançlığı bilenir. Legal ya da illegal mutlaka bir yolunu bulup para kazanmalı, bu sefil hayattan kurtulmalıdır!

Batı’da dine savaş açılmasının en etkili sebebi budur belki de! Yoksun ya da yoksul bırakılmışların bunu bir yazgı olarak kabul etmelerini beklemek! Egemenliği, güç ve serveti tekelleştirmek, altını yığıp, insanların diz çökmesi için kullanmak! Yeryüzü iktidarı için Tanrı’nın iktidarından rol çalmak!

‘Batı’nın girdiği kara delikten girmek zorunda mıyız?’ sorusunu sormak gerekiyor! Kapitalizmin amansız düşmanı Marx, feodalizmden kapitalizme geçişin ‘uygarlaştırıcı’ olduğunu söyler! O feodalizmdeki kişisel bağımlılıklardan kurtulmanın yolunu, piyasaya bağımlı hale gelmekte görür. Böylece insanlar ‘ilerlemeci tarih’ anlayışında bir aşama daha kaydetmiş olacaktır!

Peki, kim bu insanlar? Hangi ülkede, hangi sınıfa mensuplar? Toprağa ve lorda bağımlı olan bir serfin, emek gücünü satmak zorunda kalarak bir işçiye dönüştüğünde özgürlükle ilişkisinin boyut değiştirmesi midir kaydedilen aşama? Marx yaşasaydı; piyasa tanrısının, Kilise tanrısından daha zalim ve gaddar olduğunu kabul eder miydi bilmiyorum ancak bu böyle!

Şehir hayatı ( sinemalar, tiyatrolar, konserler, kitapçılar, konferanslar, kurslar, parklar vs.) insana potansiyel olarak daha fazla bireyselleşme olanağı tanısa da gerçekte bu bir ‘yalnızlaşma!’ Rekabete dayalı iş koşullarından gelen ‘kişilik aşınmasıyla’, şehir yaşamının özendirdiği ‘tüketimcilikle’, baskın hale gelen köşeyi dönme ideolojisiyle, pompalanan sığ eğlence anlayışıyla insan giderek yabancılaşıyor ve yalnızlaşıyor!

Her toplum için geçerli olan belki de çok az sayıda değerin olması da yalnızlığın başka bir boyutu! Bugün incelmiş duygulara ve farklı bir zevk anlayışına sahip olmayan, yaratıcılık yeteneğini anlayamadığı için onları yok sayan ya da dalga geçen kitle psikolojisi; düşünen, emek veren, dert edinenlerin gelişiminin önünde bir engel değil mi? Bu değerleri yalnızlığa itmiyor mu?

Modern toplumda insanlar kalabalıklar içinde ‘anonim olma özgürlüğü’ kazanırken, bu sefer ‘otorite baskısı’ yanında popüler kültürün tek tipleştirici baskısına da maruz kalıyorlar. Dış baskıların yanına, içselleştirilmiş arzular (çok para kazanmaya indirgenmiş bir başarı ve güç anlayışı) geçiyor ve akıntıya karşı durma cesaretini göstermek iyice zorlaşıyor.

Yabancılaşma olgusunun aşılma ihtimali üzerinde çaba göstermek gerekiyor. Ancak bunu sağlayabilmek için öncelikle sağlıklı bir tanım yapmak lazım. Yabancılaşma genel olarak, bireylerin yalnızlaşması, tatminsiz ve kayıtsız bir hale gelmesi, geleceğe dair kaygılarının artması olarak tezahür ediyor. Oysa bu yabancılaşma olgusundan ziyade yabancılaşmışlık hissini vurguluyor. Bu his hayatın kendi içinde anlamsız olduğu kaygısı ile akraba! Bu durum ise; yabancılaşmışlık hissine sahip birinde mücadeleden çok, bu histen kaçınmanın bireysel araçlarına (içki, uyuşturucu, fuhuş, tüketim vs.) yönelme ve hayatı kendine anlamlı kılma adına kişisel tutkulara sarılma sonucunu doğuruyor.

Bu yüzden aşılması gereken, Aydınlanma’nın tarihsel ilerleme trajedisi olan yabancılaşmışlık olgusu! O zaman yabancılaşma kavramı bilince dönüşür ve özgürlüğün zıddı değil, önkoşulu haline gelir. İnsanın kendini ve yaşadığı toplumu dönüştürme motivasyonunun kaynağı olur. Bu da yabancılaşmanın olumlu yanı olarak karşımıza çıkar. Çünkü yabancılaşmadan en muzdarip olan gruplar, durumun bilincine varıp, kendilerini dönüştürüp mücadele edebilirler.

Tüketim toplumunda arzuların manipüle edilmesinden herkesin nasibini aldığını ve tüketim toplumunun yaldızlı hayalleri ile avutulduğunu, şeridin dışına çıkanlara ise ‘sapma’ semptomu ile teşhis konulduğunu görmek gerekiyor.

Egemenlik savaşında güçlülerin avantajlı durumu sadece servetlerinden kaynaklanmıyor. Bunun dışında onların kaybedecek çok şeyleri var. Bu yüzden sermayedarlar saldırgan ve aktif taraf olurken, işçiler ve işsizler ordusu pasif kalıyorlar. Çünkü kaybedecekleri sadece günlük ekmekleri! Bu da sınıfsal mücadelede bir sınıfa bel bağlayanların handikaplarından! Böylece anlıyoruz ki; sınıf mücadelesi yeni sınıflar üreterek değil adalet dengesini gözeterek mümkün olabilir!

Bunun yanında otuz kişinin alınacağı bir işe, ikibin kişinin başvurduğu bir ortamda insanlar ne yapmalı? Birbirleriyle dayanışmalı mı, yoksa rekabet mi etmeli? Bu insanlardan toplumu değiştirmelerini mi bekleyeceğiz; yoksa günü kurtarmaya çalışmalarını, loto oynayıp şansını denemelerini mi? Ya da lümpenleşmelerini normal mi karşılayacağız?

Oysa İsfahani üstadın dediği gibi; içi doldurulan tabağın kaynağı, onun değerini belirliyor, tabağın kendisi değil! Birilerinin tabağı; arzular, heva ve hevesle dolarken, erdemli insanların tabağı; akıl, irade, vahiy sonucunda oluşan salih amel ile doluyor. Selam olsun, içsel arzular ve dışsal otoritelerin sahte özgürlüğünü itip kendini bularak, Rabbini tanıyıp özgürleşenlere.


*- Ragıp el-İsfahani, Erdemli Yol, Sayfa 88, İz Yayıncılık

Sinan Ön Arşivi