27 Mayıs Romanları
TEMMUZ Sayı: 19 - Şubat 2018

Türkiye’de son yıllarda siyaset merkezindeki aktörlerin değişmesi, siyasetin toplumsal talepleri karşılama becerisinin gelişmesi ve aydın-bürokrat-asker kesimlerinin siyaset üzerindeki etkisinin belli oranda geriletilmesi sivil siyasete büyük hareket imkânı sağladı. Bu durum aynı zamanda askerin siyasete aktif müdahalesi anlamına gelen darbe dönemlerinin muhasebesini de karşılaştırılmalı olarak yapmayı gerekli kılıyor. Bununla beraber 12 Eylül ve 28 Şubat darbelerinin bu dönemde yargıya taşınması, yakın zaman önce gerçekleşen 15 Temmuz darbe girişiminin geri püskürtülmesi gibi olaylar da Türkiye’nin darbe geleneğiyle sık sık yüzleşmesine yol açıyor. Türkiye’nin kurumsallaşmamış ve bir geleneğe sahip olmayan demokrasi tecrübesi, ülkenin kurucu kadrolarının kendilerine atfettikleri abartılı rol, toplumsal gerçekliğin siyaset ve bürokrasi katmanlarında pek karşılığının olmaması darbeleri maalesef makus bir kader olarak dayatıyor.

Çok partili hayata geçildikten sonra siyaset sosyolojisi merkez-çevre kavramlarıyla ele alınmış, çevreyi temsil eden geniş toplum kesimlerinin talep ve özlemlerini karşılayan siyaset, merkeze yaklaştıkça hep darbelerle geri püskürtülmüştür. Bu kavga rejimle toplum arasındaki karakter farkından kaynaklanmaktadır. Rejim topluma rağmen inşa edilmiş, banileri tarafından dayatılan “müteâl” değerler toplumsal değerlerle hep çatışmıştır. Siyasal boyutta çevreyi temsil eden partilerin bu süre zarfında özdeşlik kurmaları, esasında aynı toplumsal tabana seslenmelerinden ve benzer dünya görüşlerinden ileri gelir. Bunu sol, sağ gibi ideolojik tanımlamalardan evvel toplumsal boyutta ele almak daha isabetli olacaktır. 27 Mayıs 1960 darbesinin de hikâyesinin arka planında bu toplumsal boyut saklıdır.

Üzerinden onlarca yıl geçmesine rağmen hala güncel tartışmalara konu olan, rejimi tanımlamak için sık sık başvurulan birçok hakikate tanıklık eden sahici yakıcı bir olgudur 27 Mayıs. Ancak bu hakikatlere edebiyat pek tanıklık etmeye yanaşmamıştır. Bunu yapmayı deneyenler ise çoğunlukla darbeyi ve bileşenlerini meşru gören ya da yaşananları olduğu gibi anlatmaya yanaşmayan ürünler vermeyi tercih etmişlerdir. Darbeden hemen sonra tanıkları tarafından kaleme alınan romanlar, darbecilere selam duran metinlerdir. Menderes ve arkadaşları mahkemede olduğu gibi o dönem edebiyatta da hukuksuzca yargılanmış ve infazları meşrulaştırılmıştır. Dönemin sol-Kemalist edebiyatçıları uzun yıllar boyunca bu hukuksuzluğu, ilerici bir hamle olarak pazarlamışlardır. 60’lı yılların edebiyatına nüfuz eden ideolojik baskı 27 Mayıs’ın da bu temelde ele alınmasını sağlamıştır. Murat Belge sol-Kemalist aydınların bu tutumunu 1976 yılında konuyla ilgili yazdığı bir yazıda şu sözlerle özetler: “Gelgelelim, aradan geçen uzun süreye karşın, 27 Mayıs’ın düşünce düzeyinde yeterli bir incelemesine, yorumuna rastlamıyoruz. Böyle bir olay hakkında, tek bir yorum olmasını ummuyoruz elbette. Olay bu kadar tazeyken hele doğrudan doğruya taraf olarak katılmış kesimlerin tek bir yorumda buluşması imkânsız. Bu kesimler bugünün politik mücadeleleri içinde, bir yandan da, kendi 27 Mayıs yorumlarını, 27 Mayıs’ın “resmi” tarihi haline getirmeye çalışacaklardır. Ancak, sosyalizme özgü bakış açısının, bunlardan bağımsız, kendine özgü bir yorumu ve bir değerlendirmesi olması gerekirdi. Oysa bugün, 27 Mayıs’a ne dememiz gerektiğini dahi tartışmaktayız: 27 Mayıs devrimi mi, politik devrimi mi, yoksa darbesi mi diyeceğiz?”1 Belge, kendi adına 27 Mayıs’ı darbe olarak tanımlıyor ancak dönemin önde gelen yazarları, aydınları sivil hükümetin asker eliyle devrilmesini büyük ve ilerici bir devrim olarak görmüşlerdir. Bu tutumun o günden bu yana darbeler ve militarist baskı konularında pek değişmediğini de vurgulamak gerekir. 27 Mayıs’ı birçok boyutuyla ele alan, yaşanmışlıkları olduğu gibi anlatan, darbenin arka planında yatan resmi ideolojiyi kodlamayı başaran romanlar ise 90’lı yıllardan sonra tarihsel romanların edebiyatta popülerleşmesiyle birlikte yazılmaya başlanmıştır.

27 Mayıs’a Giden Yol

Cumhuriyet batılılaşma ve modernleşme temelinde asker eliyle inşa edilen bir ulus devlet ve tek parti iktidarını meydana getirdi. 23 sene boyunca tek parti rejiminin hâkim olduğu bu ülkede kuşkusuz ulus devletin kalıcı bir zemine sahip olması için sayısız hukuksuzluğa imza atıldı. Bu süre zarfında siyasal erk asker-bürokrat-aydın troykasının elindeydi ve bu totaliter yapı ekonomik-sosyal açıdan ülkeyi ciddi bir darboğazın içine sürükledi. Toplumsal muhalefetin gazını almak için daha evvel üç defa denenen çok partili demokratik sisteme geçiş hamleleri en başta savaş vurgunu zenginleri ve askeri zevatı kaygılandırdığı için hayata geçirilmedi. Ne var ki halkın baskısı, küresel dengeler ve birçok sosyokültürel faktör rejimi hiç istememesine rağmen 1945 yılında çok partili siyasal yaşama geçmeye zorladı. Dördüncü kez denenen çok partili sistem bu defa troykanın karşısına halkın güçlü desteğine sahip bir partiyi, Demokrat Parti’yi (DP) çıkardı.

CHP’nin 1945’te meclise getirdiği toprak reformu ile ilgili yasa tasarının birçok olumsuzlukla beraber üretimde azalmaya yol açacağını, özel mülkiyetin de ihlali anlamına geleceğini söyleyerek buna muhalefet eden, bu reform girişimine liberal tezlerle itiraz eden CHP’nin dört muhalif üyesi DP’nin kuruluşuna ön ayak oldular. Bu süreci Feroz Ahmad şöyle anlatır: “Önde giden ve daha sonra Demokrat Parti’yi (DP) kuran dört siyasetçi-işadamı bankacı Celâl Bayar, bürokrat Refik Koraltan, tarih Profesörü Fuat Köprülü, pamuk üretimi yapılan toprak sahibi Adnan Menderes- toprak reformu konusunda hükümete karşı açtıkları saldırıyı genişlettiler. Hükümetin ulusal egemenlik ilkesini anayasanın belirttiği şekilde tam olarak uygulamasını ve partinin demokrasi ilkelerine uygun biçimde çalışmasını istediler. Kendi partilerine yönelttikleri sürekli saldırılar üçünün partiden çıkarılmasına, Bayar’ın da 1 Aralık 1945’te istifa etmesine yol açtı. Basında Bayar ve arkadaşlarının bir muhalefet partisi kurmak üzere olduklarına dair söylentiler çıktı ve bunlar, 7 Ocak 1946’da Demokrat Parti’nin resmen kurulduğu ilan edildiğinde doğrulandı.”2

CHP, ilk başlarda yeni partinin kurulmasından pek şikâyetçi değilken zamanla DP’ye teveccühün artması nedeniyle ciddi rahatsızlık duymaya başladı. 1950’de iktidara gelen DP, CHP iktidarından bunalan halkın yoğun desteğini almış, halka askeri bürokrasinin sultasına ve CHP’nin keyfi tasarruflarına son vereceğini, ülkeyi ekonomik anlamda kalkındıracağını vaad etmiştir. Nitekim DP’nin ilk yıllardaki politikaları oldukça başarılı olmuş, başta kırsaldaki halk olmak üzere maddi anlamda ülke ciddi bir rahatlama yaşamıştır. Özellikle tarım alanında yaşanan yenilikler, kentlerdeki kalkınma, ülkenin her tarafında yapılan yollar halkın desteğinin artmasını sağlamıştır. “Yeter söz milletindir!” sloganıyla ortaya çıkan DP ilk yıllarda üniversite hocalarından basına, köylülerden zengin kesime kadar halkın geniş kesimlerinden destek görmüştür. Bütün sosyal gruplar, CHP iktidarından adeta bıkmıştır ve DP’ye bu yoğun sempatinin altında yatan esas gerçek de budur. Devletin üvey evladı olduğunu düşünen, sistemin dışına itilen kesimler ise DP iktidarı ile belli bir özgüvene kavuşmuşlardır. Aslında bir yönden halk yeniden devletle barıştırılmıştır. Yönetim eski sivil-askeri bürokrasinin elinden alınmış, halkın özdeşleştiği sivil bir iktidara teslim edilmiştir. Yani halk ilk defa sistem içinde “belirleyen” olmuştur.

DP iktidarının ilk yılında ciddi değişimler sağlanmış, liberal ekonomi politikaları ile Türkiye ilk defa ekonomik anlamda hem büyümeye hem de kalkınmaya başlamıştır. Nüfusun büyük bölümünün köylerde yaşadığı dönemin Türkiye’sinde köylü maddi anlamda rahatlamış, ekonomik canlanma sağlanmış, neredeyse Türkiye’deki tüm köylüler DP iktidarına destek vermiştir. Bu dönemde -her ne kadar sonradan haklı olarak eleştirilse de- dönemim dış politik koşulları gereği NATO’ya giriş sağlanmış, bu da muhalefet dâhil olmak üzere toplum tarafından benimsenmiştir. DP iktidarının ilk yıllarında basına görece daha özgür bir ortam sağlanmış, basın çalışanlarına geniş özlük hakları verilmiştir. Basının da böylece üst düzey desteği alınmıştır. Ancak ilerleyen dönemde (basına işlediği iddia edilen suçlar nedeniyle “ispat hakkı verilmemesi nedeniyle) basınla ilişkiler giderek gerginleşmiş ve 1956’dan sonra basın üzerindeki denetimlerin daha da artması sonrası bu ilişki tümden bozulmuştur. İlk zamanlar iktidara açıktan destek veren üniversite hocaları da 1954 seçimlerinden bir ay evvel kanunla üniversite hocalarının siyasete katılımının yasaklanmasının ardından desteklerini yavaş yavaş çekmeye başlamışlardır. Ordu ile ilişkiler ise en baştan beri dikkatli bir zeminde yürütülmüş ancak DP iktidarı ordunun etkisini kırmak için adım attıkça araları iyice bozulmuştur.

Ordunun yapısının değiştirilmesine ilişkin Menderes’in muvazzaf subaylara büyük çapta gereksinim olmadığını, ordunun ABD’deki gibi yedek subaylarla yönetilebileceğini açıklaması DP iktidarının ordu karşısında aldığı ilk tavırdır3. Bununla beraber iktidara geldiği ilk dönemde ordunun darbe yapmasından korkan DP, 1950 Haziran’ında ani bir kararla Genelkurmay Başkanı, ikinci başkan ve kuvvet komutanlarını değiştirmiş; yerlerine güvenilen isimler atanmıştır. Mecliste asker kökenli vekil sayısı da zamanla azalmıştır. Belki de en önemli değişimin önceki dönemlerde on bir savunma bakanının tümünün asker kökenli olmasına karşılık, DP iktidarı döneminde görev yapan altı savunma bakanından beşinin sivil olmasıdır der Semih Vaner4. Siyasette sekçinler zümresi ağırlığını giderek yitirmiş, başta ordu olmak üzere iktidarın kendi hakkı olduğunu düşünen kesimler DP iktidarına açıktan düşmanlık içine girmişlerdir.

CHP ile DP arasındaki ilişkiler de zamanla gerilmiş, CHP muhalefette olmayı içine pek sindiremediği için sürekli çatışmacı bir siyaset tarzını yeğlemiştir. Kurucularının eski CHP vekilleri ve üyesi olduğu DP, CHP’nin tek parti iktidarı döneminde elde ettiği haksız kazanımlarla mücadele ettikçe CHP saldırganlık dozunu artırmıştır. 1954 seçimlerinde çok büyük bir destekle yeniden iktidar olan DP’nin, 1954’ten sonra ilk dönem demokratikleşme siyasetinden geriye gittiğine, giderek otoriterleştiğine dair iddialar da artmaya başlamıştır. Bu süreçte DP içinde de otoriterleşme tartışması başlamış, Menderes’e karşı muhalefet edenler basına, üniversitelere ve yargıya baskı yapıldığından şikâyet etmişlerdir. 1955’te patak veren 6-7 Eylül progromu DP’nin iç muhalefetini de tetiklemiş içişleri bakanı istifa etmiş hatta Menderes bile yaşanan tartışmalardan dolayı istifayı düşünmüştür, ancak bu gerçekleşmemiş, kabine istifa etmiş, Menderes Meclis’ten güvenoyu almıştır. Bu yıllarda parti içi muhalefet Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu liderliğinde iyice kemikleşmiş ve basına “ispat hakkı” tanınmaması nedeniyle 19 muhalif vekil 1955 yılında DP’den ayrılıp Hürriyet Partisi’ni kurmuşlardır. Hürriyet Partisi 1958’de CHP ile birleşme kararı alacaktır.

Bölünmeye ve sert muhalefete rağmen DP seçmen desteğini pek kaybetmemiş, oyları azalsa da 1957 yılındaki erken seçimde de tek başına iktidara gelmiştir. 1957 seçimlerinde köylünün desteği biraz azalmış olsa da parti köylü tabanlı olduğu için bu kayıp fazla etkili olmamıştır. Ne var ki 1957’den sonra artan enflasyonun maaşlı çalışanların yaşamına fazlasıyla olumsuz tesiri nedeniyle muhalif kesim genişlemeyi sürdürmüştür. Bununla beraber 1957’den sonra, hükümetin attığı bazı adımların otoriterliğin giderek artması şeklinde yorumlanması ve ekonominin kötü gidişatıyla birlikte memnuniyetsizliğin en başta kentli tabanda yaygınlık kazandığı görülmüştür.

Darbe hazırlığı içinde olduğu tespit edilen dokuz subayın 1958 yılında tutuklanması, Irak’ta krallığı deviren Temmuz 1958 darbesinin Türkiye’nin siyasal yaşamı üzerindeki sarsıcı etkisi, DP iktidarının darbeden iyice çekinmesine ve orduyla ilişkilerin fazlasıyla gerginleşmesine neden olmuştur. 1960’lara gelindiğinde iktidar ile CHP, ordu, basın, üniversite arasındaki ilişkiler kopma noktasına gelmiştir. O dönem yaşanan iki olay, sokakların hareketlenmesine, Ankara ve İstanbul’da öğrenci eylemlerinin düzenlenmesine neden olmuştur. İnönü, gerilen toplumsal ortamın sakinleşmesi için 1960 başlarında erken seçim talep etmiş bu amaçla yurt gezileri düzenlemiştir. 1960’da İnönü, DP’nin en güçlü olduğu Ege bölgesine düzenlediği gezide taşlı saldırıya uğramış, DP’nin çoğunluğu bu olayın soruşturulmasını reddedince, CHP meclisi terk etmiştir. Bir diğer gerginlik nedeni ise 18 Nisan 1960’da DP vekilleri, muhalefetin faaliyetlerini soruşturmak için geniş yetkileri olan bir tahkikat komisyonu kurulmasına, DP üyelerinden oluşan bu komisyonun üç ay içinde bir rapor hazırlamasına ve bu süre zarfında partilerin meclis dışındaki tüm faaliyetlerinin yasaklanmasına yönelik bir karar almışlardır. Meclis tartışmalarının basında haberleştirilmesi de yasaklanmıştı. Ayrıca 27 Nisan’da bu komisyona basını denetleme, komisyonun faaliyetlerini engelleyenleri tutuklatma yetkisi de verilmiştir. Bunlara tepki olarak İstanbul’da ve Ankara’da üniversite öğrencileri protesto eylemleri düzenlemiş, bir öğrenci hayatını kaybetmiş, 40 öğrenci de yaralanmıştı. Polis ve ordu olaylara müdahale etmiş, sıkıyönetim ilan edilmişti. Bu olaylarla ilgili yayın yasağı getirildiği için yaşananlar kulaktan kulağa oldukça abartılarak aktarılmıştır.

Mayıs başında olaylar durulmuş, kısmi bir sükûnet ortamı tesis edilmişti ancak darbe planları da yapılmaya başlanmıştı. Feroz Ahmad darbeye giden bu son kavşağı söyle anlatır: “Gösteriler Mayıs ayına kadar sürdü ve nihayet Menderes, 24 Mayıs’ta, soruşturma komitesinin görevini tamamladığını ve sonuçların kısa süre içinde kamuoyuna açıklanacağını ilan ederek ortamı yatıştırmaya çalıştı. Eylül’de erken seçim yaparak siyasal durumu normalleştirmeyi düşünüyordu. Ancak Menderes bu jestleri yapmakta çok geç kalmıştı. DP yönetimine karşı olan subay grupları sonuca ulaşmak üzereydiler. 27 Mayıs günü bir darbe yaptılar ve Menderes hükümetini devirdiler.”5 İktidardan cunta eliyle uzaklaştırılanlar, tiyatrodan farksız olan Yassıada yargılamalarıyla idama mahkûm edildiler. Askeri cunta böylece ülkenin yakın tarihine bir utanç tablosu miras bırakmış oldu. TSK, “kardeş kavgasına meydan vermemek” ve “demokrasiyi içine düştüğü buhrandan kurtarmak” için yönetime el koyduğunu ilan etse de bu apaçık bir askeri darbeydi! Darbenin toplumda nasıl karşılık bulduğunu Zürcher şöyle tarif ediyor: “Askerlerin yönetime el koymaları Ankara ve İstanbul’da halk, bilhassa her iki kentteki büyük öğrenci kitlesi ve genelde aydınlar arasında büyük bir sevinçle karşılandı. Ülkenin geri kalanı ise bu türden bir tepki göstermedi. Kırsal kesim hayra alamet sayılmayacak bir şekilde sessiz kaldı. Önceki aylarda yaşanan karışıklıklar İstanbul ve Ankara’ya özgü idi. Başka yerlerde halkın Menderes’e olan sevgisinde ani bir düşüş olduğunu doğrulayacak bir gösterge de yoktu.”6.

DP iktidarının darbeyle devrilmesinden donra bu bir geleneğe dönüşmüş ve iktidarın gerçek sahibi olduğunu düşünen ordu, ilk fırsatta yönetime el koymak için sürekli cunta faaliyetleri içinde olmuştur. Türkiye siyasi hayatının utanç verici olaylarının başında gelen darbelere karşı dönemin aydınlarının sessizliği ve darbecilere destek vermeleri, edebiyat tarihinin de utanç sayfalarına yazılmıştır.

Samim Kocagöz’ün Darbeyi Ayakta Alkışlayan Romanı: “İzmir’in İçinde”

Siyasetçiler, bürokratlar, askerler, yönetime talip olanlar; yaşanan tarihsel gelişmeleri, tanık oldukları olayları iktidar alanlarını korumak ya da iktidara yürümek için çarpıtarak, yalanlarla bezeyerek anlatabilirler. Bu ahlaki açıdan bir açmaza işaret etse de reel siyasetin ve bürokratik yaşamın doğasında olan bir kirliliktir. Ancak bu kir, edebiyata sıçradığı yerde, yalanlar gerçeklerin yerini alan anlatılara dönüştürüldüğünde ve ideolojik ihtiras edebiyatı araçlaştırdığında ortaya çıkan metinlerin edebi değerinden bahsedilemez. Propagandaya edebiyatın alet edilmesi bu ülkede sıkça yaşanan bir durum ne yazık ki. 27 Mayıs konulu kurmaca anlatıların önemli bir kısmı da bu özelliğe sahip. 27 Mayıs’ın ardından yazılan romanların çoğu olaya ideolojik bakan, darbeyi destekleyen tipik sol yaklaşımın ürünü. 90’lı yıllardan sonra yazılan romanlarda daha yeni yeni militarizm, Kemalist baskı, cunta eleştirileri gibi şeylere yer veriliyor. O dönemin tüm yönleriyle edebiyata taşınması için üstünden uzun bir zaman geçmesi gerekmiş olabilir. Lakin darbe sonrası atmosferde yazılan romanların da en azından sol kesimin meseleye yaklaşımını görmek açısından yararı olacaktır.

Samim Kocagöz’ün “İzmir’in İçinde” adlı romanı 1959 Eylül’ünden 27 Mayıs 1960’a kadar geçen dönemi İzmir’de yaşayan bazı insanların tanıklıkları üzerinden anlatmaya çalışıyor. 1963 başlarında yazmaya başladığı bu romanı 1971 yılında tamamlamış. Roman içinde karakterlere söyletilenlere bakılırsa bu tarih Osmanlı’nın çöküş döneminden başlatılıyor da denebilir. Roman, yaşananları sol-Kemalist bakış açısıyla yorumluyor. Yazar için 27 Mayıs bir “devrim” niteliği taşıyor ve bu nedenle romanını bu devrime giden süreci anlatacak kahramanlarla kurguluyor. Hem sosyalist hem de koyu bir Kemalist, Kocagöz. Bu nedenle romanda Kemalizm’i ve sosyalizmi temsil eden kişiler iyi ve sempatik, DP yandaşı olarak takdim edilen karakterler de haliyle olumsuz tipler şeklinde sunuluyor. Romanın öne çıkarılan ve aşırı idealize edilen karakteri emekli Albay Nazif Tınaztepe’nin üzerine titriyor adeta yazar. Vurucu mesajlarını onun üzerinden aktarıyor. Emekli Albay; sevecen, bilge, öngörüsü yüksek ve pür bir Kemalist. Kocagöz, Kemalizm’in kendi devrimsel sürecinin ilerletilmesiyle sosyalizme dönüşeceğini iddia ediyor romanda. Bu ilerlemeyi İnönü’nün durdurduğunu DP’nin de emperyalizmle işbirliği yaparak Türkiye’nin bağımsızlığını tehlikeye attığını 27 Mayıs’ın ise işte bu tehlikeli gidişata son veren ilerici-devrimci bir müdahale olduğunu anlatmaya çalışıyor. Kocagöz’e Atatürk’ün devrimlerine sadık kalan, bozulmayan tek kurum ordudur ve o da DP’nin ihanetine dur demiştir. Bu militarist yorumlarının tümünü emekli Albay’a söyletiyor, diğer roman kişilerine onaylatıyor. Sol ve Kemalizm’in aynı şey olduğunu da romanın başkahramanı ve emekli Albay’ın oğlu olan Emre’ye anlattırmaya çalışıyor.

Roman hem karakterleri hem de karakterlerin birbiriyle ilişkileri açısından tuhaf bir kurguya sahip. Tasviri yapılan tiplerin gerçekle doğrudan alakasını kurmak pek mümkün olmuyor. En azından romancının sahip çıktığı ve propagandasını yaptığı ideolojik tanımlamalarla çelişkili bir yapı arz ediyor. Romanın en önemli ismi olan Emre sosyalist ama burjuva yaşantısına sahip: Tenisçi, iyi bir okul okumuş, zenginlerin yanında döviz işlerine bakıyor, aynı zamanda bu aileden kız alıyor, ailenin desteği ile fabrika açıyor vb… Bilinçli bir sosyalist olmak için gayret ederken burjuva yaşantısını ve zevklerini de bir türlü elden bırakmıyor. Romanda burjuvayı, yani Hidayet Bey’i de adeta karikatürize ederek sunuyor Samim Kocagöz. Aslında Hidayet Bey Marksizm’e inanıyor, ancak çok yakın bir vadede sosyalizmin gerçekleşmeyeceğini öngördüğü için servetini çatır çatır yemeği tercih ediyor. Bununla beraber inançlı Marksistlere de bir acayip saygı gıpta ediyor. Yazar burjuvayı, sosyalizmin “hakikatlerine” teslim olan sinik bir karakter olarak sunuyor okuyucuya. Bununla da yetinmiyor, karakteri sonuna kadar kullanıyor Kocagöz; Hidayet Bey’in geçmişte Milli Mücadele’ye katılmamak için Paris’e kaçmasından dolayı yaşadığı pişmanlığı, Mustafa Kemal’e destek olamadığı için yaşadığı en büyük pişmanlık olarak takdim ediyor. Hidayet Bey’in kardeşi Hamdi Bey de romanın burjuva karakterlerinden ancak aileden tevarüs eden dürüst ticaret geleneğine sadık, namuslu, “yerli” bir işadamı. Zaten 27 Mayıs’tan sonra üç kâğıtçı Hidayet Bey devrimci askerler tarafından tespit edilip tutuklanıyor ama kardeşi Hamdi Bey 27 Mayıs’ı en başından destekliyor. Kocagöz iki burjuva arasında bir ayrıma gidiyor. Galiba bu garip durum Murat Belge’nin7 tespit ettiği gibi; Hidayet Bey’in sahtekâr ve “devrim” karşıtı olması şirketin dış ilişkilerini yürütmesine, Hamdi Bey’in ise “devrime” sadık biri olarak tutum takınması şirketin iç ilişkileriyle ilgilenmesine bağlanmış. Belki de Kocagöz burjuvayı yerli ve yabancı olarak tasnif edip, yerlisine sahip çıkarak altı okun milliyetçilik ilkesine sadık kalmayı denemiştir. Romanın ideolojik karmaşası her yorumu mümkün kılıyor.

Romanda militarizmin yoğun propagandası sadece darbeye övgüyle değil asker yüceltmesiyle de yapılıyor. Bir asker ya da bazı askerler değil, genel olarak bizatihi “askerlik”; dürüstlük, ilericilik ve her şeyin kurtuluşunu sağlayan en ulvi değer olarak öne sürülüyor. Emre ve babası için “asker” her şeyin en iyisini bilir, ülkeyi de en iyi onlar yönetir, yoldan çıkan düzeni de ancak onlar rayına oturtur. Siviller ancak askerin tesis ettiği mükemmel düzeni bozmaya yarar, sonrasında askerden başkası bunu düzeltemez. Sosyalist bir yazar olan Kocagöz militarizmin altını işte böyle çok kalın darbelerle çizmekten çekinmiyor. Roman boyunca DP ile ilgili birçok yalan, tarihsel karşılığı olmayan sayısız çarpıtma eşliğinde askerin neden bu “devrimi” yapmak zorunda olduğunu anlatmak için kullanılıyor.

27 Mayıs cuntacıları uğraşsa bundan daha iyisini yazamazlardı herhalde. Sosyalist Emre, sosyalist Cahit, Kemalist Nafiz ve diğer yan karakterler hep bir ağızdan “ordu bu felaket gidişe bir dur demeli” demek için kurgulanmış karakterler bir nevi. Toplumun aydın, bürokrat, genç, öğrenci kadın vs. tüm kesimlerine Samim Kocagöz darbenin gerekliliğini söyletmek için kendini heder ediyor bu propaganda metninde. Ülkeyi on yılda Kemalist devrimlerin çok gerisine götüren, bağımsızlığını tehlikeye atan DP iktidarından kurtarmak için ordunun gerçekleştirdiği bu “eşsiz devrime” destek olanları da Kocagöz “imtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kitle” olarak tanıtıyor bizlere. Atatürk’e ait olduğu söylenen ve Onuncu Yıl Marşı’nda da geçen bu ifadeleri Kadro’cular da zamanında Kemalizm’i sosyalizmle parlatmak için çok terennüm etmişlerdi. Kocagöz de sosyalizm ile Kemalizm arasındaki ilişkiyi bu sloganla tesis etmeye çalışır öncekiler gibi ve bir adım ileri taşır bunu. Romandaki tüm olumlu özelliklere sahip karakterler Atatürk’ü adeta kutsar, onun “tek başına Cumhuriyet’in kadrosu” olduğuna inanırlar ve işte bu inanca sahip olan herkes aynı zaman da 27 Mayıs’ın ne denli mühim bir müdahale olduğuna da inanırlar; Atatürk’ün müjdelediği “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitle” bu kimselerdir.

Kocagöz, dönemin İzmir’ini işliyor. DP’nin en güçlü olduğu yerlerden bir yer burası. İzmir halkının, yörenin köylüsünün DP’ye neden destek verdiğini, toplumun DP iktidarını neden peş peşe iktidara getirmek için çabaladığını anlama zahmetine girmiyor yazar. Bu sorunu, belki de en önemli meseleyi “halkın cahilliği ve kandırılmışlığı” olarak yorumlayan bir cehalet örneği sergiliyor. Kocagöz’ün tutumu salt bir ideolojik husumet örneği. Derdi yaşanılanları kurmaca bir tanıklığa dönüştürmek değil, düpedüz askeri cuntayı savunmak. Böyle olunca da ne romanın edebi değerini değerlendirmenin bir anlamı kalıyor ne de kurmacayı teknik açıdan yorumlamanın. Kocagöz’ün yazdığı bu metin, bugün için belki herkesin kolayca eleştirebileceği, bir takım itirazlarla birlikte yerebileceği bir roman. Ama dönemin aydınlarının tutumunu göstermesi açısından oldukça önemli bir vesika hüviyetinde.

Vedat Türkali’nin “Bir Gün Tek Başına” Romanı

Bir İstanbul sonbaharında başlayan roman, 27 Mayıs darbesinden bir gün önce sona erer. Türkali’nin romanının üç önemli özelliği öne çıkıyor. İnsanları tüm sahiciliği ile ele alması, karakterleri toplumsal koşullardan bağımsız tutmaması ve insan psikolojisinin karakter üzerindeki etkisini başarılı biçimde romana aktarması öne çıkan ilk özellik. Böylece salt ideolojik propaganda metni olmaktan kurtarıyor romanını, romanın insan merkezli olması ilkesini yerli yerine oturtuyor ve roman kişilerinin sahiciliğini canlı biçimde betimlediği için de roman kuru bir toplumsal gerçekçi roman olmaktan sıyrılıyor. Romanın diğer önemli özelliği 27 Mayıs’a giden süreci askerleri merkeze almadan sivillerin yaşadıkları üzerinden ele alıyor. Bu militarizmi belki görmezden gelmesine yol açsa da en azından diğer solcu yazarlar gibi açık bir militarizm övgüsüne de yol vermiyor. Romanın üçüncü önemli özelliği ise sol içi tartışmaları yansıtması; solun halktan kopukluğunu ve örgütsüz, tabansız olmasını aşırı idealizme kapılmadan özeleştiriye dayalı yoğun bir değerlendirmeyle sunuyor olmasıdır.

Roman 27 Mayıs sürecinin genel değerlendirmesinden çok Kenan ile Günsel arasındaki sevgiye, bu ilişki üzerinden bireylerin dramlarına, iç çelişkilerine odaklanıyor. Bu eserde bir yandan devrimci öğrenciler, aydınlar çıkıyor karşımıza öte taraftan küçük burjuva kesimden insan manzaralarına yer veriliyor. Romanın başkahramanı Kenan toplumsal olaylara tavır almakta isteksiz, kararsız, ürkek bir küçük burjuva tip olarak tasvir ediliyor. Ama aynı zamanda, solcu kesimin sempati duyduğu üniversite öğrencisi Günseli ile yaşadığı aşk bağlamında Kenan’ı sevimli bir karakter olarak da sunuyor yazar. Kenan özelinde yazar, roman sanatının doğasına sadık kalmayı yeğlediği, bireysel psikolojiyi sahiciliğin dışına taşmadan aktarmaya özen gösterdiği için belki de ideolojik yaklaşımı ile ters düşmeyi göze alıyor. Romanın zaten en iyi yönü de karakterlerin bu çelişkili hallerini insana özgü doğallıyla aktarabilme başarısı. Fethi Naci, bu romanın insanı merkeze alan yönüyle ilgili şu sözleri söyler: “Hiçbir şey ak ve kara diye ayrılmaz Vedat Türkali’nin romanında; o, karmaşıklığı ve bütünselliği içinde verir insanları; şemalardan, mekanik kurgulardan, ilkel neden-sonuç ilişkilerinden kurtarmıştır romanını. Ve belki de on dokuzuncu yüzyılın büyük roman ustalarını sevmekte, klasik romanın öğeleriyle yeni bir dünya görüşünü, yeni bir roman tekniğini uyumlu bir biçimde birileştirmeye çalışmakta.”8

Bireyin serüveniyle dönemin siyasal atmosferinin kesiştiği yerlerde yazar 27 Mayıs sürecine ilişkin gözlemlerini de aktarma fırsatı buluyor. Türkali de DP karşıtı bir solcu, dönemin aydınları gibi. Darbeye açıktan karşı çıkışı yok. DP iktidarının kendi iç çelişkilerinden doğan bir toplumsal hareket olarak görüyor 27 Mayıs’ı. Hatta bu darbe sürecine dönemin solcularının nasıl katkı sağladığına da romanda sıkça yer veriyor. Bir solcu olarak bu temayülün kendisini eleştirmiyor; DP’nin iktidardan uzaklaştırılma sürecine sosyalistlerin örgütsüzlüğü, cılızlığı nedeniyle yeterince müdahil olamamasından yakındığı görülüyor, Türkali’nin. Romanda sol çevreye dair yapıcı eleştirilerde de bulunuyor yazar. Onları kendince hataları ve doğruları ile anlatıyor. Halkla aralarındaki mesafenin nedenlerini sorguluyor. Stalinciliğin sol üzerindeki etkilerini, işçi sınıfının çabalarını, solcuların dogmatik yaklaşımlarını ve klasik ezberlerini de tartışıyor eserinde. Türkiye toplumuna ve tarihine dair değerlendirmeleri romanda Baba karakterine söyletiyor Türkali. Baba’nın Hikmet Kıvılcımlı olduğu görüşündedir birçok eleştirmen. Baba’ya göre, Kurtuluş Savaşı sonrası asker-sivil bürokratların dar görüşlülüğü nedeniyle bu ülke kapitalizme mahkûm edilmiştir. Eğer bu dar görüşlülük olmasaydı ülkede kapitalizm yerine başka bir şey (sosyalizm) kurulabilirdi.

Her karakter kendi tercihiyle yaşamına yön verir ve roman böyle ilerler. Siyasal analizler de yer yer ortaya çıkar. Senaryo yazarı olan ve sinemanın görsel diline hakimiyetiyle bilinen Türkali simgesel anlatımları, karakterleri ve romanın bütünlüğünü görsel planda öne çıkaracak beceriyi de sergilemeyi başarıyor. Bir film izler gibi akıyor roman. Romanın sonundaki mezarlık sahnesi ise darbeyle ilişkilendirildiğinde çarpıcı bir simgesel önem kazanıyor. Roman Kenan’ın yaşadığı iç bunalımlar nedeniyle darbeden bir gün önce intihar etmesiyle sonlanıyor.

Attila İlhan Romanları9

Attila İlhan Türkçe edebiyat için önemli bir isim. Şiirleri, romanları ve düşünceleriyle yakın tarihe damga vuran edebiyatçalar arasında yer alır. Yaşadığı dönem itibariyle solun, Kemalizm’in içinden gelir. Yaklaşımları genel hatlarıyla sosyalistler tarafından benimsenmese de entelektüel birikimi ve edebi kabiliyeti nedeniyle sürekli fikirleriyle öne çıkmayı başarabilmiştir. 27 Mayıs’a ilişkin görüşleri, sosyalistlere dair düşünceleri, Kemalizm’i yenileme gayretleri, romanlarında cinselliği aşırı ve sapkın boyutlarıyla yoğun biçimde işlemesi halen tartışılmaktadır. “Kurtlar Sofrası” romanı ve “Ayna’nın İçindekiler” roman serisi 20. Yüzyılın başından 27 Mayıs’a kadar geçen yarım asırlık dönemi ele alır. Bu geniş tarihsel kesiti siyasal ve sosyal yönlerden değerlendirmeye çalışır bu eserlerde.

Attila İlhan’ın romanlarını önümüzdeki sayıda değerlendireceğiz. Ancak ondan evvel İlhan’ın söylediği şu sözleri aktaralım: “Herkes gibi 27 Mayıs’ı ben de önce istibdattan kurtuluş gibi algılamıştım. Düşündükçe yakın tarihimiz içindeki asıl anlamını kavramaya yöneldim, çetrefil bir şeydi bu, bana öyle geliyordu ki Osmanlı’nın çöküşünden başlayıp 27 Mayıs’a kadar birbirini izleyen olayların bir iç diyalektiği, bunların gelişim ve etkileşim süreçlerini bir roman içinde toparlamak ilginç olabilir (…) Beş ciltlik bir roman şemasını çizdim. Olaylar 27 Mayıs’la Mütareke arasındaki süreyi kapsayacak, çıkış noktası daima 27 Mayıs olacaktı.”10 Bu değerlendirme “Aynanın İçindekiler” serisinin yazılma gerekçesini açıklıyor ve 27 Mayıs’a İlhan’ın ilgisini de ortaya koyuyor.

“Kurtlar Sofrası” ve “Aynanın İçindekiler” serisi İlhan’ın romancılığını ve siyasal yaklaşımlarını her yönüyle ortaya koyduğu eserler. Özetlersek DP iktidarının niteliği ve eleştirisi, CHP’nin geçirdiği değişimler, sosyalizmin bir hayal olduğu, sosyalistlerin alabildiğince yerilmesi, asker övgüleri, ulusçuluk yaklaşımı, çözüm olarak Atatürkçülüğün önerilmesi, toplumsal yabancılaşmanın abartılı cinsellikle sunulması gibi birçok boyut mezkûr romanların ana eksenini belirliyor.

Sevinç Çokum’un “Karanlığa Direnen Yıldızlar” Romanı

Bu roman darbeyi birçok açıdan ele alır ve sosyalist romancılardan farklılaşarak tarihsel bağlam içinde yaşanılanları tüm yönleriyle yansıtamaya çalışır. Romanda darbeyi destekleyenlerin de karşı çıkanların da görüşleri yansıtılır. Toplumsal kesimlerin 27 Mayıs’a yaklaşımlarını ortaya koyar, darbeye giden süreçte medya, bürokrasi ve siyasetin üstlendiği rolü ve cuntaya katkıları nesnel biçimde irdelenir. Roman salt bir tarih romanı olmanın ötesinde; darbenin toplum üzerindeki sosyolojik etkilerini, insani dramları roman tekniğine sadık kalarak anlatma becerisi de gösterir.

27 Mayıs darbesinde rol alan aktörler, bir apartmanda yaşayan komşular, akrabalar ve onların ilişkide olduğu diğer kişiler üzerinden anlatılır romanda. Çokum, iktidar ve muhalefet arasındaki gerilimi bu apartmanda yapılan ev toplantıları sahnelerinde canlandırmayı başarmıştır. Çokum eserinde, 27 Mayıs sürecinde mıhalefet eden ordu, medya ve üniversitelerin darbeden yana pozisyonlarını tarihsel gerçeklere sadık kalarak betimlemeye çalışmıştır. Apartmandaki karakterlerin akrabalık ilişkileri ve meslekleri dönemin sosyal kesimlerini sembolize edecek sekilde kurgulanmıştır: Doktor Enis Bey, Enis Bey’in oğlu Feridun ve eşi Gülzade Hanım, Enis Bey’in kardeşi Profesör Sebati Bey ve eşi “heykel yontucusu” Sibel, Sebati’nin bacanağı Binbaşı Kaya ve karısı İncenaz Hanım ile Kaya’nın halazadesi gazeteci Asaf ile eşi. Doktor Enis Bey burada DP’yi temsil eden başkahramandır. Olumlu bir karakter olarak sunulur Enis Bey. Oğlu Feridun da bir DP’li olmamasına rağmen DP’ye sempati duyan ve 27 Mayıs’ın haksızlık olduğunu düşünen bir karakter olarak çizilir. Roman’da yine DP’li olarak tanıtılan Veysel karakteri bilge bir kişilik olarak takdim edilir ve milli değerlere, İslam’a, tasavvufa verdiği önemle öne çıkartılır. Roman’da DP’nin politikaları olumlu temelde ele alınır, DP iktidarının demokrasi konusunda muhaliflerden daha ileri bir noktada olduğu vurgulanır. Muhalifler tarafından DP’ye atfedilen baskıcı ve demokrasi karşıtlığı iddiaları reddedilir; yeterli olmasa da DP’nin demokrasi, hak ve özgürlükler konusunda ileri adımlar attığı, yaşanan eksikliklerin ülkenin demokrasi tecrübesinin henüz olgunlaşmamasından kaynaklandığı anlatılmaya çalışılır.

DP iktidarında köy ve köylü politikası, sanayideki gelişme, ekonomideki büyüme ve canlanma olumlu biçimde anlatılır. Anadolu’da köklü bir değişimin yaşandığını, köylülerin Başvekil’e sevgi ve muhabbet besledikleri, artık “uyumuş, uyuyan bir kitlenin uyandığı” sözleriyle devletin gerçek sahibinin halk olduğu vurgulanır. DP’nin sosyo-ekonomik politikalarının toplum için bir inkılâp anlamı taşıdığı aktarılır. Sevinç Çokum burada bir DP propagandası yapmaktan ziyade o dönem edebiyatın görmek istemediği toplumsal hakikatleri, halkın hissiyatını belli oranda yakalamaya gayret etmiştir. Gerçekten de DP iktidarı dönemine sadece Ankara ve İstanbul merkezinden bakanların görmediği şey işte bu yığınların yani geniş toplum kesimlerinin talep ve özlemlerinin DP iktidarında hayat bulması gerçeğidir. Bunu dönemin sol-Kemalist aydınları; “halkın cahilliği” ve “halkın kandırılmışlığı” şeklinde basit ve ucuz değerlendirmelerle izah ederek aslında gerçeklerin üstünü örtmeye çalışmışlardır. Sadece kendilerinin inandığı bir yalanı yıllarca “fikir” olarak pazarlamışlardır. Ne var ki bugün de aynı yaklaşım sahipleri mevcut iktidara sunulan geniş toplumsal desteği bu ilkel tezlerle izah etmekten geri durmuyorlar.

Yazar 1950’de iktidarı kaybeden CHP’nin muhalefeti asla içine sindiremediğini ve darbeye giden yolun taşlarını döşediğini söylerken, bunun farkında olmayan DP’nin ve Menderes’in tek adam-tek parti olma ısrarının da bu süreci hızlandırdığını belirtmeye çalışır. Ne var ki her ne olursa olsun, sivil bir iktidarın asker eliyle devrilmesinin hiçbir meşru gerekçesi olamayacağını da ilave eder. Romanda basının da darbedeki rolüne genişçe değinilir. Basının 27 Mayıs darbesini ve öncesindeki süreci yanlı biçimde ele aldığı söylenir. Romanda pek öne çıkmasa da bilge bir karakter olarak takdim edilen Peyami Bey, nadir görülen olumlu gazetecilerden biridir. 27 Mayıs’ı bir “şeref katliamı” olarak tanımlayan Peyami Bey, bunu alkışlayan gazetecileri de bu katle ortak olmakla suçlar. DP’nin iktidarının son yıllarda basına uyguladığı sansür ve baskı da romanda yer alır ve eleştirilir.

Dönemin basın camiasında etkin olan isimlerin DP’ye karşı sürekli karalama politikası izlemesi ve basının belli bir zümrenin elinde olduğu da işlenir romanda. Basının toplumu ve 27 Mayıs’ın aktörlerini tahrik eden genel bir yayın politikası izlediği vurgulanır. Örneğin Irak’ta gerekleşen askeri darbe üzerinden Mendres’e basında mesaj verilmesi, DP iktidarının “vatan haini” gibi tanımlamalarla haberlere konu yapılması gibi aktarımlara yer verilir. Romanda olumsuz basını sembolize eden roman karakteri ise Asaf isimli gazetecidir Romanda geçen şu ifadeler basının DP’ye karşı olumsuz tavrı ve darbeyi desteklemesini anlatmaya çalışan ifadelerdir: “Gazeteci Asaf’ın giriş katından makineli tüfek tonunda ve hızındaki daktilosu soğuk savaşın sesleri olarak katılıyordu.”

Romanda insan ilişkilerine, yaşamlara, bireysel planda trajedilere de yer verilir. Özellikle 27 Mayıs sonrası toplumda yaşanan sosyopsikolojik travma romanın en önemli özelliği olarak belirir. Bozulan toplumsal düzenin bir daha nasıl düzeleceği muamması bir yana, hayatları karartan ve umutları tüketen darbelerin insan yaşantısı üzerindeki yıkıcı niteliği ustaca betimlenir. Yazar hem tarihi hem siyasal hem de drama dayalı bir roman yazmaya çalışmış, romanda iç içe geçen bu üç ana temayı bazen buluşturmayı başaramamıştır. Dönemin tahlili yeteri kadar yapılmış olsa da romanın en önemli eksiği rejimin ulusçu-militarist karakterinin Kemalizm’de nasıl kodlandığını anlatma ihtiyacı duymamış olmasıdır. Bunun dışında roman tekniğine sadık, anlatımı iyi, kurgusu başarılı bir roman “Karanlığa Direnen Yıldızlar”. Alanında bugüne kadar yazılmış en iyi romanlardan biri olduğunu söyleyerek hakkını teslim etmek gerekir.


1- Murat Belge, Edebiyat Üstüne Yazılar, iletişim Yayınları, s. 95

2- Feroz Ahmad, Modern Türkiye’nin Oluşumu, Sarmal Yayınevi, s. 148-149

3- Nurşen Mazıcı, “27 Mayıs, Kemalizm’in Restorasyonu mu?”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Cilt 2, Kemalizm, s. 556

4- Semih Vaner, “Ordu”, GeçiĢ Sürecinde Türkiye, Belge Yayınları, s. 257

5- Feroz Ahmad, a.g.e. s. 162

6- Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, İletişim Yayınları, s. 351

7- Murat Belge, a.g.e, s. 101

8- Fethi Naci, Yüzyılın 100 Türk Romanı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, s. 348

9- Attila İlhan Romanlarının 27 Mayıs bağlamında işleneceği yazı, Temmuz’un Mart sayısında yayımlanacaktır.

10- Attila İlhan, Bir Romancının İtirafları, Türk Dili Dergisi, Sayı: 306, Mart 1977

Murat Koç Arşivi